« Paradox & İmotep
edebiy.at »


Sinematik Mafia

Gönderen: Editorya Tarihi: Oca 10, 2008
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (25 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 4.68 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 117.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 25
Beğenilme Oranı % 46.8
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...

sinematik-mafia-blogspot-com.jpgYojimbooo tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama : Alternatif Sinema Kültürü Blogu Sinematik’in yeni kardes konsepti. Mafia filmlerinin dünyası, arastirma yazılarından videolara, müziklerden haberlere pek çok bilinmeyen konu ve düzeyli makaleler.
Rss : feeds.feedburner.com/Sinema…
Kategori : Sinema
Etiketler :Sinematik resim sinema filmi video italyan amerikan italiano americano cinema sinema fragman Sinema Blogları soundtrack score film müzikleri makale blog hikaye sinema fragmanları al pacino

YOJIMBOOO Hakkında
1982 yılında abisiyle beraber sinemada Son Savascı filmini izlemesiyle beraber bir sinema asıgı haline gelen,1992 yılından bugüne film müzikleri koleksiyonculuğu yapmakta olan Yojimbooo, 90′lı yılların ortalarından itibaren özel tv kanalları enflasyonu ile beraber gelen Yesilcamın yeniden kesfi akımında filmlerde kullanılan yabancı müziklerin desifresini ciddi bir hobi haline getirmistir. 1997 yilinda bir fikir olarak ortaya atilip 2000′de hayata gecen CIKO projesinin beynini olusturmustur.Cetin Inanc Koleksiyonculari adi altinda 5 ülkede faaliyet gösteren bu grup bünyesinde Cetin Inanc’in cektigi tüm filmleri,afisleri,lobi kartlari,esinlendigi yabanci filmlerden kullanilan parcalar ve filmlerin yorumlarini biraraya getirmeyi amaclamaktadir.Ana meslegi tasarimi,video ve kendi hazirladigi soundtrack albümlerin sunumlarina yansitmaktan hoslanan Yojimboo,Yesilcam ve dünya sinemasi üzerine izlenimlerini sinematik blogunda,film müzikleri koleksiyoncusu sayfasinda paylasmaya devam etmektedir.Devamı>

Son Gönderileri


Sinematik Mafia
Omerta: "Suskunluk Yasası"

Nico PALMIERI - IL GRANDE RACKET - 1976

IL GRANDE RACKET
"Birileri ödeyecek!!"
Fabio Testi - Nico Palmieri


Güney İtalya'nın sakin bir kasabasının suç liderliğine soyunan bir çete gizemli bir işadamının desteğiyle kasaba esnafını haraca bağlar. Emniyetin sert polisi Nico Palmieri (Fabio Testi) bu çetenin araştırılması görevini üstlenir.

Küçük bir takibin ardından ulaştığı çete üyeleri tarafından hastanelik hale getirilen komiser sıradan bir grup serseriyle mücadele etmediğinin farkına varır. Finansal olduğu kadar hukuki yönden de desteklenen bu grup, kasaba üzerinde bir terör havası yaratır.

Kanunlar yoluyla çözüme ulaşamayan komiser zamanında bu çeteden zarar görmüş en azılı suçlularla bir intikam timi kurmaya karar verir.



Çizgisel Deneyim:

Grande Racket, isim seçiminde olduğu gibi senaryo trafiği ve duraksız aksiyonu ile tek sayılık bir çizgi romanın sayfalarından fırlayıp beyaz perdeye uyarlanmış bir öykü havasında gelişmektedir. Çizgi romanların okuyucusuyla kurduğu çizgisel iletişim filmde küçük kesitler ve dondurulmuş karelerle sunulmaktadır.

Sınırsız şiddet üzerine kurulu olan Poliziescoların vazgeçilmez temaları tecavüz, işkence ve her türlü "Haşin Etkinlikler" Avukat Giovanni'nin çetesi aracılığıyla yürütülmektedir. Öyleki kötü karakterlerinde kendi aralarında sınıflandırılması gereken bu şiddet yürütücülüğü eylemlerinde iyiler kadar göreceli kötülerde çete tarafından dolaylı yada direkt bir şekilde cezalandırılmaktadır.


Kanuna faydalı olmaya çalışan vatandaşların tecavüz, linç vb. yöntemlerle yıldırılması ve komiserin hukuk kanalıyla görevden aldırılması gibi temalar ise Poliziescoların içerdiği gerçek üstü şiddetin politik mesajlarla dengelenmesi için gereklidir.

Il Grande Racket, Il Cittadino Si Ribella'da olduğu gibi İtalyan avantürlerinin yurtdışında rahatça pazarlanabildiği bir dönemde çekildiğinden, bu dönemin diğer örnekleri gibi İngilizce dublajlı ve yabancı piyasa için yeni bir kurguyla (tecavüz sahnelerinin kaldırıldığı) Big Racket ismiyle pazarlamıştır. Kendi devrinde bir gereklilik gibi gözüken bu yeni kurgu ve dublaj, yıllar sonra orjinal seslendirme ve kurguyu arayan izleyiciler için "korkunç" bir versiyondur.


Castellari blogumuzda daha önce ele almış olduğumuz iki filminde olduğu gibi, Grande Racket'te de en yalın tabiriyle "Seyirciyi bilgilendirme" üzerine kurulu görsel edebiyatın hakkını vermektedir. Kurgu aşamasında ki bu dahiyane çözümler yıllar sonra bile pek çok izleyici için görsel birer yenilik yaratmaktadır.

Castellarinin kaçış, anı, intikam gibi temalar üzerinde metamorfik derecede yarattığı bu sıra dışı gerçekliği betimleyen hard rock melodileri ve filmin müziklerinden örnekler dinlemek için buraya tıklayınız.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo


GRANDE RACKET - Kaçış videosu:

En Büyükler Bölüm: 2 - SOLNTSEVO

İkinci Bölüm:
Onlarca yıl Avrupa’yı, hatta dünyayı dehşete götüren İtalyan mafyası’nın zayıflaması en çok Rus organize suç gruplarının işine yaramıştır. Berlin duvarının yıkılmasından sonra iş hacmini yüzlere, binlere katlayan Rus mafyası “Organiztsya”, tüm Avrupa, hatta Afrika ve denizaşırı ülkelerde bile yasa dışı egemenliğini kanıtlamıştır.


GÜNEŞ TUGAYI


Rus mafyası, yıllık 200 milyar dolarlık cirosu ile organize edilmiş örgütler arasında birinci sıraya oturmuştur. 114 bin aktif elemana ve sayıları 3 milyona ulaşan yandaşlara sahip olan Rus örgütlü suç gruplarının en önemli faaliyet alanlarını; antik eşyaların çalınması ve bunların batıya kaçakçılığı, fuhuş, oto kaçakçılığı, silah ticareti ve uyuşturucu kaçakçılığı olarak tanımlayabiliriz.

Rus organize suç grupları; iç ve uluslararası piyasalarda faaliyet gösteren, prototip fırsatçı örgütlü suç grupları içerisinde değerlendirilmektedir. Tıpkı Sicilya mafyasında olduğu gibi, diğer rakip örgütlü suç gruplarını tasfiye etmek suretiyle kendi bölgelerinde kontrolü elinde tutmak amacına yönelik yerel düzeyde faaliyetlerini yoğunlaştırmaktadır.


Uluslararası düzeyde de; kaçakçılık veya otodan silaha, tıbbi malzemeden ham maddeye kadar kar imkanı sağlayan her türlü yasa dışı faaliyetlerdeki hünerlerini de sergiledikleri yakinen bilinmektedir.

Rus mafyasının en etkili klanı “Solntsevo” yani Güneş Tugayı’dır. Adını Moskova’daki bir semtten alan bu klan, Rus mafyasının Avrupa’daki en etkili koludur. Berlin, Viyana ve Roma’yı kendilerine üs olarak seçmişlerdir. Zaten, en azılı babalarından biri olan Yuri Essin’de halen Roma’da tutuklu bulunmaktadır...

Yazının devamı için buraya tıklayınız.

Bu yazı dizisinin hazırlanmasında ki desteğinden ötürü www.polisiye.com sitesine teşekkür ederiz.

Gelecek Bölüm: Salvatore "Toto" Riina

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Mutlu Yıllar

Sinematik Mafia

Mutlu, Sağlıklı,
huzurlu ve sinema dolu
bir 2010 yılı diler.

CROCKETT & TUBBS - MIAMI VICE - 1984

MIAMI VICE

1980'li yıllar her yönüyle dünya için yeni bir yol haritasının çizilişidir. Politikadan teknolojiye, modadan gündelik sosyal yaşam akivitelerine herşeyin kendine has bir çizgiyle dinamizmle buluştuğu bu yıllar suç hikayelerinin yeniden adaptasyonlarına da şahitlik eder.

1970'lerde keşif ve arayışlarını sürdüren suç hikayelerinin 80'lerde ki görkemli değişiminin mimarlarından biriside kuşkusuz Michael Mann ve televizyon dizileridir. Sinematik Mafia'ya ilk başladığımız dönemlerde ele aldığımız CRIME STORY'nin kendi dünyasında ki başarılı konseptinin yolunu açan MIAMI VICE'nin de sadece görsel dünyada değil gerçek zamanda da sıkı bir takipçiler ordusunu yarattığı bir gerçek.

Brian De Palma'nın suç klasiği SCARFACE ile parlayan Miami suç imparatorluğu ve uyuşturucu derebeyliğinin bir başka usta isim Michael Mann ile yeniden gündeme getirilerek 5 sezon boyunca yayında kalabilecek bir başarıya imza atmasının ardında 1980'ler le beraber yeni bir soluk almaya karar veren dünyanın içinde ki tüm değişimlerin bu seri içerisinde birer parça kendi yerini bulabilmesi yatmaktadır.

Narkotik Şubenin seçkin bir ekibinin üyesi olarak uyuşturucu satıcıları gibi lüks bir hayat yaşayarak kamufle olan ve her türlü operasyona dürüstlüklerinden taviz vermeyerek girişen Sonny Crockett (Don Johnson) ve zenci ortağı Ricardo Tubbs'ın (Philip Michael Thomas) serüvenleri bir intikam hikayesi ile başlar. Kendi bürolarında dahi uyuşturucu işinden büyük paralar kazanan muhbir polislerin, bozuk olan özel yaşamlarının, geçmişlerinde unutmak için uğraş verdikleri tüm hatıraların Miami'nin güneşle yıkanan caddelerinde karşılarına çıkışına şahit oluruz. Bir kaç bölümün ardından bu ekibin başına gelen yüzbaşı Castillo'nun da (Edward James Olmos) en az emrinde ki adamlar kadar ilginç bir yapısı bulunmaktadır.

Versace marka gömlekler, blazer ceket, keten takım içerisinde rengarenk bodyler, timberland ayakkabı gibi pek çok görsel öğeyle takipçilerinin ulaşabileceği sınırlarda bir modanın öncülüğünü yapan bu dizinin ulaşılması güç imrenilme dozajı yüksek lüks bir teknede evcil(?) bir timsahla yaşamak, Ferrari veya Lamborghini gibi araçlarla suçlu peşine düşmek gibi görsel açıdan limit üstü öğeleride mevcuttur. Bununla beraber Jan Hammer'in ana temaları ve her bölüm konuk bir hit parçanın senaryoya bir şekilde yedirilişi ile dönemin top list parçalarının nerdeyse tümü canlı performanslar veya plak kayıtlarıyla diziye eşlik etmektedir.

Michael Mann'in sinematik anlatımının en önemli öğesi olan dramatik bir atmosfer için gerekli tüm ikilemlerinde seyirciye özenle verilişi bu diziyi önemli kılan bir diğer unsurdur. Öyle ki rüşvet yiyen bir polisin normalde elde ettiği ücretle çocuklarını nasıl okutabileceğinden tüm meslektaşlarının başına geldiği gibi nerdeyse bitmek üzere olan bir evliliğin ikilemlerinin zorladığı yanlış kararlar dürüst polisleri bile düşüncelere sevkeder. Öte yandan gece gündüz peşlerinde oldukları uyuşturucu patronlarının genellikle ilk duruşmaların ardından salıverilmeleri de hikayelerin pek te bilindik sonlarla bitmeyeceğini göstermektedir.

Miami Vice kanun koruyucuların oynadıkları bir polisçilik oyunu olarak hayatın doğal akışı içerisinden bir kesittir.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

MIAMI VICE Açılış :

Komiser COLEMAN - UN FLIC - 1972

UN FLIC
"Ben Coleman ... nerede? ... geliyorum"
Alain Delon - Komiser Coleman

Simon (Richard Crenna) ve ekibinin şehrin sayfiye bölgesinde düzenledikleri banka soygunu istenmedik bir olayla noktalanır. Ekibin üyelerinden biri banka güvenliğince vurulur, yaralı dostlarından kurtulmak zorunda olan ekip yeni bir soygunun planlarını yapmak için kolları sıvar.

Soygun haberini alan Komiser Coleman(Alain Delon) şehirde klüp işletmekte olan ve sevgilisi Cathy(Catherine Deneuve) ile yasak aşk yaşadığı Simon'dan olay hakkında bilgi toplamaya çalışır. İki ayrı uçtaki adamında bu yasak ilişkiden bir çıkarı vardır.

Coleman'dan polis teşkilatının çalışma sistemi üzerine ipuçlarını yakalayan Simon daha temkinli hareket etmekte, Coleman ise Simon'un muhbir faaliyetinden faydalanarak suç yumaklarını daha kolay çözebilmektedir.

Gelecek soygun dalgasının daha büyük olacağına ilişkin önsezileri olan Coleman, başarılı bir operasyonla ele geçirdiği soygun ekibi üyesinden patronun çok yakından tanıdığı birisi olduğu öğrenir.

Mavi Paris:

Un Flic uykuya dalan Paris'in huzur içerisinde uyanacağı sabah saatlerine kadar devriye gezen 8 nolu polis otosunun intikal ettiği olay mahallerinde ki sıradan su hikayelerinden birisinin tasviri olarak başlar. Filmi bir klasik olarak nitelendirebilecek sözlerle bu noktada tanışırız;

"Alo ... burası 8 no.'lu devriye ..."

Melville'nin serie noir hikayelerinin vazgeçilmez bir öğesi olan açılış öğretileri bu sefer uzak doğu felsefesi yerine Vidocq'den bir dize ile başlar;

"Erkeği iki şey harekete geçirir, boşluk ve alay edilmek"

Gösterişli gece klübü eğlenceleriye Le Cercle Rouge'a, Delon'un suç mahallini incelerken kısa bir süreliğine duvarda ismini gördüğü Jeff Costello ile Le Samourai'ye gönderme yapılmaktadır. Her ne kadar bir bütünün parçası gibi tasarlanmaya çalışmış bir film olsada senaryonun ve işleyişin Melville yaklaşımına özel gerilim-gizem temalarını başarılı bir şekilde veremeyişi filme durağanlık getirmektedir.

Özellikle minimalist bir yaklaşımı vurgulamaktan zevk alan Melville sinemasının Delon ile gerçekleştirdiği üçleme son halkasının bu sebeple daha zayıf, bağımsız bir film olarak ise sinematografik açıdan başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Mavi tonların hakim olduğu ışık düzeni, bohem bir atmosferin monoton insanlarını anlatan resim seçimleri bu açıdan göze çarpan öğelerdir.

Maket tren ve maket helikopter kullanımının çok uzun süreye yayılmasıyla, filmin ana soygun sahnesinin düşük bir bütçeyi afişe edercesine tasarlanmış olması filme en büyük kan kaybını yaşatan etkendir. Bununla beraber soylu kanunsuzun temsilcisi Alain Delon'un bu kez kanun adamı olarak izleyici karşısına çıkışı cool tavrından taviz vermemesine karşı kolay kabullenebilinecek bir değişim olarak gözükmemektedir.

1980'li yıllarda Reagan politikasıyla dünya jandarmalığı ve siyasi yayılmacılığını koyu bir milliyetçilikle sinemasına aktaran Amerika'nın yenilmez kahramanlarından John Rambo'nun eğiticisi albay Trautman ile belleklerde yer eden Richard Crenna'nın bu suç hikayesini vasat bir başarıyla yüklenmiş bir kötü adam karakteri olması da senaryoya canlandırıcı bir öğe sunamamaktadır.

Un Flic, oyuncularını hariç tutarak mavinin buhranıyla işlenmiş bir Paris portresi olarak ilgi çekebilecek bir filmdir. Michel Colombier'in maviyle hazırlanmış bu portreyi tamamlayan saykodelik teması renk yelpazesinin görünmeyen yönünü tamamlamaya yardımcı olur. Belkide gözle iletişim kurduğumuz Delon'un sadece sesiyle bu portreyi süsleyen bir komiser oluşu hikayeyi çok daha ilginç kılabilirdi.

"... Ben Coleman .... nerede? ... hemen geliyorum"

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo
UN FLIC Resim Galerisi:




En Büyükler Bölüm : 1 - Pablo ESCOBAR

EN BÜYÜKLER

Blog olarak Mafya, Organize Suç ve uluslarası ilişkilerde ki yasadışı yapılanmaların her türlüsüne karşı olduğumuzu belirtmek isteriz. Bu yazı dizisinde ki esas amaç dünyanın en büyük organize suç yapılanmalarını ve deşifre edilebilmiş patronlarının hayatlarını, herhangi bir imrenme gözetmeksizin paylaşmaktır.

Birinci Bölüm:

Sosyalist bloğun çöküşüyle ekonomik ve siyasal olarak rotasını oturtamayan dünyada hücre sistemiyle globalleşmenin ilk adımlarından birisini atan Cali Kartelinden önce Medellin Karteli ile dünya uyuşturucu piyasasının %80'ini kontrol altında tutmuş Pablo Escobar'ın biyografisidir ...

EL PATRON - PABLO ESCOBAR

Dünyada rotalara yön veren büyük ülkelerin kendi boyundurukları altında kalmaya mahkum ettiği her şanssız ülke gibi Amerika'nın Arka Bahçesinde ki Kolombiya'da ikinci dünya savaşı sonrasında rotasına keskin çizgilerle oturtulmak istenen iki kutuplu dünyanın "şaşırtılmış" ülkelerinden birisiydi.

Escobar, 1948 ve 1963 yılları arasında "La Violencia" devri olarak tanımlanan muhafazakarlar arası güç dengelerini oturtma savaşlarının başlangıcında 1949 yılında dünyaya geldi. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri - Halk Ordusu (FARC-EP)'nin muhafazakar iktidara karşı mücadele ettiği bu şiddet çağında faili meçhul ve kayıplar haricinde 200.000 civarında insan hayatını kaybetmiştir.

Sıradan bir köylü olarak doğan Pablo Escobar'ın suç dosyasının ilk kayıtları bu çağın bitişine rastlamaktadır;

Araba hırsızlığı gibi ufak suçların yanında, tarihi mezar taşlarının çalınması gibi gelecek vaad eden ticari eylemlere yönelmiştir. Escobar'ın ticaret ve organizasyon konusunda ki dehasının, onu çeyrek yüzyıl sonra günümüzün kurumsallaşmış global suç yapılanmasının temellerinden birisini oluşturan Uyuşturucu Baronluğu ve Kartel ilişkisinin su yüzüne çıkmış ismi yapacağını kimse tahmin edemezdi.

1970'li yıllarda Medellin'in ileri gelen çeteleriyle savaş sürdürmektense işbirliği ile büyümenin daha mantıklı olacağını keşfeden Escobar, 1980'lerde Medellin Karteli olarak anılacak büyük uyuşturucu imparatorluğunun temellerini attı.

"Plata o Plomo":

1980'lerle beraber siyasete atılarak Kolombiya Liberal Partisinden meclise girdi, politika ile kendini saygın bir işadamı olarak aklamayı hedefliyordu. Bu dönemde imparatorluk, yasal olarak İspanyol raconunda "Plata o Plomo" olarak ünlenen "rüşvet veya kurşun" teklifiyle satın alınan yada öldürülen devlet adamlarının kanalıyla güçlenmiştir.

Escobar'ın dokunulmazlık zırhı sebebiyle yüce divanda yargılanması için dönemin devlet başkanı seçimleri ve ülke yönetiminin değişmesine kadar sürecek sancılı bir dönem geçmiştir. Kolombiya devlet başkanı adaylarından birisi olan Carlos Galan'ın öldürülmesi, Avianca Havayollarının 203 sefer sayılı uçağının düşürülerek 107 kişinin öldürülmesi, Kolombiya Gizli Servis binasına bombalı kamyonla yapılan ve 52 kişinin ölümüyle sonuçlanan eylemlerden sorumlu tutulmuştur.

Uçak eyleminde hedefin Kolombiya Devlet Başkan adayı, bombalı saldırı olayında ise hedefin Escobar davasında kendisi aleyhinde ki delillerin karartılması ve tespit edilmiş ileri düzey güvenlik görevlilerin ortadan kaldırılması olduğu belirtilmektedir.

1989 Escobar'ın gücünün zirvesine ulaştığı ve aynı zamanda düşüşünde başladığı yıldır...

İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranırken Beyaz Saray'ın önünde oğluyla beraber fotoğraf çektirmiştir. Kolombiya hükümetine ülke sınırları içerisinde yargılanması koşuluyla "Kolombiya'nın tüm dış borçlarını ödemeyi" teklif etmiştir.

Yargılanmasının ardından gönderildiği ve bugün bir yüzkarası olarak hatırlanan Escobar'a tahsis edilen tek kişilik hapishane içerisinde futbol sahasından diskoya kadar her tür sosyal tesisi barındıran doğal bir kale olmuştur. Bu hapishane içerisinde bizzat Escobar'ın emriyle gerçekleşen işkence ve infaz olaylarının ardından CIA ve hükümetin tüm tepkisini üzerine çekerek kaçmıştır.

1993 Aralığında Medellin'in gettolarında CIA'in saklandığını tespit ettiği binanın damında vurularak öldürülmüştür. Bu olay esnasında Escobar'ın yerinin tespit edilmesine sebep olan hatası evin telefonundan karısını araması olmuştur. Telefonla yer tespiti, gprs gibi teknolojilerin suç sinemasında hala geçerli detaylar oluşunda bu gerçek olayında payı bulunmaktadır.

Anektodlar:

"Pablo Escobar, yaşadığı Kolombiya’nın Medellin kasabasındaki karargahından, uluslararası bir kokain dağıtım şebekesi örgütlemeyi başarmış bir efsaneydi.Dahası dünya çapında faaliyet gösteren yeni gangsterlerin bir prototipiydi.

Escobar’ın 1990’da 25 Milyar Dolara varan bir servetin sahibi olduğu tahmin ediliyordu.Bu servet, gayrimenkuller ve Escobar’ın faks ve bilgisayar ağıyla denetlediği deniz aşırı yatırımlar sayesinde aklanıyordu.

Söylentilere göre Escobar, 1000 silahlı adamdan oluşan özel bir ordu besliyordu. Soruşturmacılara, politikacılara ve polislere karşı düzenlenen geniş çaplı suikastlarda kullandığı bu ordu, ona “Narkoterörist” unvanını kazandırmıştı.**

CIA, taktik danışmanları desteğindeki, özel görevler için hazırlanmış bir polis timi Escobar’ın peşindeydi. Bu sürek avında, casus uydular ve Amerika’nın bölgeye gönderdiği bir C 130 tipi keşif uçağı da vardı" *


Bugün:

Escobar'ın yaşamı ve sonu, organize suçun popüler gangsterliği ile yeraltında kalması gereken patron imajlarının son büyük savaşıdır.

Örneğin Al Capone ile başlayan saygın işadamı ve popülerlik imajından ders alan İtalyanların ilerleyen yıllarda yeraltına çekilerek işlerini gizliden sürdürmeyi seçtikleri gözlemlenmektedir. Kolombiya'da da fazlasıyla popülerleşen Escobar'ın ardından ortaya çıkan yeni kartel yapılanmalarının daha büyük paraları kişileri topluma sunmadan yönetmeye devam etmesinde bu gizlilik detayı yatmaktadır.

Escobar'ın ölümüyle beraber karteller arası güç dengelerini belirleyen organize suç savaşlarıda noktalanmış ve geride kalan büyük mirasın yönetimini Cali Karteli üstlenmiştir. İlerleyen yıllarda Türk Mafyasıylada işbirliği içerisine girerek Avrupa Uyuşturucu pazarında da kendine ait bir yer edinmiştir. Bu konuda kokain'den daha ucuz ve çabuk tüketilen bir uyuşturucu olan Kolombiya Eroini'nin eski Doğu Bloğu ülkelerinde yaygınlaştırılması rol oynamaktadır.

Kartel'in çözümlenebilen rakamlarla 800 klan, 25.000 örgüt elemanı ve 100.000 destekçiye sahip olduğu belirtilmektedir.

* Bu yazı dizisinin hazırlanmasında ki desteğinden ötürü www.polisiye.com sitesine teşekkür ederiz.

** Escobar'ın desteklediği belirtilen sol görüşlü M-19 gerilla grubu, 1985 yılında Escobar'ın yargılandığı yüce divan üyelerinin 25'inin (yarıya yakın bir rakam) kaçırılması ve ordunun müdahelesi ile tüm rehinelerin öldürülmesi eylemine imza atmıştır.

Gelecek Bölüm: SOLNTSEVO - Güneş Tugayı

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Carlo ANTONELLI - IL CITTADINO SI RIBELLA - 1974

IL CITTADINO SI RIBELLA
"Bu ülkede kanunlar suçluları korur"
Franco Nero - Carlo Antonelli

Cenova'da yaşayan orta halli mühendis Carlo Antonelli'nin hayatı şirket için havale yapmak üzere gittiği bankanın soyulmasıyla beraber bir daha eski günlerine dönmemecesine değişir. Soyguncular tarafından kaçırılarak işkence edilen sade vatandaş, komiser Palmer'in (Renzo Palmer) umarsızca yaklaşımı karşısında, nişanlısı (Barbara Bach) ile eski hayatına hiçbirşey olmamışcasına dönmektense bürokrasinin ağır aksak işleyişine isyan eder.

Şehrin ucuz mahallelerinde bankayı soyan üç suçluya karşı şahsi bir araştırma başlatır. Ne var ki İtalya'nın diğer yüzü bu kariyer sahibi vatandaşa misafirce davranmayacaktır. Sürekli olarak aldatılarak ve arabasını kaybederek oyunun kurallarını öğrenmeye başlayan Carlo, üniversiteden arta kalan zamanda ucuz soygun işleriyle hayatını sürdüren küçük suçlu Giancarlo'ya şantaj yaparak soyguncuların izine ulaşır.

Liman bölgesinde yaşayan ve şehrin büyük patronlarının büyük soygunlar için kullandığı bu üç suçluyu ihbar ederek adaletin yerini bulmasını ister. Ancak paranın her kapıyı açtığı bir ortamda, ihbar ettiği suçluların polis teşkilatında da uzantıları vardır.
Yalnız adam sisteme başkaldırır.

Sokak Kanunu:

2008 yılı Mayıs ayında, Franco Nero - Enzo G. Castellari ikilisinin Poliziesco'ların başlangıcı olarak kabul edilen La Polizia Incrimina La Legge Assolve'si ile bu türe merhaba demiştik. Türün vazgeçilmez raconlarını belirleyen bu ilk çalışmanın ardından hazırlanan ikinci film olaylara sivillerin gözünden bakmaya çalışmaktadır.

Küçük bir gasp, suikast, kap kaç gösterisi içerisinde sunulan şiddet sahnelerinden oluşan açılış jeneriğine esas teşkil eden tüm olaylar dönemin gazetelerinin üçüncü sayfa haberlerinden esinlenerek hazırlanmıştır. Bu yarı belgesel havasında ki jeneriği, diğer Poliziescolarda olduğu gibi Alfa Romeo Giulia'ların başrolü oynadığı hızlı bir takip sahnesi izlemektedir.

Enzo Castellari yarı politik senaryolu bu avantür hikayesinde, favori mekanları olan limanlar, antrepolar; Büyük vinçlerin ve buldozerlerin arasında slayt makinesi görüntüleriyle Franco Nero'nun 180 derecelik yüz portrelerinin karşılıklı verilmesi; Slow motion ölümler ve arabanın kaputunun üzerinden uçuruma adam yuvarlama gibi ilginç sunumlarla izlemeye değer resim karelerini sunmaktadır.

Franco Nero'nun gerçek hayatta adliye koridorlarında tüketilen 15 yıl boyunca taraf olarak süren bir davasının, sonunda iki tarafın karşılıklı uzlaşması ile çözümlenip bürokratik engellerden kurtulmayla neticelenmesi bu filmin hem yönetmen hemde oyuncu açısından gerçek hayatta yaşadıkları ile paralel olaylara tanıklık ettiğinide göstermektedir.

Il Cittadino Si Ribella, İtalyan avantürlerinin yurtdışında rahatça pazarlanabildiği bir dönemde çekildiğinden, bu dönemin diğer örnekleri gibi İngilizce dublajlı ve yabancı piyasa için yeni bir kurguyla (bu çalışmalar genellikle İtalyan pazarında yeralan şiddet sahnelerinin kesilmesini içermektedir) Street Law ismiyle pazarlamıştır.

HIGH CRIME ile geçtiğimiz başlıklarda ele aldığımız FRENCH CONNECTION'a göndermeler yapan Castellari, STREET LAW ile aynı yıl gösterime giren Charles Bronson klasiği DEATH WISH'e göndermeler yapmaktadır. Bu benzetmede hikayenin intikam ve intikamcı olarak ayrım noktalarını gözönünde bulundurarak Franco Nero'nun sadece kendi intikamının peşinde koşan daha sıradan bir vatandaş portresi çizdiğini belirtmek gerekmektedir. Buna karşılık olarak, ailesinin katillerine ulaşamayan Charles Bronson şehrin tüm suçlularına karşı bir kıyım hareketine girişerek bir Vigilante haline gelmiştir. Kaldı ki Death Wish serisinin tüm filmlerinde nerdeyse burnu dahi kanamayan Bronson'un yanında Franco Nero, sürekli olarak dayak yiyerek, çamurların içinde sürüklerinen, peşinden arabaların ve mermilerin eksik olmadığı bir kovalamaca içerisinde koşuşturan bir karakterdir.

High Crime için Quincy Jones paralelinde müzikleri besteleyen Guido - Maurizio De Angelis kardeşler, "Bu dünyanın dışından melodiler istiyoruz" cümlesiyle gelen film ekibine cevap olarak Sinematik Spaghetti'de ele aldığımız Keoma'da yaptıkları gibi balladlarla bezenmiş melodiler hazırlarlar. Pop - Rock arasında yolculuğunu sürdüren bu temalar, özellikle Franco Nero'nun arabasının içinde şehri sokak sokak tarayan yalnız adamı oynadığı sahnelere eşlik ettiği anlarda oldukça başarılıdır.

Filmin müziklerinden örnekler dinlemek için buraya tıklayınız.

Bu yazı, filmin afişini benimle paylaşan kadim dostum Legoman'a ithaf edilmiştir.

IL CITTADINO SI RIBELLA Resim Galerisi:




Not: Barbara Bach ilerleyen yıllarda (1980 yılında çekilen Caveman filminin setinde) tanıştığı, efsanevi Beatles grubunun davulcusu Ringo Starr ile evlenmiştir.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Johnny, Charlie, Tony - MEAN STREETS - 1973

MEAN STREETS
"Günahlarını kilisede affettiremezsin"
Harvey Keitel - Charley

Dini değerlerine sahip çıkmasıyla tanınan Charlie (Harvey Keitel), bar işletmeciliği yapan Tony(David Proval) ve muzip serseri Johnny (Robert De Niro) Newyork'un Küçük İtalyan mahallesinde yaşayan üç arkadaştır.

Üç arkadaşın günlük hayatları küçük dolandırıcılık işleri, kavga etmek ve Charlie'nin amcası Don Giovanni adına haraç toplamakla geçmektedir. Mahalledeki herkese olduğu gibi, barın müdavimlerinden küçük kaçakçılık işleri organizatörü Michael'e de(Richard Romanus) borçlanmış olan Johnny'i beladan uzak tutmak için ellerinden geleni yapmaya çalışmaktadırlar.

Johnny'nin yeğeni Teresa (Amy Robinson) ile yasak bir ilişki sürdürmeye çalışan Charley, amcasının zorlaması sonucunda arkadaşını koruyabilmek için yalnız başına kaldığını anlamakta gecikmez.

Tahsilat günü yaklaşırken sonun ne olacağı açıkça bellidir.

Öteki Amerika:

Mean Streets'i güzel kılan yönü, hatalarıyla ve aşırı bütçe kaygılarıyla gelmiş hatasızlık saplantılarından ötede küçük bir sinemaseverler topluluğunun teşebbüsüyle Öteki Amerika'yı perdeye yansıtabilmesidir. Olgunlaşma yolunda ilerleyen ateşli sinema insanlarının bir hafta sonu belgeselinin tadında Newyork'un Küçük İtalyasında kalabalıkların içerisine gizledikleri kameralarından sunulan doğal bir tasvirdir.

Scorsese usulü ganster hikayelerinin kendine has özelliklerinin ilk sinyalleride bu filmle beraber ortaya çıkar. Çocukluğunu geçirdiği İtalyan mahallesinin kendine özgü insan hikayelerini işlemekten hoşlanmaktadır. Mean Streets'te yaşanan olaylar belkide gerçek hayatta yönetmenin (belkide taraf olarak) bizzat şahit olduğu deneyimlerden oluşmaktadır;

Yöresel bir argo, özellikle zenciler ve yahudilere karşı sınırları keskin çizgilerle belirlenmiş ırkçılık, ailenin tüm bireylerini kapsayan bir çeşit töre - ahlak ilişkisine dönüşen akrabalarla duygusal ilişkilere getirilen yasaklamalar ve elbetteki geleneksel güneyli İtalyan erkeklerinin bekaret konusuna düşkünleri ...

Robert De Niro'nun deli dolu Johnny Boy ile metot oyunculukta döktürdüğü performansının ilerleyen yıllarda kendi alanında ki rakipleri için bir örnek teşkil ettiği söylenebilir. Sadece eğlenmek için maytapla posta kutularını havaya uçurup, önüne çıktığı kadar kızla beraber olmaya çalışan, sürekli kavga eden, küfürlü konuşan aykırı bir serseri kişiliktir.

Akrabalık ve akrabasıyla (Johhny Boy'un yeğeni Teresa) yaşadığı duygusal ilişki sebebiyle kendisine kol kanat germeye çalışan Harvey Kietel ise tarım toplumundan sanayileşmeye geçme evrimini tamamlamış insan için din ve gündelik yaşam çelişkisini inançlarından taviz vermeden güncellemeye çalışan bir kişiliktir.

Martin Scorsese'in daha önce blogumuzda ele alınan Yakuza'nın yönetmenliğini üstlenemeyip filmde kullanmayı planladığı sekansları Taxi Driver'e taşımış olduğunu hatırlatmak isterim. Bu tip köprü kurma çalışmaları geçmiş ve gelecek filmleri arasında sürekli olarak birbirini tamamlayan bir döngü şeklinde ilerlemektedir;

Bu trafiğe göre Mean Streets'in geleneksel güneyli İtalyan erkek modellemeleri yönetmenin bir önceki çalışması I Call First (Who's That Knocking at My Door)'den esinlenmeler içermektedir. Mean Streets ile film müziklerinde özgün müzik ve soundtrack ilişkisinde önemli bir kademe elde edilmiş ve dönemin popüler rock parçaları (Eric Clapton'dan Rolling Stones'a kadar) filmde kullanılmıştır. Bu sunum yönetmenin dah büyük bir bütçeyle gerçekleştirdiği olgunluk dönemi gang filmi Goodfellas'ta da devam etmektedir. Arkadaşlık olgusunun temellendiği bu büyük bütçeli hikaye, kökleri Mean Streets'e dayanan özenli bir çalışmadır.

Not: Filmlerinde küçük roller üstlenmeyi seven Martin Scorsese, Mean Streets'in finalinde arabanın arka koltuğunda ki tetikçiyi oynamaktadır. Ayrıca David Carradine ve üvey kardeşi Robert Carradine'de filmde kurban ve katil olarak biraraya gelmektedir.

Yazan : Gökay GELGEÇ - Yojimbooo

"Popeye" DOYLE - THE FRENCH CONNECTION - 1971

THE FRENCH CONNECTION
"%89 saf eroin"
Gene Hackman - Jimmy "Popeye" Doyle

Newyork Narkotik Büro dedektifleri Jimmy"Popeye"Doyle(Gene Hackman) ve Buddy Grosso(Roy Scheider) yorucu mesailerinin ardından gittikleri bir gece klübünde fütursuzca para harcayan bir kenar mahalle İtalyan dükkan sahibini, "değirmenin suyunu araştırmak" amacıyla takip etmeye karar verirler.

İki ayı bulan izleme çalışmalarının sonucunda peşinde oldukları küçük adamın 32 milyon dolarlık bir bağlantının ara bulucusu olduğunu deşifre ederler. Marsilyalı gizemli iş adamı Alain Charnier(Fernando Rey), Fransız televizyonuna bir belgesel hazırlamak amacıyla Newyork'a gelen ünlü televizyon sunucusu Henri Devereaux'un(Frederic de Pasquale) kuryeliğiyle şehre o döneme kadar benzeri görülmemiş saflıkta eroin getirmiştir.

Departmanda pek sevilmeyen bir polis olan Doyle'un son kez duygularıyla hareket ettiği operasyon bir polis memurunun ölümüyle sonuçlanmıştır. Araştırmayı gizlilik içerisinde yürütebilmek için gerekli olan yasal çalışmaların çoğunda zorluklarla mücadele etmesi gerekir. Bununla beraber takip altında tuttukları gizemli Fransız'ın yeterince kurnaz ve acımasız bir düşman olduğunu farketmekte gecikmez.

Düğümü çözecek ilişkiler yumağı, Fransız plakalı bir Lincoln'un kapı eşiklerinde gizlidir.

Belgesel Polisiye:

French Connection serisinin ilk bölümü, günümüz sinemasının yenilik arayışları içerisinde gerçek insan hikayeleri üzerine şekillenen anlatım biçimlerinin erken dönem örneklerinden birisidir. Bugün Avrupa veya Amerika'da çekilen ve ödüle layık görülen filmlerin temelinde yatan doğallık ve kurmaca ilşikilerinin bağımsız hikayelerle bir araya getirilişi, mekan olarak bahis konusu yerlerin eğer gerekliyse kendi ana dilini ve kendine has insan tipini içermektedir. French Connection'un tipik NY Polisleride bu yöre ve ağız ilişkisini sunan kişiliklerdir.

Newyork Narkotik Büro dedektifleri Eddie Egan ve Sonny Grosso'nun da yer aldıkları filmde ki olaylar aynı dönemde basına yansayan ve Robert Moore tarafından roman haline getirilmiş gerçek bir kuryelik olayından hareketle senaryolaştırılmıştır. Belgesel nitelikli bu çalışmalar, NY Polis Departmanının rahatsız edici sunumu sebebiyle filmin çekiminin ardından dedektiflerin erken emekli edilmesine yol açmıştır.

William Friedkin'in şehrin turistik amaçlı panoramasını (ki günümüzdede Newyork'un florasan temelli ışık yumağının binlerce turiste çekici geldiğini gözardı edemeyiz) sunmak yerine, arka mahallelerinin olanca doğallığını perdeye yansıtması dikkat çekmektedir.

Hikayenin sağlam temellere oturtulması, diyaloglarda özenle işlenmiş sokak argosu ve oyuncuların performansıyla meydana gelen ve bir noktadan sonra rahatsız edici olacak kadar gerçekçi bu arayış, filmin çekildiği yılda 5 dalda akademi ödülüne layık görülmesini sağlamıştır.

Gerilim ve Takip:

French Connection'u çekildiği döneme kadar benzerlerinden ayıran ve ilerleyen yıllarda çekilen filmlere esin kaynağı olmasını sağlayan özellikleri dayatmaca bir gerilim ağındansa doğallıktan ortaya çıkan bir gerilimi yansıtabilmesidir. Mekan seçimlerinin doğallığı, ani ve vurucu geçişlerle yaratılan sürpriz sahneler, seyircilere iyi ve kötünün çizgilerinin keskin hatlarla ayrıldığı ve sonu bilinen bir polisiye hikayeyi değil bilinmezliklerle dolu bir gerilimi sunmaktadır. Bu sistem, filmin başlangıcından ikinci bölümün çekilmesine zemin hazırlayacak sürpriz finale kadar işlemektedir.

Yaya ve arabalı takip sahnelerinde de gerilim - doğallık ilişkisini muhafaza etmeye çalışan Friedkin'in filmin üzerine yaratılan efsane hikayelerden birisinde Gene Hackman'in bizzat kullandığı otomobilin arka koltuğuna yerleştirilen kamerayı kullanan kişi olduğu ve bu sahnenin çekimine ilişkin olarak o mekanda ki (86. cadde) hiçkimseye haber verimediği anlatılmaktadır. İlk olasılığın gerçeklik payı ne kadar yüksek ise, habersiz çekim yapmak gibi bir ütopyanın gerçeklik payıda o oranda düşüktür.

Ödüller:

Gene Hackman'in karakter oyunculuğunda ki yükselişinin ilk örneği olan "Popeye" Doyle'nin ise dönemin diğer kural tanımaz polisleri Kirli Harry (Clint Eastwood) ve Mc Q(John Wayne)'dan çok daha gerçekçi bir karakter olduğu süphe götürmez. Hackman'in yarattığı doğal karakterinde ki başarının devamı Michael Cimino yönetiminde 1980'li yıllardan bir Newyork polisi hikayesi olan Year of Dragon (Mickey Rourke)'da da izlenebilir. Ayrıca 1980'li yıllarla beraber kendi türünde bir marka haline gelen Michael Mann sinemasıda doğallık temelinden hareket eden bir zenginlik sorgulamasına sahiptir.

Filmin oyunculuk başarısı incelendiğinde; Hackman'in yardımcısı Buddy rolünde ki Roy Scheider ve Fernando Rey'in sağ kolu Marcel Bozzuffi(Pierre) Avrupalı Fetiş Katil rolünde döktürmektedir. Ayrıca filmin kurgu masasında çöpe giden sahnelerinin bir bölümüde, Pierre'nin tek gecelik fahişe ile beraber geçirdiği sado mazo sekanslarını içermektedir.

French Connection'a ödül getiren 1971 yılı Oscar kategorileri:

En iyi film
En iyi yönetmen
En iyi başrol oyuncusu
En iyi kurgu
En iyi senaryo

Don Ellis'in ürkütücü jazz temalarıyla süslenmiş tipik 70'ler funkie anlayışının deneysel yorumlarla sunulduğu müziklerden örnekler için buraya tıklayınız.

Yazan: Gökay GELGEÇ - Yojimbooo

FRENCH CONNECTION lobi kartları:


COREY, VOGEL, JANSEN - LE CERCLE ROUGE - 1970

LE CERCLE ROUGE

"Bir gün erkekler karşılaşacaklarsa,

Uzaklaşan yolları ne olursa olsun,

Söylenmiş günde, kaçınılmaz şekilde,

Kızıl Çemberde bir araya geleceklerdir."

Siddhartha Gautama Buddha

1 - Komiser Mattei(André Bourvil) şehir dışında yakaladığı özel tutuklusu Vogel'i (Gian Maria Volonte) bizzat mahkemeye çıkarmak amacıyla tren yolculuğuna yetişmeye çalışmaktadır...

2 - Corey(Alain Delon) hücresinde koridordan gelen ani bir sesle gözlerini açar...

1 - Trene yetişen Mattei, uykusundan uyanan Corey'in aksine stresli bir yolculuğun son çeyreğinde bir parça uykuya ihtiyaç duymaktadır. Vogel'i ranzanın üst katına kelepçeleyerek, başucunda ki okuma lambasını söndürür ve gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlar.

2 - Yatağından doğrulan Corey'in karşısında eski iş arkadaşlarından birisi vardır ve hapisten bir kaç saat içerisinde çıkarılacağını kendisine müjdeler. Bu iyiliğin karşılığında kendisinden istenilen, yüklü bir mücevher soygunu işidir...

1 - Matteinin bir anlık dalgınlığını fırsat bilen Vogel, çengelli iğnenin yardımıyla kelepçesinden kurtularak kendini vagonun camından dışarı atar...

2 - Tahliye olan Corey, kendisini içeri yollayan ve patronun karısı olan eski aşığından içeride yattığı süreye karşılık, patronunun kasasında ki tüm parayı alarak şehir dışına kaçar ...

1 - Vogel şehirler arası yol üzerindeki bir cafede park halinde ki araçlardan birinin bagajına saklanır. Araç Corey'e aittir.

1 - 2 - 3 : Kaderleri kesişen iki adamın yolu, alkolün halisünasyonlarıyla boğuşan polis eskisi Jansen (Yves Montand) ile buluşur. Hedeflerinde mücevher soygunu işi vardır.

Kızıl çember tamamlanmıştır...

Minimalist Serie Noir:

1930'ların Nazi Almanyasından göç eden Alman sinemacıların, zamanında finansal açıdan ihtişamlı Amerikan sinemasına karşı geliştirdikleri ihtişamlı görsel sunum (ışık oyunlarıyla temellendirilen dışavurumculuk) beraberlerinde Amerikaya taşıdıkları bir kültür olarak gelişimine başlar. 1930'lar Amerikasının Gang filmlerinin karanlık atmosferi bu sunumlar için biçilmiş bir kaftandır. Gerek senaryo gerekse de kurgu açısından Kara Filmlerin ilk örnekleride bu döneme rastlamaktadır.

Kara film bir tarz olarak Hollywood kökenli kabul edilmesine karşın özellikle Avrupa'da da kendi örneklerini yaratmış olması kaçınılmazdır. Burada ilk örneği Hollywood'un fişlemesinden nasibini alarak Fransaya gitmek zorunda kalan ve orada çektiği Rififi ile Jules Dassin vermektedir. Siyah ve beyazın kontrast zarifliğinin cazibesine karşı, Jean Pierre Melville'nin tek renk ışık üzerine şekillendirdiği kendi kara tarzıda aynı derecede etkilidir.

Ülkemizde Ateş Çemberi olarak bilinen Le Cercle Rouge, Jean Pierre Melville'nin doğu felsefeleri ve minimalizm üzerine Le Samourai ile başlayan örnek üçlemesinin ikinci bölümüdür. Filmin her karesinde sadelikten ödün vermeden, ustaca yakalanan doğal bir ihtişam ve insan-nesne birlikteliği söz konusudur.

Le Samourai'nin ölü karakterleri gibi Ateş Çemberini tamamlayan bu üç soğukkanlı adamda konuşmaya fazla ihtiyaç duymazlar. Rol dağıtımı incelendiğinde özellikle Yves Montand'ın sinema kariyerinde alışılagelmiş örnek salon adamı veya alfa erkek karakterlerine tezat bir şekilde alkol bağımlılığını gizlemeye çalışan, psikolojik problemli polisi canlandırması dikkat çekmektedir.

Kötülerin dünyası kadar, Vogel'in peşinde ki görev adamı André Bourvil'in Komiser Mattei karakteriyle istendiği zaman polisin olaylara ne kadar çabuk ve eksiksiz müdahele edebilme gücü olduğunun altı çizilmektedir.

Kanun koruyucu veya kanunsuzlar arasında ki farkta sorumlu bulundukları çevrelerle sınırlıdır.

Melville, kara filmlerin olmazsa olmaz özelliklerden birisi olan müzikal motifsizlik öğesini soygun sahnesinde kullanmaktadır. Müzikal temaya ihtiyaç duymaksızın doğal sesler veya alabildiğine sessizlikle yaratılan bu atmosferin en olgun örneğini serinin üçüncü bölümü Un Flic'te görebilmek mümkündür. Sessiz soygun sekansının haricinde filmin geneline hakim olan Eric Demarsan imzalı crime jazz motifleri, bu trajik kara hikayeye işitsel bir anlam katmaktadır.

Filmin müziklerinden örnek melodiler için buraya tıklayınız.

Yazan : Gökay GELGEÇ - Yojimbooo

LE CERCLE ROUGE RESIM GALERISI:


Mutlu Yıllar

Sinematik Mafia

Mutlu, Sağlıklı,
huzurlu ve sinema dolu
bir 2009 yılı diler.

Salvatore GIORDANO - JOHNNY COOL - 1963

JOHNNY COOL
"Sen artık bir ölüsün ve Sicilya'da hiçbirşeysin."
Henry Silva-Salvatore Giordano

Salvatore Giordano (Henry Silva), faşist dönemin İtalyasında sıradan bir köylü çocuğuyken 12 yaşında karşılaştığı şiddet ve savaşın dünyasıyla hayatını bambaşka bir yola adamak zorunda kalır. Ailesini savaş sırasında kaybeden küçük çocuğun aile diye sarılabileceği tek dayanağı Sicilya dağlarında ki silahlı direnişçilerdir.

Savaşın ardından alıştığı yaşam şartlarını eşkiyalıkla sürdürerek Güney İtalya'da hatrı sayılır bir şöhret edinir.Çok geçemeden askeri bir tim Salvatore ve çetesine operasyon düzenleyerek, bu eşikiya efsanesine son verir. Ancak operasyonun ardından köye getirilen cesetlerden birisinin yüzü tanınmayacak haldedir. Bu ceset resmi kayıtlara Salvatore Giordano olarak geçirilir...

Yerine bir başkasını öldürterek Salvatore'yi gizleten esrarengiz kurtarıcı ondan, Sicilya kökenli azılı gangster Johnny Colini'nin ailesinden bir oğul olarak Amerika'ya gitmesini istemektedir. Bunun anlamı Amerika'da ihanete uğrayan patronun intikamının alınmasıdır. Sicilyada ölü bir adam olan Salvatore, Chicago'da Johnny Colini olarak yeniden doğmayı kabul eder.

Sert Sicilyalı Salvatore'nin şöhreti kısa sürede Chicago, Las Vegas ve Beverly Hills'te "Johnny Cool" olarak anılmaya başlar. Oyunu kurallarına göre oynamaktansa başına buyruk eşkiya metotlarından taviz vermeyen bu anti kahraman, Chicago'dan itibaren hayatına giren "kadını" Dare (Elizabeth Montgomery) ile birlikte kurnazca planlarını uygulamaya koyar.

Kumar dünyasının patronları ve İtalyan kırması Amerikan ganglerin lideri Vincenzo Santangelo (Telly Savalas) günden güne yükselen rakiplerine karşı hiçte konuksever davranmayacaktır.

Domuz bağı ve Kadın:

Johnny Cool, blogumuza bir kaç kez konuk olan Henry Silva'nın gangsterlerin dünyasında ki hikayelerde ilk kez ciddi olarak başrolde oynadığı filmdir. Silva'ya bu dünyada kendisine has şöhreti kazandıran filmler her ne kadar İtalyan yapımları olsa da bu filmde içeriği gereği Silva'nın sinemada ki anavatanı sayılabilecek Sicilya bağlantısını korumaktadır.

Sinema dünyasında Cosa Nostra ve Mafia kelimelerinin ağıza alınma cesaretinin gösterilmediği dönemde genel olarak Gang tabirinin tüm organize suç ve illegal ilişkiler yumağının kilit parolası olduğu söylenebilir. Organizasyon ve büyüme yeteneğinin, politika kabiliyeti ve işbirliğiyle doğru orantılı olduğu gözönüne alındığında, Salvatore Giordano'nun hikayesinin hüzünlü finali tek başına büyüyebilme devrinin kapanmış olduğunun bir örneğidir.

Eşkiyalık her ne kadar eski çağın bir öğesi olarak kalsada, Johnny Cool'un gerçek hayattan taşıdığı bazı öğeler İtalyan mafyasının geleneklere bağlılık konusunda muhafazakarlığını da içermektedir. Aileden infaz edilmesi gereken üyelerin kanının akıtılmaması ve bunun için domuz bağı kullanılması filmi takip eden bir kaç yıl içinde çekilerek Godfather'in esin kaynaklarından birisi olan Kirk Douglas'lı Brotherhood filminde daha detaylı olarak işlenmektedir.

Kadınlar konusunda ise Silva ve Montgomery ikilisinin birlikteliğinin romantik bir gangster çift gibi olduğu söylenemez. Dağlı bir erkeğin yaklaşımıyla kadınını genellikle her tür işte bir sıyrılma aracı olarak kullanan Johnny Cool'un en büyük ihaneti, (doğruluk adına!) kadınından görmüş olmasıda kaçınılmazdır.

Johnny Cool Nostaljisi:

William Asher yönetiminde ki Johnny Cool, Sinematik Mafia içerisinde zaman zaman göz gezdirdiğimiz erken dönem Amerikan usulü gang sunumlarının yeni ve eski jenerasyonlar arasında ki bir geçiş noktasıdır. Siyah ve beyazın zerafetini oldukça başarılı bir senaryoyla buluşturan bu kayıp hazinenin bir tutam nostaljiye ihtiyaç duran Amerikan izleyicisi kadar, suç sineması meraklılarınca da beğeniyle karşılanmaktadır.

Amerikan izleyicisinin gözüyle 60'ların Las Vegas'ı ve Beverly Hills'ini Hollywood tarafından kotarılmaya ihtiyaç duymaksızın tüm doğallığıyla görebilmek, Yeşilçam romantizminin vazgeçilmez öğelerinden birisi olarak filmlerde görmeye alıştığımız 60'lar Boğaziçisinin bakir tepelerini görmekle aynı tadı vermektedir.

Bununla beraber, Sammy Davis'in kısa rolde bir kumarbaz; genellikle saçsız olarak izlemeye alıştığımız Telly Savalas'ı yarı saçlı olarak izleme şansına sahip olabilirsiniz.

Billy May tarafından bestelenen filmin müzikleri, Crime Jazz'ın kendi çağında en seçkin örneklerini arka planda bir an durmaksızın vermektedir. Ayrıca Amerikan usulü balladlı anlatımın vazgeçilmezi olarak filmin açılış ve kapanış temalarıda birer şiirle desteklenmiştir.
Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Johnny Cool Resim Albümü:



Kurtlar Vadisi Analizi: Son Bölüm


Konseyin açılımları ve dizinin çıkmazları:

Halk arasında gerçek hayatta Çakır gibi tiplerin herşeyin başı olduğu düşünüldüğünde, Kurtlar Vadisi dizisi mafya ve konsey konsepti ile aslında doğru saptamalar yapabiliyor. 70'lerde aktif olan ve konseyin veya mafya kurullarının yerini kukla oynatanların aldığı da bir gerçek. Ancak dizide sembolize edilmiş (veya sembolize edilmeye çalışılan) bu olaylar ülke meselelerine girdikçe dizinin sonuna doğru bir kısır döngü içine girdi. Zaten Kirve ile konu iyice dallanıp budaklandı ki her yönü ile aynı olan; Pala ve Polat'ı karşı karşıya getirdiler.

Dizinin başında sehem gibi ortak paydalarda birleşen insanların hiç bir çıkar çatışmasına girmeden birbirine gıcık olması çok mantıklı değildi. Bu noktada hikayeyi iyi aktaramadılar.


Çok iyi anlatılmadan yaratılan bir Rus Konseyi ve Karahanlının açıklayamadıkları güç kaybı dizide tek düzeliğin yanında senaryo zayıflığınıda ortaya koydu. Bir de Karahanlı'nın yetiştirdiği ve dizinin başında çıkarcı ve uyanık olan Tuncay'ın KV Pusu'da bir vatansevere dönüşmesi ilginçtir.

İnternet üzerinde dolaşan ve konsey üyeleri ile birebir karşılaştırılan gerçek kişilere gelince ( Bölüm 5'te detaylıca incelemiştik) bu noktada dizi epeyce başarılıdır. Bence dizinin en güçlü yönü gerçek hayattaki bazı kişileri alıp bunları 2-3 parçaya bölerek konsey içinde dağıtmış olmalarıdır. Bu haliyle dizinin başında yazan ve olayların gerçek hayatla alakalı olmadığı teorisinide güçlendiren ve diziye dinanizm getiren bir noktadır.

Dizi ilerledikçe Laz Ziya gibi şahsına münhasır mafya babalarının yok olduğunu görüyoruz aslında ve gerçek hayatta da bu tip mafya babalarının nesli tükendi. Bunların hepsi çok güzel birer kurgu ama sen gelde kahvehanedeki vatandaşa veya gazeteye ilan veren vatandaşa anlat ...


Konsey Paradoksu ve çelişki:

Kurtlar Vadisi Pusu dizisi ile beraber, herşeyin üstünde olan bir konsey ve garip ilişkiler zinciri ortaya konulmaya başlandı. Aslında kurulan mantık çok saçma değildi ancak dizinin kendi içindeki çelişkileride ortaya serdi. Sanırım bu tip diziler için kendi inandırıcılığını yitirmek kadar kötü birşey olamazdı ve bence bu şekilde bu yapılmaya başlanıldı.

Mesela aşağıda youtube üzerinde bulduğum ve Memati ile Abdülhey arasında geçen bu dialog bir şekilde hem dizinin hem de eski konseyin haliyle eski dizide anlatılanları bir çorbaya dönüşmesi anlamına geliyor. Çünkü birbirinden habersiz olarak bu konseyleri belirtmeye başladığınızda İstanbul Sefirinden tutun bütün ilişki ağı insanların kafasını bulanıklaştırıyor. Çakır gibi bir ağır abinin yanında büyüyen Memati ise bir şekilde şaşırıyor (o noktada güzel oyunculuk var)

Memati'nin sorduğu sorular ve Abdülhey'in cevapları bir açıdan senaryo ekibinin beyin jimnastiğinin ekrana yansıması gibi gözükse de yeni büyükler konusundaki açık ve belirsizlik, dizinin hem yumuşak karnı hem de senaryoyu gereksiz yere genişletmek anlamına geliyor bence. Bu noktayı bukadar detaylı ele almamın bir diğer sebebi ise mafya konusunda dizinin ne kadar yetersiz kalıp kendi ile çelişkiler içine girdiğidir.

Dizi ısrarla yurtdışını, dünyadaki diğer mafya gerçeklerini ve Türk mafyasının ilişkilerini görmezden gelerek hem kendi kısır döngüsünü yaratıyor hem de gerçekçi olduğunu iddia etmesine rağmen dar bir alanda tükeniyor. Belkide bu nedenle dizinin gündelik olaylara yaklaşımı, günlük olayları analiz etme ve ele alma şekli çoğumuzu rahatsız ediyor ve doğru analizler olarak öne çıkmıyor.

Çünkü her ne kadar belli bir siyasi yaklaşımı anlatsa da ister istemez gerçeklerin bir çoğuna dokunmak zorunda kalacaktır.


Sonuçlar:

Bugün son 3 yıllık dönemi ele alırsak Kurtlar Vadisi günümüz olaylarını analiz etme iddiasındaki bir dizidir. Birçok değişkene rağmen konuyu sadece bir yönüyle ele almaya devam etmektedir. Bu haliyle aksiyondaki değişim göze çarpıyor. Tabi Osman Sınavsın yokluğunun getirdiği farkta uzun vadede hikayeyi yaymak olarak giderilmiş gibi.

Dizi üzerine analizlerime burada son verirken ilerleyen aylarda dizi ile paralel başlıklar açarak Yeni Sezon , Muro ve Dizinin Yeşilçam'a Göndermeleri'ne yer vereceğim. (Dizinin yine 3 yıldır Yeşilçamda ki köklerinden uzaklaştığını eklemeden geçemeyeceğim.)

Beni bu satırlardan takip eden arkadaşlar benim bir Kurtlar Vadisi hayranı olduğumu düşünmesinler. Yine de sevdiğim ve sevmediğim yönleri ile diziyi objektif bir şekilde analiz etmeye çalıştım. Bu kadar fazla izlenen ve ilk dönemlerinde gerçekten özenilerek işlenmiş bir konuya sahip bir diziyi belli kalıplar ile yargılamak istemedim.


Sonsöz:

Son olarak bu dizinin son dönem Türk sineması içinde önemli bir yeri olduğunu unutmayalım. Bugün eski Yeşilçam'ın yerini dizilerin aldığını söylemek çok yanlış olmaz zaten. Bu iyimidir yoksa kötümüdür bunu bize zaman gösterecek.

Kurtlar Vadisine gelince; Bütün gizemini yitirmiş olsada ... Muro, Bulut, Hakan ve İskender gibi tiplemeler ile yinede maceraseverler için iyi bir malzeme.

Utku ULUER - 2008

SON

Kurtlar Vadisi analizlerinin diğer bölümlerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Jeff HESTON - CITTA VIOLENTA - 1970

VIOLENT CITY

"Godfather size reddedemeyeceğiniz bir teklif sunar,
Violent City size hiçbir alternatif sunmaz"

Charles Bronson

Uzman kiralık katil Jeff Heston(Charles Bronson) yeterince yaşlanmış bir patronu hallettiği işin ardından sevgilisi (Jill Ireland) ile Karayipler tatilinin keyfini çıkarmak istemektedir. Adaya ayak basmalarından itibaren peşlerine takılan meslektaşlarından ustaca kurtulan Jeff, bu takibin altından son işinin finansörünün çıktığını anlar ancak bilmediği nokta sevgilisinin de rakibiyle ortak çalıştığıdır. Mermilerden kurtulmayı başaran Heston, demir parmaklıklardan kurtulamaz ve kendini sonunu bilemediği bir hapishane macerasının içinde bulur.

Hapishane içerisinde tarantula ile kendisini yoketmeye çalışan düşmanlarının arasından avukat dostunun yardımıyla kurtulan Heston, intikamını almak ve sevgilisiyle hesaplaşmak için New Orleans'a gelir. Şehir kiralık katili, kendi intikamından çok daha büyük bir kurmaca ile karşılar. New Orleans'ın suç patronu Weber (Telly Savalas) Heston'dan kendi karısını öldürmesini istemektedir. Patronun ölmesini istediği karısı Heston'un saplantıyla bağlı olduğu sevgilisidir.

Jeff'in, New Orleans'ın suç imparatoru, kendisini aldatan bir sevgili ve şahsi intikamı arasında seçim yapması gerekmektedir.

Gerçek Kötüler:

Spaghetti Westernlerin ardından farklı bir şeyler yapmak ihtiyacı hisseden Sergio Sollima önüne getirilen senaryo karşısında öncelikle irkildiğini belirtir. Yönetmen olarak kendisine düşen görev seyircinin sığınabileceği bir iyi karakter bulabilmektir ancak hikayede iyi olarak tanımlanabilecek kimse yoktur. Bu yüzden en insancıl özelliklere sahip kötüyü filmin iyi adamı yapmaya karar verirler...

Bu ilginç karışım, daha önce The Mechanic ile ele aldığımız Charles Bronson'un 70'li yıllara damgasını vuracak kötü-iyi adam kompozisyonunun da başlangıcıdır. Senaryonun gerektirdiği ikili ne Bonnie & Clyde ne de Sam Peckinpah'ın Doc & Carol'u gibi bir çifttir. Tamamen birbirine zıt iki kutubun çekimini yansıtabilecek en güzel örnek te gerçek hayatta da birliklerini sürdüren Litvanya kökenli "çirkin" Bronson ve Britanyalı güzel karısı Jill İreland'dır.

Bu ilginç ikiliden perdeye yansıyan ise, İktidarsızlık ve güvensizlik arasında sevgilisine tecavüz edip üstünlük sağlayacak kadar saplantılı bir kiralık katil ve sürekli onu aldatarak sevgilisinin ona karşı olan seksi zaaflarını kullanan bir meşum kadının ilişkisi kadar çarpık bir fiziksel çekimdir. Ayrıca Bronson'un avantür sahnelerde ki başarısı da kendi alternatiflerini egale etmesini sağlamıştır.

İtalyan Usulü Sıradışılık:

Charles Bronson filmin çekildiği yıllarda Avrupa'da daha popüler bir isimdir ve karşısına çıkarılan "Kingpin" Telly Savalas ise Amerika'da Bronsondan daha ünlüdür. Gerek ana karakterler, gerekse de popülarite konusunda okyanusun her iki yakasınada hitap edebilecek bir filmi oluşturmaya çalışan Sergio Sollima'nın mekan arayışlarının sonucu New Orleans şehrinde noktalanır. Fransız, klasik Amerikan ve yerli kültürlerini içinde barındıran bu ilginç şehrin mafya ve suç filmlerinde Güney İtalya, New York veya Miami gibi sıradanlaşmış mekanlar arasında dikkat çekici olduğunun altını çizmek gerekmektedir.

Filmin ilk çeyreğinde spaghettilerden kazanmış olduğu tecrübeleri bir suç filmine uyarlayan Sollima, hiçbir şekilde diyalog içermeyen, sadece görüntü ve yüz ifadelerine dayalı bir anlatımı izlemiştir. Jenerik müziği haricinde, Bullitt'te ki ne benzer gürleyen araba motorlarının sessizliği bozduğu bu ilk çeyrek kovalama ve silahlı çatışma ile saykodelia'nın bir birleşimidir.

İtalyan Usulü Saykodelia :

Çekimleri ve son kurgusu tamamlanmış olan filmin tek eksiği, kurmacalarla dolu gerilimi tamamlayacak müziklerdir. Sollima'nın kafasında ki alternatifsiz tek isim Ennio Morricone'dir. Yönetmenin çeyrek asırdan fazla bir süre sonra dahi üzerine basarak "tüm zamanların en iyi suç - gerilim temalarını bu film için besteledi ama akademi hala onu görmezden geliyor" şeklinde ki serzenişleri Oscar komitesini etkiledi mi bilinmez ama Violent City'nin müziklerinin bestelenişi sinemanın kendi içinde ki doğurganlığının, hatıralara gebe olduğunun bir örneğidir;

Sollima ve Morricone filmin tamamını beraberce izlerler, finale doğru yaklaşırken göz ucuyla Morricone'yi süzen Sollima bestecinin nerdeyse uyuya kaldığını görür. Film biter bitmez içini kemiren o can alıcı sorunun cevabını almak ümidiyle "Sanırım filmi pek beğenmediniz?" diye sorar, Morricone'nin yanıtı ise şu şekildedir: "Müzikleriniz hazır"

Morricone'nin filmi izlerken kafasında yarattığı müzik sistemi filmdeki tüm karakterlerin kendine özgü bir temayı taşımalarından yanadır. Genellikle tek bir temanın çeşitli varyasyonlarıyla kotarılan onlarca film müziği içerisinde, Violent City'nin müzikleri karaktere dayanan saykodelik, senfonik, duygusal farklılıklar içeren bir kaç ayrı temanın birleşiminden oluşmaktadır.

Filmin müziklerinden örnekleri buraya tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Violent City Resim Albümü:



Yazan: Gökay GELGEÇ - Yojimbooo

Haber: Mafya A.$

MAFYA A.$

Silah, Para ve Politika üçlüsünün yönetmemesi gereken bir dünya özlemimizle Reha Erus'un 14 Kasım tarihli yazısını sizlerle paylaşıyoruz;

"Haraç , uyuşturucu ve silah kaçakçılığı , beyaz kadın ticareti, karaborsa , tefecilik, ihaleler, işletmecilik, kumar, müşterek bahis ve pizza...

MAFYA A.Ş’nin yıllık cirosu 130 Milyar Euro’ya ulaştı. Net kar 72 Milyar Euro. Günde 250 Milyon. Saate 10 Milyon ve dakikada 160 bin Euro kazanıyor. Bir "Baba"nın ortalama aylığı 40 bin Euro. En küçük mafya üyesi gözcülük yapıp 1000 Euro alıyor.

İtalyan bütçesinin yüzde 6’sının Mafya’nın elinde oldu açıklandı. Sicilya Mafyası “Cosa Nostra”, Napoli Mafyası “Camorra”, Kalabriya Mafyası “ ‘ndrangheta” ve Bari Mafyası “Sacra Corona”nın bir yıllık cirosunun 130 Milyar Euro olduğu ve bundan net 72 Milyar kar elde ettiği belirtildi.

İçişleri Bakanlığı'nın rakamlarına göre "Mafya A.Ş" bir holding gibi çalışıyor ve kasasına günde 250 Milyon Euro, saatte 10 Milyon Euro ve dakikada 160 bin Euro giriyor.

Mafya sadece 180 bin işyerinden haraç toplamaktan yılda 15 Milyar Euro kazanıyor.

Tefecilikten 21 Milyar 500 Milyon Euro geliyor.

Hırsızlık, soygun ve sahtekarlıktan 1 Milyar Euro elde ediliyor. İhaleler, şantiye malzemeleri, kumar ve müşterek bahis toplamı 24.70 Milyar Euro’yu buluyor.

Tarım, inşaat, gıda sektörleri (pizza ve hamur işleri üretimi), beyaz kadın ticareti, karaborsadan gelir ise 17 Milyar 400 Milyon Euro getiriyor.

Bu cirodan elde edilen 72 Milyar Euro’yu Mafya Babaları bizzat denetliyor. Resmi olarak her baba 40 bin Euro maaş alıyor. Bölge sorumluları ise 10 bin Euro, yardımcıları 7.500 Euro. Kiralık katiller öldürdüğü adam başına 25 bin Euro, normal Mafya üyesi çalışanı 1500 -2000 Euro. En küçük üye olarak bilinen kollayıcılar ise 1000 Euro maaş elde etmekteler.

Üye maaşları, cezaevinde veya firardaki üyelere maddi yardım, silah, mekan, hücre evi giderleri, danışman ve yataklık yapanlara verilen ücretler, yatırımlar, kara para aklama operasyonları, legal harcamalar, stoklama toplam 58 Milyar 710 Milyon Euroluk bir gideri harcama gerektirmekte.

Böylece Mafya A.Ş ‘nin bir yılda elinde kalan net kar 14 Milyar Euro civarında seyretmekte..."

İtalya'da mafyanın kontrol ettiği milyar euro değerinde ki yasadışı cironun tespit edilebilen kısmı, organize suçun kollarının ne denli "titiz" çalışmakta olduğunu kanıtlamakta. Sadece İtalyaya ait olan bu rakamların dünyada adını duyurmuş diğer ülkelerin organize suç oluşumlarının cirolarının katılımıyla "Mafya"nın global seviyede en büyük holdinglerden birisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Sinematik Ekibi

Kurtlar Vadisi Analizi: Bölüm 6


KURTLAR VADİSİ ANALİZLERİ - 6
Türk Sinemasında Konseyler


Aslında konsey konsepti sinemamızda her zaman işlenen ve 70ler ve 80lerde her mafya, avantür filminde yer alan bir kavramdır. Türk sinemasındaki konsey konsepti bir masa çevresinde oturan ve Baba'nın adamları şeklindedir aslında belkide doğru kelime Çete olmalıdır.

Çeteler ile Kurtlar vadisindeki "biat etme" kavramı biraz farklıdır. Bu konseylerden arada sırada bozuk sesler çıkar ama "o sesin kısılması" uzun sürmez. Çoğu filmde bu konsey veya kurul "Baba"dan memnun değildir ve onu yok etmek ister.

Mafyamızın farklı farklı anlatımlara sahip olmasına rağmen bu kurullar veya erken dönem konsey modellerinin genellikle Godfather filminden etkilendiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu nokta, Anadolu'nun aşiret kültürü ve İstanbul'un acımasız dünyası ile birleşince kendine has bir yapı oluşturmaya başlamıştı ama "Godfather" nasıl bir filmdir ki bütün bu filmlerin temelini oluşturmuş ve kendisinden sonra hala bizim sinemamızı etkilemiştir hala çözülemeyen bir denklemdir. Bence Türk sinemasında en çok etkilenilen film Godfather'dır.


Türk sinemasında görmeye alıştığımızdan farklı bir mafya kurulu yaratmış olması Kurtlar Vadisi'nin ilginçliklerindendir bunun konsey olarak paylaşılması ise gayet iddialıdır. Kılıç ve Testere konseyin silah gücüdür ancak eski Türk filmlerine göre bu konseyde baskın olan gerçek "Zekadır" yani kaba güç değil. Nizamettin ve Samuel Vanunu oldukça büyük bir yenilik olarak gelişen mafyamızı birazda Amerikanlaştırır. Laz Ziya herhangi bir Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Kartal Tibet veya Serdar Gökhan filminde yer alan bir mafya masasında (kurulda diyebiliriz) yer bulabilir. Cüneyt Arkın'ın Katillerdeki Ağlardaki Al capone Nuri'nin konseyinden farklı olarak Kurtlar vadisinin konseyi aksiyon içinde direkt olarak yer almıyor. Öte yandan dizide Al Capone Nuri'ye oldukça çok gönderme yapılmıştır. Gerek Cakır'ın bastonu gerek Nuri Alço gibi acımasız bir tablo cizmesi ve giyimine her zaman dikkat etmesi gibi göndermeler yanında Karahanlıya rağmen alemde hüküm süren klasik bir babadır.

Yinede Bu konsey üyeleri içinde geçmişi en fazla anımsatan ise Tombalacı olmuştur ve belkide dizide iyi yönü verilmeyen tek karakterdir. Kumarhaneler ve Türk mafyasının her zaman yanyana durduğunu düşünürsek bu Türk sinemasının bir olmazsa olmazıdır.

Sanırım eski Türk mafyasına yapılmayan tek gönderme Araba galerisi konseptinin dizide pek yer almaması idi.

Sinemamızda genellikle örnek alınan Mafya filmleri Yılmaz Güney'in Umutsuzlarıdır aslında. Burada daha mafya kavramı pek yerleşmemiştir gangster vardır aslında. Ama kabadayımız veya Baba Yılmaz Güney ve konseyimsi bir format Konsey'e en yakın olandır. Birazda dert dinleyen bir mercidir. Organize suçların sinemamızda yerleşmesi mafya kavramınıda ortaya çıkartır bunun için referans alabileceğimiz film Umutsuzlardır. KV'nin en fazla etkilendiği filmlerden birisi olarak Umutsuzları düşünürüm diğeri ise Cüneyt Arkın'ın "Alın yazısı"dır. Birde Kemal Sunal filmlerinde hiç birşey beceremeyen konseyler vardır ki o ayrı bir inceleme konusu olmalıdır.

Aşağıda unutulmaz erken dönem yeşilçam "konseyleri" veya "mafya kurullarına" birkaç örnek vermek istedim eğer sizde bu listeye eklemek istedikleriniz olduğunu düşünüyorsanız lütfen yorum kısmında bizimle paylaşın:

Umutsuzlar
Kilink
Kurban
Katiller de ağlar
Akrep yuvası
Hınç
Cemil dönüyor
Silahlara Veda
Düzen
Baba Kartal

Not: Silahlara Veda, Düzen ve Baba Kartal filmleri anonim bir okuyucumuzun katkılarıyla listeye eklenmiştir.

Gelecek Bölüm: Analizin sonu ve Sonsöz

Yazan: Utku Uluer

BULLITT - 1968

BULLITT
"İyi polisler vardır, kötü polisler vardır ..."

Steve Mc Queen - Bullitt

Johnny Ross(Pat Renella) Chicago yeraltı dünyasının 2.000.000 $'ını gasp ederek San Francisco'ya kaçmıştır. Ancak yeraltı dünyasının infaz kolları emniyet güçlerinden daha hızlı bir şekilde hareket edebilme yeteneğine sahiptir. Ülke dışına çıkabilmesi için emniyet güçleriyle işbirliği yapması gerektiğine inanan Ross, politik kariyeri için bir çıkış noktası arayan Senatör Walter Chalmers(Robert Vaughn) için biçilmiş bir kaftandır.

Ross'u tanık koruma programı içerisinde kullanarak Organize Suçlarla Mücadele Komisyonunda yükselmeyi hedefleyen Chalmers, San Francisco polis departmanının cool dedektifi Teğmen Bullitt'ten (Steve Mc Queen) Ross'un mahkemeye çıkarılacağı güne kadar koruma talep eder. Görünüşte basit olan bu koruma görevini kendi ekibine devreden Bullitt sevgilisi Cathy (Jacqueline Bisset) ile yemeğe çıktığı gece tüm ekibine ve tanığa suikast yapıldığı ihbarını alır.


Cinayetleri araştırmaya başlayan dedektif, kötülerin dünyasında üstleri, politikacılar ve yeraltı dünyasının kurnaz muhbirlerinin arasında zorlu bir soruşturmaya girişir. Araştırma derinleştikçe medyanın gücünü kullanmasını bilen politikacıların dünyasını, yeraltı dünyasını dolandırmakla kalmayıp polis departmanınıda atlatan muhbir Ross'un gerçek kimliğini, sevgilisi ve işi arasında ki ikilemleri keşfeder.

Suçluların dışarda olduğu San Francisco sokaklarında, Bullitt'in araştırmayı sonuçlandırması için sadece 48 saati vardır.


Vitesler değişirken ...

Bullitt, sinemada defalarca tekrarlanmış cinayet soruşturmaları ve sert polis ikilisini sunan hikayesiyle, günümüz standartlarında yavaş temposu ile meraklısına özel filmler kategorisi içerisinde değerlendirilebilir.

Bu filmi özel kılan detay, günümüzün aksiyon sinemasının vazgeçilmez unsurlarından birisi olan arabalı kovalama sahnesinde gizlidir. Mc Queen'in bizzat şöför koltuğunda yeraldığı ve kollektif bir çalışma içerisinde tamamlanan takip sahnesinin kendisinden sonra çevrilen pek çok filme ilham verici nitelikte olduğu söylenebilir. Söz konusu sahne inandırıcılık ve devamlılık açısından da bu tarzda yapılacak bir değerlendirmenin en üst sıralarında yer alacaktır.

Kovalama sahnesinin başrolünde Steve Mc Queen kadar önemli diğer unsurda, Amerikan kovalama sahnelerinin vazgeçilmez kurallarından birisi olan müzik yerine doğal seslerin kullanıldığı sahnede kükreyen motoruyla, günümüzün efsane otomobillerinden birisi olan Ford Mustang'dir.

Cool King:

Steve Mc Queen'in gangsterlerin dünyasında ki cool performansları üzerine ilk yazımızı Sam Peckinpah'ın şiddet klasiği Getaway ile paylaşmıştık. Getaway'de madalyonun diğer yüzünde boy gösteren Mc Queen, Bullitt'te ki polis dedektifi rolünde, Doc Mc Coy'dan daha cool bir performans izlemektedir.

Dedektif Bullitt karakteri, yönetmen Peter Yates'in de katkılarıyla beyaz perdede diyaloglarla bilgi edindirme amacından ziyade vücut dili ve umursamaz idealist tavrıyla bir Amerikan - İngiliz karışımı polisin harmanlamasıdır. Bu karakter, Sherlock Holmes'u anımsatan zekice kurmacaları yapabilen ve aynı zamanda Amerikan usulü kanun koyucu bir polisin birleşimidir.


Sinemada cool dedektiflerin, otuzların Amerikasından günümüze varlığını sürdürüp onlarca örneğini verdiği bu büyüy bir yelpazenin içerisinde Bullitt'in Steve Mc Queen'in performansıyla simgeleşmiş nostaljik bir figür olduğu söylenebilir. Karakter ve mekan uyumu göz önüne alındığında ise San Francisco gibi özel bir mekanda, yetmişlerde dozunu artıracak şiddet öğelerini tamamıyle içeren Clint Eastwood'un Dirty Harry'sinin ve tek kanallı yılların vazgeçilmez dizilerinden San Franscisco sokaklarının dedektiflerinin (Karl Malden - Michael Douglas) Bullitt'e kıyasla daha ön sıralarda yeralmaları kaçınılmazdır.

Bullit'in müzikleri Lalo Schifrin'in imzasını taşımaktadır. Film müzikleri dünyasının en yaratıcı isimlerinden birisi olan Schifrin, San Francisco sokaklarını melodilerle betimleyişinde Crime Jazz'ın benzersiz güzellikteki çalışmalarını sunmaktadır. Warner Bros ve 2000 yılından sonra Schifrin'in kendi plak şirketi Aleph Records lisansı (temel stüdyo kayıtlarınıda içeren özel edisyonuyla) ile Amerika'dan Japonya'ya dünyanın pek çok ülkesinde yayınlanan Bullitt'in müzikleri günümüzde de koleksiyonerler tarafından özenle takip edilen bir açık artırma öğesidir.

BULLITT'in müziklerinden örnekler için buraya tıklayınız.



Not: Sinematik Mafia'da ele aldığımız The Mechanic'te olduğu gibi Bullitt'inde yeniden çevrimi hakkında detaylı bilgiye imdb'den ulaşabilirsiniz. Yeni Bullitt'te cool king Steve Mc Queen'in rolü Brad Pitt tarafından canlandırılacaktır.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Kurtlar Vadisi Analizi: Bölüm 5

KURTLAR VADISI ANALIZLERI - 5

KONSEYE GİRİŞ

Kurtlar vadisi hem dizi olmasının hem de senaryosunun güçlü olmasının avantajlarını çok iyi kullanmış ve sağlam ve oturaklı karakterler yaratmıştı. Diziye giren karakter öldürülmeden ( işin gerçeği bu ölmeyen neredeyse kalmadı dizide) önce tanıtılıyor hatta ve hatta bazı yönleri sevdiriliyordu. Bu noktada Konsey ve karakterleri çok iyi işlenmişti. Polat Alemdar, Çakır ve Aslan Bey bir kenara dizinin en önemli noktası Konseyi idi. Aslında dizinin merkez noktasıda Konseydir ancak bu nokta bazen gereksiz yere farklı yönlere kaydı.

Benim için Alattin Çakıcı'nın bazı yönlerinin gerçekten işlendiği karakter olan Testere Necmi başlangıçta çok kötü işlenmesine rağmen daha sonra oturan bir karakter olmuştu. Gerçek hayattaki karşılığı olarak Sarı Avni veriliyor ancak birebir kıyaslamamak gerekli.

Dizinin ilk 30 bölümünde soğuk ve acımasız kötüler ve ana düşman olan Baron ve Kılıç'ın ise dizide sonradan aldıkları pozisyon itibariyle başlara göre çok ilginçleştiler hatta içlerindeki insan sevgisi doruk noktasına ulaştı.

Tombalacı, Hüsrev Ağa ve Samuel Vanunu ise oldukça yerinde ve kıvamında işlenmiş karakterler olarak diziyi götürdüler. Bu 3 karakterin ve özellikle Laz Ziya'nın dizinin dinamikleri olduğunu söylemek yanlış olmaz, yanlız Türkiyenin şartları düşünüldüğünde Hüsrev ağa karakteri konusunda biraz silik kalındığını düşünüyorum. Nizamettin karakteri ise sona saklanırken bir ara unutuldu izlenimi verdi. Bir anda herşeye hakim olması pek uymadı gibi. Belkide verilmek istenen buydu.

Konsey ile ilişkilendirilen gerçek hayattan isimler ve benim bunlar üzerine kendimce yaptığım bazı ilişkilendirmeler var. Bu şekilde konsey üyelerini daha iyi tanıyabiliriz ve belkide bazı eksik kalan parçalar yerine daha rahat oturur. Konseye geçmeden önce dizinin başlangıcında ismi geçen Önder Zülfü Koşal hem yakın tarihimizin hemde dizinin kilit ve başlangıç noktası olduğu için öncelikle onu hatırlayalım. İsim seçimi nedeni ile de birebir örtüştüğünü düşünüyorum;

ÖMER LÜTFÜ TOPAL : Kumarhaneciler kralı olarak bilinen Ömer Lütfü Topal Türkiye'de 20, KKTC, Polonya, Romanya, Azerbaycan ve Türkmenistan'da 6 kumarhaneye sahipti.

Eroin kaçakçılığı yüzünden Belçika ve ABD'de hapiste yattı.

1984'te serbest kalan Topal Türkiye'ye döndü 1990 yılında Caddebostan Büyük Kulübün işletmeciliğini yapmaya başladı.

28 Temmuz 1996 gecesi Yeniköy'de çapraz ateşe alınarak öldürüldü.
Silahlar olay yerinde bırakıldı. Bu öldürme olayında Özel Harekat üyesi Ercan Ersoy, Ayhan Çarkın ve Oğuz Yorulmaz'ın isimleri yanında, Tansu Çiller ve Mehmet Ağar'ın da adı geçti.


KONSEY


Mehmet Karahanlı - Tuncay Özilhan veya Rahmi Koç veya Mehmet Emin Karamehmet:

Bu noktada en ilginç işlenen karakter Mehmet Karahanlı oldu bence. Çünkü birçok ismin bir sentezi olarak ortaya konuldu. Özellikle yaşam tarzı ve stilini gözönünde bulundurursak Rahmi Koç'u andırdığını söyleyebilirim. Karahanlının dizinin başındaki acımasız kimliği dizinin sonunda iyi aile babasına döndü. İyi bir tiyatro oyuncusunun bazen kötü kullanıldığı ve üzerinden anlatılacak birçok mesele olan bir karakterin kısa diyaloglar ile harcandığını söyleyebiliriz. Yinede bu dizideki Karahanlı karakteri yakın tarihimizdeki birçok konuya ışık tutan bir tiplemedir.

Laz Ziya - Dündar Kılıç:

Olaylar ele alındığında en net işlenen kişilik olarak Laz Ziya'yı görebiliriz. Gerçekle, diziyi birbirine karıştırmazsak İstemi Betil'in yıldızlaştığı ve çok önemli bir kötü adam yarattığını söyleyebiliriz. Ancak Laz Ziya ve Çakır ilişkisi gerçek hayatla ne kadar paraleldi bilemiyorum çünkü Çakıcı gerçekten de dizide Çakır üzerinden işlenmiş ise "Aleme" getirdiği ters racon ve Dündar Kılıç gerçeği biraz sönük kaldı. Çünkü Dündar Kılıç aslında raconunda önemli bir ismiydi bu yönden Laz Ziya'yı Dündar Kılıç üzerinden işlenen Karadenizli bir "Silah kaçakçısı" olarak ele almak daha doğrudur. Kızları ile sorunlar ve eskiye yapılan yolculuklar ile tutkulu belkide hastalıklı bir hiddeti Laz Ziya ile işlemeleri çok önemli idi. Ancak ben dizinin bu kısımlarını hızlı geçtim, yinede genel izleyici için gayet başarılıdır bu bölümler.

Testere Necmi - Yaşar Avni Musullulu yani Sarı Avni:

Birkaç internet sitesinde daha bu eşleştirmeyi okudum. Ancak ben israrla Testere Necmi'nin Alaattin Çakıcı'nın bazı yönleri olduğunu veya onun bazı yönlerinin Testere'nin üzerinden işlenildiğini düşünüyorum. Sarı Avni'nin gerçek hayatta susurluk ilişkileri ve Çatlı ile bağlantısı düşünülürse Testere farklı bir kimlikte gerçek hayatta karşımıza çıkıyor. Bence dizinin diğer bir sentez tiplemesidir. Ancak detaylı olarak kimlerin sentezlendiğini çözemedim. Buradan MIT raporunu okuyup detaylı bilgi alabilirsiniz.

Bu arada öldürülen JITEMci Cem Erseven'in lakabıda "Testeredir" ama alakası olduğunu sanmıyorum.

Tombalacı Mehmet - Ali Fevzi Bir:

Tombalacı tiplemeside ilginçtir. Eski Türk filmleirnde gördüğümüz her türlü kötülüğü yapabilme kapasitesi olan ve aklından çok aksiyonu seven ama kurnaz olan anında yeni bir strateji geliştirebilecek bir karakter olarak konsey içindeki eski Türk filmlerine yapılan en önemli atıftır ki dizide çabuk harcanmaması gayet güzel oldu. Eşi Ester ve İsrail bağlantıları ve diğer bütün detayları bilmiyorum ancak dizide Ömer Lütfü Topal ve Ali Fevzi Bir detaylarına pek girilmedi zaten. Tombalacı karakterinin hazırlanışı çok iyi olmasada son bölümlerinde bence diziye damgasını vuran bir oyunculuk ve tipleme ortaya çıktı.

Hüsrev Ağa - Abuzer Uğurlu ve Yardımcısı Şeyhmuz -Şeyhmuz Daş:

Çok tekdüze işlenen bir tipleme oldu. Türkiyedeki eroin trafiği işlendiğinde çok daha ağırlığı olan bir kişilik olabilridi. Kaldıkı çok acımasız olması gereken bir pozisyonda olmasına rağmen alttan alan oldu. Bence konsey içinde en kötü işlenen ama pozisyonu itibari ile en öenmli konsey üyesi oldu. Öldürülme sahnesi ise bence çok iyiydi. Şeyhmuz Daş ise bence çok farklı bir açıdan işlenmiş oldu. Kurulan sehemler ve aldıkları pozisyon itibari ile Hüsrev Ağa'nın Kılıç tarafından kılıçla öldürüldüğü sahneye kadar olan kısımda bu karakter çok daha acımasız olmalıydı bence. Çünkü ülkemizde uyuşturucu kaçakçılığı önemli bir silahlı gücede sahiptir. Orada Kişrve ve Pala Hüsrev Ağa'ya göre daha gerçekçi oldu.

Nizamettin Güvenç - Aydoğan Semizer:

Aydoğan Semizer'i çok az tanıyorum ki zaten basının önündeki bir kimse olmadı sanırım. Dizide de Nizamettin'i pek öne çıkartmadılar belkide sonunu beklediler (sonunu düşünen kahraman olamıyordu gerçi). Dizide yetersiz işlenen ama en sonda çok önemli bir noktada devreye giren Nizamettin bence çok daha iyi işlenebilirdi. Bu noktada senaryo binbir olay arasında ihmal etti gibi. Herşeyin onda bittiğini öğrenmek dizi izleyicileri içinde bir hayalkırıklığı olmuş olabilir. Dizide havada kalan 2-3 noktadan birisi onda yaratmaya çalıştıkları gizem olabilir. Yani gizem noktasında başarılı oldular ama o noktada Nizamettin üzerinden bazı konuları anlatmadılar. Kılıç'ı öldürdüğü sahneyi hiç beğenmedim.

Samuel Vanunu - Üzeyir Garih:

Bu kadar direkt olarak Üzeyir Garih işlenmiş ise gerçekten hoş birşey olmamış diyebilirim. Ülkemizdeki birçok önyargının işlendiği iki tiplenmeden birisidir Vanunu. Bazı Türk-İslam sentezi açılımlarına göre Yahudi, Ermeni veya Rum ise kötüdür noktasında biraz acımasız işlenen bir tip. Birde dizinin İsrail paranoyası olması zaten ilginçtir ki bu kadar direkt abzı şeylerin verilmesi rahatsız edici. Vanunu tiplemesi bu yönden başarılı bir tiplemedir ancak madalyonun sadece bir yönünü gösteriyor. Oyunculuk ise takdire şayan. Aslında karısı ile yaşadıklarının öne çıkartılması yaratılan bu karaktere farklı bir hava verdi.

İplikçi Nedim - Nesim Malki:

Bir diğer üçkağıtçı gayri müslim olarak işlenen İplikçi Nedim ise sanırım gerçek hayatı en fazla çağrıştıran tiplemelerden birsidir. Ihlamur ve paracıkları ile kendine has güzel bir rol oturtan bu tiplemeyi ben çok başarılı buldum. Vurgulanan Cimriliği ise Nesim Malki'yi iyice vurgulamak için işlendiğini düşündürtüyor. Konsey'in önemli bir ferdi olarak bence güzel bir tipleme idi. Onun üzerinden anlatılan bazı olaylar ise bence gayet güzel işlendi genede banka olaylarına daha girebilirlerdi. Aslında dizide en uzun süre aktif rol alan ve herkesin kasası olması oldukça iyi işlenen bir tipleme olduğu düşünülürse dizi için unutulmaz bir karakter yaratılmış oldu.

Kılıç - Nihat Akgün veya ???:

Basından takip ettiğim bir isimdi Nihat Akgün. Dizide Kılıç, Nihat Akgündür diye yazılan o kadar çok site vardı ki bende buraya ekledim. Bu konuda pek bir paralellik yok bence.
Nihat Akgün ülkücülüğü çok öne çıkartmış idi. Kaçakçılık konusunda da ün yapmıştı. Dizideki Kılıç ise önemli bir işadamının sağ kolu ve tarz stil sahibi bir kişilik olarak gösterildi. Bu nedenle Kılıç tiplemesinide başarılı bulmama rağmen gerçek hayatta birebir veya kısmen ilişkilendirilecek bir yön görmedim. Eğer senaristler Nihat Akgün'e paralel bir tipleme yapmış olsalardı sanırım Kılıç bu dizide Çakır kadar aktif olmalıydı. Ancak çok farklı bir profil çizdiğini ve tabiiki dizinin hayal ürünü olduğunu unutmayalım.

Deve Tuncay / Tuncay Kantarcı - Tuncay Mataracı:

Tuncay Mataracı eski bir bakandı dizide isim benzerliği ve bilgilerin bu kadar direkt verilmesi ne kadar doğrudur bu bende hep soru işareti yaratan bir nokta bir detaydır. Yani gerçek hayat ile çok yakın bir kişilik oluşturuyor ve hayali olduğu söylenen ve işlenen bir dizide hayat buluyor. Hayal ürünü diye yazılsa bile 36 sene mahkumiyet almış birisinin bu kadar net işlenmesi bence hoş olmamış. Başroldeki Wöber'in performansı ise tek kelime ile harika. Müthiş bir tipleme diyebilirim. Mizah ve Türk usulü ticareti çok güzel işlediler. Yeni dizide ise bütün o diziye ve Karahanlıya rağmen tertemiz bir kimlikte olması ise ilginçtir. Şu an yeni dizinin önemli bir demirbaşı gibi gözüküyor.

Halo - Halil Havar:

Halo dizinin sempatiği, oysa gerçek hayatta Halil Havar için yazılanlar çok farklı. Hollanda'da hapishaneden kaçırılma hikayesi ile çok büyük bir isim yapmıştı.19 Şubat 1991'de İtalyan mafyasının ünlü ailelerinden Trappaniler tarafından helikopterle kaçırıldı. Dizide ise Bizim İtalyanımız Polat Alemdar onu kaçırdı. Dizide değinilmedi olsa Kısmetim ile ilgili sehemde normal yaşamda Halil Havar'ında ismi geçer. Uslanmayan Halil İbrahim olarak diziye canlılık getirdi ama kısıtlı bir tipleme olması gerekiyordu ve olduda.

Ama "Uslan be Halil İbrahim" gerçek hayattaki Halil Havar'a bir göndermemi acaba...?

Gelecek Bölüm: Türk sinemasındaki Konseyler ve Kurtlar Vadisi Konseyleri

Yazan: Utku Uluer

Doc & Carol Mc COY - THE GETAWAY 1972

THE GETAWAY
"Meksika vizesi ve pasaport istiyorum"
Steve Mc Queen - Doc Mc Coy

Usta banka soyguncusu Doc Mc Coy(Steve Mc Queen) Teksas'ta ki bir hapishanede tahliye edilebilme umutlarıyla görüşe çıkmaktadır. Yasal yollarla tekrar özgür olabileceğini anlayamayınca son bir büyük iş çevirme koşuluyla bölgenin en nüfuzlu toprak ağalarından Jack Benyon'un(Ben Johnson) teklifini kabul eder.

Karısı Carol (Ali Mac Graw) ile beraber bir ekip olarak çalışan Doc kısa bir hasret gidermenin ardından yeni işi üzerinde çalışmaya koyulur. Bu iş için kendilerine verilen tecrübesiz şöför Frank (Bo Hopkins) ve arkada şahit bırakmayan katil-soyguncu Rudy(Al Lettieri) ile beraber soygunu planlar.

Doc'un soygun bitene kadar anlayamadığı bir gerçek vardır. Karısı onu içeriden çıkartabilmek için Benyon'la yatmıştır ve anlaşma gereği iş bittikten sonra kocasını öldürecektir ama işler patronların planladığı gibi gelişmez. Etraflarında ki herkesin kendilerinden çok daha kötü olduğu bir dünyanın içinde kalan çiftin kendi iç hesaplaşmalarını bir tarafa bırakıp bu işten sıyrılana kadar birlikte hareket etmeleri gerektiğini anlar.

Meksika'ya kadar uzayacak bu kaçış öyküsünde Teksaslı büyük patronların ekibi, polis ve öldüğü düşünülen eski bir ortak peşlerindedir.

SAM PECKINPAH'tan şiirler:

The Getaway, Amerikan sinemasının asi çocuklarından ve sinema tarihinde devrim niteliğinde ki yeniliklere imza atmış büyük usta Sam Peckinpah'ın klişeleşmiş tekniklerini olanca rahatlığıyla kullandığı bir filmdir. Ustanın vazgeçemediği western sinemasının tüm öğelerini modern bir kovboy öyküsüne taşımasıdır.

Teksas usulü bir kovalamaca ve gangsterliğin hüküm sürdüğü bu alternatif suç öyküsünde, westernlerin vazgeçilmezi "özgürlük" teması hikayenin iskeletini oluşturmaktadır. Her Amerikalı kanunsuzunun eski dünya Avrupa'ya veya kuzey soğuğunu sineye çekip Kanada'ya tüymekten ziyade Meksikaya kaçış planını devreye soktuğu bir özgürlüğe yolculuk hikayesidir.

Peckinpah'ın bir numaralı klasiği Wild Bunch içinde yapıldığı gibi "manasız bir şiddet mi?" yoksa "içinde duygusallık barındıran vahşi bir dünyada ki ayakta kalma mücadelesi mi?" sorularının yanıtlarının eleştirmenlere bırakıp, ustanın vazgeçilmezi slow motion tekniğiyle altlarını bir güzel çizerek seyircisine ulaştırdığı şairane şiddet sahnelerine göz atalım;

Öncelikle sebep ve sonuç ilişkisini akla gelmeyecek sürprizlerle sunulmaktadır. Ortada olası bir çatışma sahnesi olmasına rağmen ilk kurşunu kimin atacağı ve çatışmanın ne kadar süreceği bilinemez. Bu bilinmezlik esnasında bir süre sonra filme veda edecek tüm karakter kısa sekanslar halinde seyirciye gösterilir. Öyle ki bir kaç saniye içerisinde bir düzine insanın bile yüz ifadelerini teker teker görebilmeniz mümkündür.

Bu kısa ön tanışma, çatışma boyunca bir hukuğa dönüşür ve ölen karakterler dahi slow motion'un nimeti olan varolanın iki katı bir zaman dilimiyle ölüm anı dahi olsa seyircinin aklına işlenir. Şiddet sahnelerinin mısraları haline gelmiş bu şiirsel anların mürekkebi ise kuşkusuz yönetmenin sinema dünyasına kazandırdığı bir yenilik olan kan fişekleridir. Ülkemizde yıllarca kullanılan elektrikle torba patlatma tekniğinin üst teknoloji bir versiyonu sayılabilecek bu buluşlar eşsiz şiddet sahnelerine renk katar.

Peckinpah filmlerinin genelinde gözden kaçmayan bir diğer unsurda çocuklardır. Hemen hemen tüm önemli çatışma sahnelerinde ortada bir kıyım yaşanırken çevrede bulunan (genellikle şiddet ortamında doğmuş ve sefalet içinde yaşayan çocuklardır) çocukların gözlerinden bu çatışmanın görüntüsü yansıtılmaya çalışılır.

Cool Aşk:

Sinema tarihinin cool kralı Steve Mc Queen'in önce ki rolleri ile şiddet konusunda bir kıyaslama yapılamasa da "cool" olmak konusunda ki performansı bir Mc Queen karakterine nazaran ortalama bir seviyededir. Buna karşılık filmin çekimlerinden önce senaryo üzerinde istediği bazı değişiklikleri yaptırabilecek bir nüfuza da sahiptir.

Öyle ki tipik bir Peckinpah filmine yakışabilecek hüzünlü bir finale sahip olan orjinal senaryo (Meksika sınırında her iki ülke polisiyle beraber yaşanacak bir çatışmanın ardından ölecek çiftin hazin sonu) Mc Queen'in olanca ağırlığını koyması ile değiştirilmiştir. Değişiklikleri yapan kişi Peckinpah sinemasının sonraki yıllarda en önemli takipçisi olan Walter Hill'dir.

LOVE STORY'nin cici kızı Ali Mac Graw, filmin çekimlerinden önce araba kullanmayı bilmemektedir ve Mc Queen'in yardımlarıyla kısa bir süre içerisinde kaçış şöförü olmaya aday bir tekniğe sahip olmuştur. Aynı durum silah kullanımı içinde geçerlidir. Peckinpah ve Mc Queen'in himayesinde poligonda geçen bir eğitim döneminin ardından filmde göze batmayan bir şekilde rahatça silah kullanan bir kadın haline gelmiştir.

Doc ve Carol Mc Coy çiftinin Bonnie ve Clyde kadar efsanevi ve tabii ki gerçek hayatta da yaşamış karakterler olmasalarda bir kaç sene öncesinden Bonnie ve Clyde filmi ile Peckinpah'ın sinemasını müjdelemiş Arthur Penn'e karşı verilmiş bir yanıt olduğu da düşünülebilir. Bu çiftten gerçek hayata yansıyan tek unsur, filmin çekimi esnasında Mac Graw ve Mc Queen arasında başlayan yakınlaşmanın gerçek hayatta duygusal bir birlikteliğe dönüşmesidir.


Not: 1990'lı yıllara gelindiğinde Amerikan sinemasının 20 yıllık dönemin ardından sıkça başvurduğu bir yol olan, varolan filmlerin yeniden çevrimini yapma furyasından nasibini alan Getaway, Alec Baldwin ve Kim Basinger'in başrolünü paylaştığı vasatın altında ki bir yeniden çevrimle beyaz perdeye uyarlanmıştır.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Arthur BISHOP - THE MECHANIC 1972

THE MECHANIC

"Cinayet, yetkisiz öldürmektir. Herkes öldürür."

Charles Bronson - Arthur Bishop

Mekanik, uluslararası boyuttaki bir yeraltı ögütlenmesinin, muhbirler ve olası düşmanlarını yok eden suikastçılarına verilen isimdir. Arthur Bishop(Charles Bronson) eli çabuk ve temiz ve profesyonelce iş çıkaran bir mekaniktir. Öyle ki örgütle arasında ki bir numaralı arabulucu olan "menejeri" Koca Harry'i (Keenan Wynn) dahi yoketmekten çekinmez.

Baba yadigarı mesleğini sürdürürken, müebbet yalnız olmanın üzerine getirdiği psikolojik yükü ise olanca gücüyle sırtlamaya çalışmaktadır. İç çalkantıları ile boğuşurken Harry'nin doyumsuz ve soğukkanlı oğlu Steve (Jean Michael Vincent) ile aralarında ilginç bir ortaklık doğar. Seksüel arzularını dahi para karşılığı yaptırmak zorunda kalan Arthur'un hayatını renklendirecek bir öğrencisi olmuştur. Steve'in babasının katili Arthur, himayesine aldığı gelecek vaad eden öğrencisine işin püf noktalarını öğretmeye başlar.

Mekaniklerin dünyasında ki büyük işlere kıyasla görece daha ufak bir iş olan uyuşturucu satıcılarının imhası görevi Steve'in ilk sınavı olacaktır. Steve'in bir kaç noktada ki hatası Arthur'un yardımıyla telafi edilerek görev başarıyla tamamlanır.

Ancak örgüt en gözde elemanlarının bir öğrencisi olmasından hoşlanmaz. Hayatının tamamını örgütten izin alarak sürdüreceğine inanmayan yalnız mekanik Arthur, örgütle temasa geçmeksizin kendi başına hareket edemeyeceğini anlamakta gecikmez. Yeni görevleri Güney İtalya'da ki büyük patronlardan birisinin ortadan kaldırılmasıdır ve sırada ki hedef te Arthur'un kendisidir.

Arthur'un ise öldürmek için 1000 yolu vardır ...

Katillerin Katili:

Charles Bronson'un şöhret basamaklarında isminin duyulmasını sağlayan ilk filmler 1960'ların geniş kadrolu ve büyük bütçeli Amerikan yapımlarıdır. Great Escape'den The Magnificent Seven'e içinde avantür unsuru içerip iz bırakan her yapımın kadrosunda bulunmaktadır. 1970'ler ise Bronson'un box-office oyuncusu olduğu yıllardır.

Westernlerle hamuru yoğrulup bir tarafta Sam Peckinpah'ın sineması, diğer yanda ise Kirli Harry ve klonlarıyla 1970'lerin şiddet filmleri furyası, beraberinde VIGILANTE Bronson'u da bir idol haline getirir. Öyle ki filmlerinde tümüyle bir anti kahramanı canlandıran bu kötü/iyi adam seyirciyi kolayca kavrayan usulleriyle 1980'li yılların ortalarına kadar intikam ve avantür sinemasının vazgeçilmez unsurlarından birisi haline gelir.

Winner:

Charles Bronson'un çoklu kadrolardan tek adam olarak filmleri üstlendiği senaryolara geçişinde ingiliz yönetmen Michael Winner'in katkıları büyüktür. Western tarzını dahi beraberce deneyen ikilinin sinemada ki en başarılı çalışmaları ise kuşkusuz intikam ve aksiyon hikayeleri üzerine olmuştur.

İkilinin gözde yapımı DEATH WISH'in (1974) öncesinde beraberce kotardıkları THE MECHANIC, sonrasında aynı konuyu işleyen onlarca birinci sınıf veya B tipi filmin varlığına karşı esrarengiz yapısını korumaya devam etmektedir. Bu başarının sırrı senaryonun zeka ve felsefe konularını birbirlerine çok iyi bir şekilde kaynaştırabilmesinde gizlidir.

Öldürmenin insanın doğasından kaynaklanan bir davranış olduğuna inanan Arthur Bishop sıradan bir katilden çok titizliğiyle nam salan bir kimya profesörü gibi davranmaktadır. Dudak okumadan, onlarca kimyasal karışım ve patlayıcılara kadar onlarca konu hakkında bilgi sahibi bir uzmandır. Kurbanı için en uygun olan ölüm şeklini yine kendisi tayin eder.

Sistemleri birebir örtüşmese de yıllar sonra Luc Besson'un Jean Reno ile beyaz perdeye uyarladığı LEON filminde de ayrı bir mekaniğin öyküsü anlatılmaktadır. LEON'u da MECHANIC gibi özel kılan nokta, kıyıcı bir dünya içinde ki kötü/iyi adamların içlerinde ki bir parça duygusallığı yansıtabilmesidir.

Sam Peckinpah'ın emektar bestecisi Jerry Fielding'in senfonik ve bazı yerlerde jazz'a göz kırpan düzenlemeleri filmin genelinde ki ağır ve esrarengiz tempoyu desteklemektedir. Bestecinin 1980 yılında vefat etmesinin ardından bir toplama serisi içerisinde yer alan bu müzikler son yıllarda film müzikleri endüstrisinin arşivlenmesinde ki yeni girişimciliğin bir sonucu olarak filmden izole edilmiş özel kayıtlarıyla geçtiğimiz yıl albüm olarak yayınlanmıştır.

Filmin lobi kartlarından örnekler:

Not: THE MECHANIC'in 2008 tarihli yeniden çevrimine ilişkin taze bilgilere imdb üzerinden ulaşabilirsiniz.
Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Sinematik Mafia Sözlüğü

Merhaba;

Sinematik Mafia blogumuzda sizlerin filmleri izlemenizde ve konuları arşivlemenizde yararlı olabileceğini düşündüğümüz, filmlerin konusunu oluşturan veya filmlerin esinlendikleri bazı gerçek olayları ve/veya kişileri, terimleri, Sinematik Mafia Sözlüğü adını verdiğimiz ansiklopedik bir içerikle elimizden geldiği kadarıyla (ve yorum katmadan) sizinle paylaşmak istiyoruz.

Amacımız, bu şekilde arşivlenmiş bir içerikle, bu konuda doyurucu Türkçe bir içerik yaratabilmektir.

Mafia sözlüğümüz zaman içerisinde sizlerinde katkısıyla genişleyebilir.

Sinematik Ekibi

Gulio SACCHI - MILANO ODIA / ALMOST HUMAN 1974

MILANO ODIA
La Polizia Non Puo Sparare

"Bir polis 100 liret için öldürüldü"
Henry Silva - Kom. Walter Grandi

Milano sokaklarının serkeş mayını Gulio Sacchi(Tomas Milian) giriştiği hiçbir kanunsuz eylemde başarıya ulaşamamıştır. Kaldı ki iflah olmaz güven sorunları, onu günden güne bir uyuştucu bağımlısı haline getirmiştir. Şehrin kıdemli kabadayılarından "Bay Maione" adına giriştikleri soygunda da aynı başarısızlığını sürdürür, üstelik bir polis memurunu da öldürerek ...

Maione adına yaptığı bu son işinin ardından başsız kalan Sacchi kendi adına büyük bir iş çevirerek şehrin yeraltı dünyasına en iyilerden birisi olduğunu kabullendirme saplantısına kapılır.

Geçici çalışma ortaklarıyla beraber zengin bir işadamının kızını kaçırma planı düzenler. Ancak plan derinleştikçe Gulio'nun arkada hiçbir tanık bırakmayacağı da ortaya çıkar. Buna hikayeye sonradan dahil olan kısa süreli konuklarda dahildir.

Uyuşturucu, alkol ve vakit buldukça en sapkın yöntemlerle ırza geçme üçlemesi arasında işleyen şeytani plan kanunlarda ki boşlukları da hesap etmiştir. Her geçen gün gelen cinayet haberlerinin soruşturmasını üstlenen Komiser Walter Grandi(Henry Silva) ise suçlunun kendine bir paket sigara kadar yakın olduğunu anlamakta gecikmez.

Yinede kanunlar şimdilik suçludan yanadır.

MILIAN KANUNLARI:

Almost Human, poliziescoların genel olarak intikamcı kimliğine bürünen polisler üzerine inşa edildiği hikayeler içerisinde konuya kötünün açısından bakan nadir örneklerden birisidir. Filmin orjinal isminde geçen Odia - Nefret kelimesinin gereğini yerine getirmek adına tüm kıyıcılık ve sadizm öğeleri ana karakter Tomas Milian üzerine yoğunlaşmıştır.

Milian'ın benzersiz karakter yaratma yeteneğinin bir parçası olan Gulio Sacchi, cinsel sorunlar yaşayan orta yaşlı bir kadına tecavüz - sevişme arası bir çizgide (ve çoğunlukla sarhoşken) sahip olup sonra onu ortadan kaldırmaktan çekinmeyen, uyuşturucu etkisi altında 8 yaşında bir çocuğu makineli tüfekle öldüren, sigara makinesinden çalmaya çalıştığı 100 liretlik bozukluklar uğruna bir polisi öldüren, rehin aldıkları grup içerisinde ki tek erkeği oral sekse zorlayan ve tüm yöntemlerini Al Pacino'nun Scarface'sinde ki gibi bir bilge kişilik edasında içki arkadaşlarına öğreti olarak anlatan bir anti karakterdir.

Henry Silva'nın poliziescoların temel dayanak noktası olan Kirli Harry usulüyle çalışan sert polis kimliğini sadece sözel olarak yürütmektedir. Walter Grandi ana konu üzerine yoğunlaşırken eline geçen fırsatlarda suçlu temizliği yapan bir polis karakteri değil, tek bir konuya yoğunlaşarak onu sonuca ulaştırmak için çaba sarfeden bir çeşit John Wayne'dir.

B BULUŞLAR:

Bütçe dengelemesinin getirdiği parça atma çözümlerinin sadece Yeşilçam'a ait olmadığınıda belirtmek gerekiyor. Filmin ilk çeyreğini oluşturan kaç kovala sekansı hem Sergio Martino hemde Umberto Lenzi tarafından aynı döneme ait toplamda 3 adet ayrı poliziesco filminde de kullanılmıştır.

Filmin gecikmeli olarak gösterime girdiği Amerika'da bir korku filmi gibi lanse edilerek tartışmalara yol açan ALMOST HUMAN isimli çevirisi, ilk etapta düşünülen KIDNAP of MARY LOU'ya nazaran daha iyi bir alternatifdir.

MILANO ODIA'nın müzik albümü, Ennio Morricone'nin sürümden kazandığı yıllar olan 1970'ler boyunca nerdeyse ayda bir albüme imza attığı dönemde ilgili filmin sınıflandırılmasına bakmaksızın yaratıcılığını cömertçe sergilediği çalışmalarından birisidir. Temel olarak iki ayrı temanın çeşitlemelerinden doğan albümün açılış parçası, izleyiciye soygun sekansının gelişini bir mesih edasıyla haber vermektedir. Albümün diğer teması ise Henry Silva ile bütünleşen 60'lar gang soslarıyla süslenmiş bir crime jazz örneğidir.

Filmin müziklerinden örnekler için buraya tıklayınız.

Not: Filmin yerli alternatiflerinden birisi için geçtiğimiz ay sinematik blogunda ortak yapımlar konusunda ele aldığımız CANI'yi de takip edebilirsiniz.

Yazan: Gökay GELGEC - Yojimbooo

Komiser BELLI - HIGH CRIME 1973

LA POLIZIA INCRIMINA

LA LEGGE ASSOLVE

Enzo G. Castellari ve Franco Nero Sunar

Komiser Belli (Franco Nero) ve amiri Aldo Scavino (James Whitemore) Marsilya - Cenova hattından sevkedilen uyuşturucu ticaretini engellemek için mücadele etmektedir. Avrupa'nın en güçlü suç örgütlenmelerinden birisi olan bu konsorsiyumun ortakları iki kanun adamının ulaşamayacağı kadar yüksek mevkilerde dostlara sahiptir. Ancak aktif olarak suç dünyasından çekilmiş yaşlı babalardan Cafiero (Fernando Rey) son günlerini huzur içinde geçirip, bir mafya babası için pek olağan olmayan bir ölüm şekli olan eceliyle ölümünü garantilemek için ekibe gerekli istihbaratı sağlamaktadır.

Operasyonlarını derinleştiren ikili zirveye doğru yaklaştıklarını hissettikçe örgütün de onlara cevabı gecikmez. Öncelikle istihbaratını bölge savcısı ile paylaşmak isteyen Emniyet Amiri evinin önünde bir suikaste kurban gider. Mafyanın bu hareketine karşılık polisinde cevabı gecikmez ve tüm şehir askeri ekiplerinde yardımıyla taranmaya başlar.

Kanun ile kanunsuzların mücadelesi sürerken tek başına kalan Belli, Cafiero'nun altın değerinde ki bir nasihatını unutur.

Sadece kendisi değil, en yakınındakilerde namlunun ucundadır.

POLIZIESCO ITALIA:

Bir süre önce Sinematik Spaghetti blogunda uzunca bir yazıyla yer verdiğimiz Castellari / Nero ikilisinin post modern westerni Keoma'da olduğu gibi High Crime da suç filmleri içerisinde hatırı sayılır bir öneme sahiptir;

High Crime, İtalyan Suç Sinemasının 10 yıllık bir dönemini kapsayan "Poliziesco / Poliziotteschi - Polisiye Gerilim" filmlerinin başlangıcıdır. Elbette ki bir polisiye gerilimi isimlendirerek ayrı bir kategori içerisinde incelemek ilk başta tuhaf gözükebilir. Ancak nasıl ki westernlerin ve Spaghetti Westernlerin olduğu bir külliyatta İtalyan usulü polisiyelerin de kendine has raconlarıyla Poliziesco olarak anılmaktadırlar.


Spaghetti Westernlerin melun Meksikalılarını aratmayan gangsterleri, bol bol soygun ve katliam temaları( özellikle çocuklar ve hamile kadınların öldürülmesi gibi ), kural tanımayan polisleri ve Poliziescoyu bir tür haline getiren dönemin polis arabaları Alfa Romeo Giulia'lar bu filmler süresince devamlı olarak gözlerinizin ziyaretçileri olacaktır.

Spaghetti Westernlerin aslına sadık kalınarak popüler kültüre hitap eden bir çizgide geliştirilen bir tür alternatif akım oluşu Poliziescolar içinde geçerlidir. Genel olarak Kirli Harry ile başlayan Amerikan usulü Kanun Koyucu Polisin özelliklerini uyarlayan Poliziescolar, 1970'ler İtalyasının kaotik ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşamından beslenerek yükselen suç oranının sinema perdesine yansımasıyla beraber kendi çizgisini oluşturmuştur.

Poliziescoların en önemli yıldızları; Franco Nero, Tomas Milian, Luc Merenda, Henry Silva ve İtalyan Kirli Harry'si Maurizio Merli'dir. Yönetmenler konusunda ise ilk etapta sayılabilecek isimler Enzo G. Castellari, Fernando Di Leo, Umberto Lenzi ve Stelvio Massi'dir. Spaghetti ve Giallo'larda olduğu gibi tamamen tek bir türün yönetmeni olarak adlandırılamayacak hatta ülkemizde ki tabiriyle "Memur Yönetmen" usulüyle çalışan hemen hemen tüm İtalyan yönetmenlerinin de Poliziescolara katkıları olmuştur.


Italiano Connessione :

Castellari'nin start verdiği türün ilk filminde ki polis karakteri ise William Friedkin'in suç bombası French Connection'unun Popeye Doyle'unu (Gene Hackman) anımsatmaktadır. Ayrıca French Connection'un Fransız uyuşturucu baronu rolünde ki Fernando Rey'de bu Castellarinin filminde orjinaline zıt bir mafya karakteri olarak yer almaktadır.

Bununla beraber mükemmel kurgusuyla Avrupa kıtasına taşınan French Connection hikayesinin İtalyan usulünde bir sunumudur. Her Castellari filminde olduğu gibi ilk çeyreği oldukça uzun bir kovalamaca sahnesiyle başlayan film, seyirciyi bilgilendirmeye yönelik geri dönüşler, aksiyon sahnelerinin bitiminde ki ilginç kamera açıları ile gelecek bir kaç saniye içerisinde beklenmedik sahnelerle karşılaşılacağını hissettiren resimlemeler bu sunumun özelliklerinden bazılarıdır.

Güneş gözlüklerinden yansıyan oto görüntüleri, Kanalizasyon mazgallarına dönüş yaparak bir saniye sonra patlayacak bombayı anlattığını gösteren manuel kamerası, kimi zaman tepeden kimi zaman yere sıfır, kişilere 45 dereceden bakan Castellari usulü bir anlatımla saygın bir Poliziesco, bu tür üzerine yoğunlaşmayı düşünenler için ideal bir başlangıçtır.


Not Defterinden:

Bu tanımlamaların beraberinde izleyicilere ufak bir not olarak Tarantino'nun da yıllarca severek izlediği, "İtalyan B Sinemasının Kralı" olarak tanımladığı Castellari'nin sinemasına dair hemen her filminde yaptığı ufak birer göndermeyi dikkatli izleyiciler için Death Proof'ta (2007) arka planda çalan kısa süreli High Crime temasıyla devam ettirdiğini belirtmeliyim.

Castellari'nin not defterine göre filmde Cenova liman bölgesi olarak sunulan yer aslında Barcelona'nın liman bölgesidir.


Filmin lobi kartlarından örnekler:


Yazan : Gökay GELGEC - Yojimbooo

Kurtlar Vadisi Analizi: Bölüm 4

KURTLAR VADISI ANALIZLERI - 4

ÇAKIR

"Çakır - Çakıcı" benzetmesi basında çok fazla yapıldı. Oysa okuduğum bazı kitaplarda ve gazetelerde gördüğüm Alaattin Çakıcı tam olarak bu tiplemeye oturmuyordu ve dizideki Polat Alemdar'ın bazı yönleri ile daha çok Çakıcı'ya yakın bir çizgi çiziyordu. Hatta "Acaba Çakıcı, Polat Alemdar gibi mafyaya yerleştirilmiş midir?" diye düşünmedim değil.

Polat, özellikle racon konusundaki duruşu ile Çakıcı’ya daha yakın. Çakır ise Sedat Peker’le Alaattin Çakıcı arasında kalıyor. Interneti karıştırırken bulduğum bir yazıyı eklemek istiyorum çünkü Çakıcı da benim gibi bu benzetmelere katılmıyor sanırım.

"İddiaya göre, dizide Çakır karakteriyle özdeşleştirilen Alaattin Çakıcı, kahramanın bir bölümde Kurtlar Konseyi'nin kararıyla tombalacının elini öpmesinden hoşlanmadı. Çakıcı Yaptığı açıklamada söz konusu dizinin gençleri olumsuz etkilediğini ve gerçek hayatta kimsenin elini öpmediğini söyledi. Çünkü 'el öpme' racona aykırı bir durumdu."

Çakıcı karısının ölüm emrini gözünü kırpmadan vermişti, oysa ki dizide Çakır eşine bağlı biri. Laz Ziya'nın diğer kızı bu konuda Çakıcı'nın eşine yakın bir durum gösterdi. Testere ile yasak aşk yaşaması ve Şanslı 1 gemisi olayları (Lucky 1 idi sanırım) hep gerçek olaylarla paraleldir. Ayrıca Çakır hapise girmemek için yurtdışına kaçmayı reddetmişti ancak Alaattin Çakıcı uzun süre yeşil pasaportla yurtdışında dolaşmıştı ve Avusturya'da yakalandı.

Bunlar iki karakterin yakın olmayan yönleri. Bunlar dışında dizide Çakıcı - Çakır benzerliği konusunda Cerrahpaşalılar konusu Çakıcı - Çakır benzetmesini pekiştirdi. Çünkü işledikleri konu ile yaşanmış olaylara biraz yaklaştılar (Şahin Ağa'nın öldürdüğü adam Karagümrüklü Nuriş'e benziyordu), bu çekişmede Karagümrük çetesi ile paralellik kurabiliriz ama o noktada Çakır'dan daha çok çete ile uğraşan Polat olmuştu ve cevapları hep o verdi (dizide Polat’ı öne çıkartma sorunsalı). Çakır'ın ve Çakıcı'nın da Karadenizli olmaları en önemli ortak noktaları ki Sedat Peker de Karadenizli.

Kısacası her yönüyle Oktay Kaynarca'nın canlandırdığı "Çakır" karakteri Polat Alemdar karakterinden daha önemli bir karakterdi. Yalnız ölümünden sonra bu kadar kolay harcanması ve kendine bağlı karısının bu kadar çabuk değişip sağ kolunun bir anda Çakır adını bile anmaması garip oldu. Bir önemli rol böyle harcanır konusunda başarılı çıkarttı yapımcılar, oysa bu tip mafya babaları kötü örnek olmalarına karşın hayatımızıninde yer alan, doğruları ve yanlışları ile yaşantımızda her zaman karşımıza çıkabilecek tiplemelerdir.

Türk sineması yıllarca bu temayı işlemiştir kaldıki bence dizi Çakır'dan sonra gerçekten "Mafya" dizisi olmuştur. Bu da bizim gerçekte mafyadan ne anladığımızla ilişkili sanırım.

Oktay Kaynarca yaklaşık 40 bölüm boyunca diziyi alıp götürdü, yer yer kullandığı aksesuarlar ile eski türk filmlerine göndermeler yaparak belli bir stil yarattı. Çakır'ın çelişkileri ve yarattığı fenomen uykusuz gecelerimize de konu olmuştur. Gökay (yojimbooo) ile yaptığımız "msn tespitlerini" sizlerle paylaşmak isterim:

Legoman

Oktay Kaynarca Türkiyede normal hayatta çok sevilen bir karakteri çok sevilir sekilde canlandırınca durdurulması zor bir fenomen yarattı. sonunu getiremedim cümlenin

Yojimbooo:

"yerel ağzıyla sevecen, kıyıcı yapısıyla kaçınılan hassas bir karakteri başarılı bir oyunculukla bir yıldıza dönüştürerek Çakır'ı bir fenomen yapmıştır."

LegomaN:

Çakır bugün yazlıklarda tatile giden sevilen ufak sevimli mafya tiplemesidir. Avşada oyleydi yani :)

Yojimbooo:

Şimdi bu doğru evet yalnız osman sınav gözüyle değerlendirdim onu çünkü o adamın eleştiren bir yönü vardır. Mesela çakırın ses tesisatçısını bıçaklatması o eleştirinin sonucudur özellikle gözüne sokar adamın o sahneyi bu adamlar sevimli olabilir ama sadisttirlerde der

LegomaN:
evet işte onu diyorum bende....

Yojimbooo:
ilk bölümde kana susamış göndermesi yapılan çakırın biftek yiyişide aynı eleştiriden bir kesit, bu yüzden sevilen bir tiplemeyi sevilen bir sekilde demek istedim ........

Böylesine sevilen bir tipleme olması üzerine halkta onu sahiplendi. Belkide sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir durumdur bu. Daha önce Polat Alemdar için yazdığım halk kahramanı tiplemesine uzak olma öğesi paradoksal bir biçimde Çakır karakterinde vucüt buldu.

Tüm sadistliği, kumarhane işletiyor olması ve kiralık katil olmasına rağmen bir şekilde kader mahkumu olması ve bazı siyasi göndermeler onu halk içinde sevilen bir tipleme yaptı. Hatta Çakır adına gazeteye ilan verildi ki bu gerçekten ağlamamız veya kızmamız gereken bir durumdu.

Oktay Kaynarca için de oldukça zor bir durum olmuştur bence. Herhalde Çakıcı ile onu bütünleştiren bir kesim Çakır'ı da kendisinden biri olarak sahiplendi. Oysa dizide "Mein Kampf" yani Hitler'in yazdığı Kavgam kitabını okuyan Testere Necmi idi ve aslında yer yer Polat ve Çakır'da bölünmüşlük hissi versede acımasızlığı ve siyasi görüşü bakımından Çakıcı ve Testere arasında paralelikler vardı. Belki de o kesim Testere öldüğünde de gazeteye ilan vermeliydi.

Bütün bunların yanı sıra Seray Sever'in ağbisi olarak iyi bir performans ortaya koydu. Kısacası Çakır ve çevresi "Alem"i gayet iyi önümüze serdi. Seray Sever ise bütün çekiciliğine rağmen bunu dizide pek ortaya koyamadı Polat Alemdar'a platonik bir şekilde harcandı gitti. Dizinin erkek fatması olarak kaldı ki bu kadar dekolte giyinen bir Erkek Fatma bence olmadı.

Aslında Memati ile tamamlayıcı unsur olarak çok iyi idiler. Tabi Memati tiplemesinin şansız bir noktasıda bu oldu güvenilen sağ kol ile kızkardeşi aşkı iyi bir malzeme olabilirdi dizide. Yinede Seray Sever'i beğenerek izliyoruz kendisine kızılın çok yakıştığınıda vurgulamadan geçemiyoruz.

Çakır tiplemesinin kullandığı aksesuarlar ve mekanlar çok önemli idi. Kumarhane ve hapishane sahneleri Türk sinemasında 60'larda ve 70'lerde değişilmez mekanlar idi. 1980'lerde ise azalarak önemilerini sürdürdüler.

Çakır'ın özellikle hapishane performansı oldukça iyiydi. Hapishanede Kadir İnanır'la Cüneyt Arkın arasında bir hakimiyeti vardı ancak burada tamamlayıcı unsur Şahin Ağa idi.

Peki Oktay Kaynarca’nın eski Türk Filmlerine gönderme yapan karakterinin özellikleri nelerdir?

Öncelikle ismi. Yeşilçam'da Cüneyt Arkın'ı bir efsane yapan filmlerin başında gelen Yıkılmayan Adam'ın gerçek ismi Çakırdır. O eline silah verilmiş ve mafyanın içine girmiştir (hayat şartları nedeniyle, babası için) ama haksızlığa karşı savaş verir. Bu ağır ismin Oktay Kaynarca'nın Çakırı ile kesiştiği noktalar ise fazla değildir. Çünkü Yıkılmayan Adam savaşır, el öpmez, biat etmez, ettirmez.

Öte yandan Çakır'ın özellikle Katillerde Ağlar filmindeki Nuri Alço'nun canlandırdığı Alcapone Kerim'in kullandığı bastonu değişilmez aksesuarı haline getirmesi bu dizide benim için önemli bir ayrıntı idi.

Çakır'ın bastonunu bir silah olarak kullanması ve baş kısmında yer alan gizli bıcak 60-70-80lerden çıkıp günümüze gelmiş bir geleneğin devamı idi.

Katiller de Ağlar filminde Kerim, Alcapone'nin rakiplerini düşmanlarını beyzbol sopası ile öldürdüğünden bahsediyor. Çakır'da Tombalacıyı beyzbol sopası ile öldürmüştü. Ayrıca Katillerde Ağlar filminde Godfather melodisi bol bol çalar yine kumarhanede Çakır ve Kızkardeşinin Godfather eşliğinde yaptığı dans hem Katillerde Ağlar'a hem de Baba filmine bir göndermedir aslında.


Tabi bu noktada Çakır tiplemesini Katiller de Ağlar filmi üzerine inşaa ettiklerinide düşünebiliriz.

80'ler Kötünün tam kötü, iyinin tam iyi olduğu yıllardır. 2000'lerde ise daha karmaşık tiplemeler gözümüze çarpıyor. Bu açıdan 2000'lerin daha gerçekçi olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Ancak Kurtlar Vadisi'nin en büyük çelişkisi büyüteç altına aldığı "Kötülerin" bir anda "İyi" yönlerinin ağır basmasıdır. Bu en çok Kılıç'ta olmuştu ancak Çakır'da da bu dengenin bozulduğu sık sık görülür. Önümüzde bir mafya babası değil herşeyi ailesi için yapan bir kader mahkumu resmi daha ağır basmaya başlamıştı. Bu da ister istemez bazı insanları olumsuz etkiledi sanırım.

Yinede Çakır benim için son dönemde ortaya konulan önemli bir başrol karakteridir...

Gelecek Bölüm: Konsey'e Giriş

Yazan: Utku Uluer

Kurtlar Vadisi Analizi: Bölüm 3

KURTLAR VADISI ANALIZLERI - 3

PALA vs MEMATİ

Kurtlar vadisi dizisini konsept olarak sevmesemde dizi içinde dikkatle izlediğim bazı yan karakterleri var. Bu karakterler bana yer yer 70'lerdeki Türk filmlerini hatırlattılar. Aslında bu karakterler diziyi incelememe sebep oldular.

İşin siyasi boyutu bir kenara bırakıldığında ileride kendi hayranlarını yaratacak “kült” rollerin başında “Memati” ve “Pala” geliyor. Maalesef Türkiye’de ana sorun bu kişileri gerçek hayat ile özdeşleştirenlerde.

Dizide “Çakır” öldüğünde gazeteye ilan verenler, dizi karakterlerini siyasi birer kahraman haline getirenler vs vs. Beni bunlar ilgilendirmiyor, bu yüzden bu 2 karakteri etiketlendirildikleri siyasi durumdan ayrı olarak inceleyeceğim.

PALA

Pala karakterini Kurtlar vadisinde ilk gördüğümde Cem Yılmaz'ın Kurtlar Vadisine transfer olduğunu düşündüm. Vizontele'de ki Fikri tiplemesi ile Pala’nın benzerliği hemen ilgimi çekmişti. Zaten resimde de bu kısmi benzerliği görebilirsiniz. Tabiiki canlandırılan karakterler tamamen farklı.

Pala karakteri Türk sinemamızda yer alan klasik kötü anlayışının bir devamı, her ne kadar devlet için çalışmış olsada gerçek bir kötü o çünkü sert ve acımasız, merhameti yok.

Aslında özünde Polat ile Pala'nın hiç bir farkı yok özellikle Doğu Bey'e götürüldüğünde yapılan sorgusu sırasında Polat'tan farklı bir çizgi çizmiyor ayrıca öldürülmesi emredilen kişiyi öldürüyor ki buda verilen görevi yerine getirdiğini gösteriyor, bu noktada dizi gerçekten kendi içinde yaşadığı en büyük çelişkiyi yaşadı ve işin içinden çıkamadılar. Çareyi Palayı tamamen kötü bir çizgiye oturtmakta buldular çünkü Pala'nın bu çizgisi ile Polat'ın görevi aslında aynı.

Yüksel Arıcı oynadığı özel timci tetikçi rolü ve yenilmesi zor rakip pozisyonu ile Polat Alemdar karakterine karşı verdiği mücadelede dizinin hafızalarımıza kazınan bir karakteri olmayı başardı (benim için diziyi izleme sebeplerindne birisi idi).

Belli bir siyasi çevrenin günah çıkarttığı bir karakteri oynarken bence Polat Alemdar karakterine en sert eleştiriyi dizi içerisinde "PALA" yapıyor. Görev adamı olarak paraya yönelmiş olsada üzerine beton dökülmeden önce yapılan sorguda geçen dialog üzerine diziyi orada bitirseler daha iyi olurdu diye düşündüm.

Zira ""devlet benim" diyen bir devlet görevlisi ile ve devletin kendisine görev verdiği bir eski özel timci.

"Sadece Ölürler Görür"

Gözlerini sadece Ölülerin gördüğü Pala'nın sık sık kullandığı "Babayiğit" sözü karaktere cuk diye oturmuş. Ray Ban güneş gözlüğü (Polat kırınca matrixleşti biraz ama olsun), tavırları kendine has raconu ve duruşu ile gerçekten dizideki en farklı tipleme olmuştu (bir diğerleride Laz Ziya ve Çakırdır).

Polat ve kabilesinden yana olmasada ilgi gören bir karakter oldu. Yanındaki Bedri ve Kral'ında ortaya koydukları tutarsız ve saldırgan ama Palaya olan ihtiyaçları ile Pala'nın acımasız kişiliği ve tecrübesi diziye dinanizm getiren unsurlardandı. Bu 3lü bana yer yer Erol Taş'ın kurduğu çeteleri hatırlattı.

Açıkçası dizide Pala ve Memati'nin karşılaşacakları sahneyi ve yapacakları bir düelloyu bekledim. Ancak yine Polat Alemdar karakterini ön plana çıkartma endişesi (bence) bu olası müthiş kapışmayı engelledi.

MEMATİ

Dizinin en farklı karakteri Memati'nin Polat Alemdar karakterinden daha uzun süre rol aldığını söyleyebiliriz. Bu noktada Memati rolünün hakkı yeniyor.

Dizide senaristlerin önem vermediği ve harcadığı karakter Memati bence. Dizideki bütün mafya mensupları ile gerçek hayatta bir isme paralellik kurarken Abdülhey ve Memati'nin daha sıradan tipler olmaları aslında bağımsız birer karakter olmalarını da güçlendiriyor. Ancak Abdülhey'in bile daha öne çıkması ve Memati gibi o "alemde" yetişmiş birisinin hala ceketinin önünü iliklemesi biraz işi bozuyor diyebilirim.

Buna rağmen Gürkan Uygun çok başarılı bir çizgi çiziyor. Görev adamı olarak Çakır'ın sağ kolu olarak sürdürdüğü performansı Polat ile farklı bir yön almıştı. Psikopat bir görev adamını canlandırırken Polat'a sorgusuz sualsiz itaat konusunda Memati'nin asiliği güzel bir denge unsuru idi maalesef bunu senaryo içinde törpülediler. Oysa bir dönem yaşadığı çelişkiler ve sorguladığı şeyler gözönüne alınırsa bu karakterin yani Memati'nin dizi içinde daha fazla ağırlığı olması gerektiğini düşünüyorum.


Kurtlar Vadisinin son 20 bölümünde Polat Alemdar tarafından azarlanan ve fikirleri beğenilmeyen bir sağ kol olması ve giderek pasifize edilmesi ise tipik bir emir komuta zincirinin kötü bir şekilde diziye yansıması.

Tiyatronun içinden gelmiş ve dizi içinde uzun zamandır rol alan bir karakterin kesinlikle daha fazla ağırlığı olması gerekiyor. Ara sıra yaptığı çıkışlar ile psikopat katil rollerini gayet başarılı oynayabileceğine bize inandıran Gürkan Uygun için belkide dizide varılabilinecek son nokta bu.

Umarım dizi devam eder ve bu rol oyuncunun hakkı olan şekilde daha doğru bir şekillenme içine girer. Yoksa Polat Alemdar karakterinin egosu altında ezilen rollerin ne kadar katkı sağlayacağı soru işareti ve dizinin yumuşak karnı.

Gelecek Bölüm: Çakır ve Türk sinemasından alıntılar

Yazan: Utku ULUER

Favorilerine Ekleyenler


Hakkında Yapılan Yorumlar

İlgili Diğer Bloglar:

  1. Altuğ KOÇ – altugkoc.com
  2. Kahramanlar Sinemada
  3. 3rkan.com
  4. edikör
  5. Sinema Sinema

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Kategori başlığı sinema olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum