Abraxas
Gönderen: Editorya Tarihi: Oca 12, 2009
![]()
Abraxas
“Büyük iÅŸler, büyük düşler peÅŸinde…
Abraxas tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama : Artık az kullanmadığım bir blog… ![]()
Rss : http://aksitabraxas.blogspot.com
/feeds/posts/default?alt=rss
Kategori : KiÅŸisel
Etiketler : dünya sevgi İkiz aile günce ayrılık Oyun baba anne blog haykırma sinir kusma depresif manik kimya kişisel günlük abraxas yaşam hüzün aşk huzur deneme şiir Güncel
Ad : Derman
Soyad : AkÅŸit
Kullanıcı adı : Abraxas
Hakkında
Yazıyorum, çiziyorum, bağırıyorum, çağırıyorum…. YaÅŸamaya çalışıyorum. Yoruluyorum, duruluyorum… Bir ÅŸeyler paylaşıyorum, kendimden olan; sizleri de bekliyorum…
Ben Kimim, Neredeyim, Nereye Gidiyorum???
ABRAXAS’ın dünyasına HOŞ GELDİN….
Bir girdin mi dünyama bir daha çıkış yok, tüm kapılar kapalı ardına kadar. Ama korkma ne kelepçelerim var ellerine takacağım ne de prangalarım var ayakların için. Benim bir kalbim var, orada da herkese yer var fazlasıyla, anlayacağın oldukça büyük. Ben sıkıldıkça bir şeyler karalıyorum, aslında bir şeyler yazmak için sıkılmam da gerekmiyor. Evde herkes uyurken içim içimi yiyor adeta, uyuyamıyorum. Ev halkına ayıp olmasın diye yatağıma uzansam da dayanamayıp kalkıyorum. 2 de yatağa mı girdim, 3 de bilin ki kalkıp yazmaya başlamışımdır. Garip bir şahsiyetim ama olsun, alışırsın kolayca. Çok zorlamam seni, ama yok ben istemiyorum ne senin yazılarını, ne blogunu dersen o zaman da kaçışın yok bir yere. Kalbimde yine yerin olur ama hüzünler bölümünde ben kendimi yer dururum, yine gelmedi diye; Neyse bu kadar duygusallık yeter bana. İstiyorum ki herkes bir şeyler okusun, yazsın da şu cehaletimiz bir şekilde ortadan kalksın. Toplum olarak rahatlayalım artık. Sadece bloglar için değil sözüm, hiç durmadan bütün gün bloglarda gezinmenin de bir mantığı yok, sen de eline geçen her şeyi oku işte kardeşim! Arada da okuduklarını ya da yazdıklarını paylaş bizlerle. Benim de genelde yazdığım şeyleri çıkarıp da birilerine gösterecek kadar cesaretli olduğum söylenemez ama sanal ortamda işler değişiyor. Ben de o an içimden geçenleri ufak bir makine parçasına dolduruyorum… Ufak mı dedim??? -Pardon…
)) Bu ‘ufak’ makine parçası sayesinde bloggerda aksitabraxas linkine tıklayan herkes yazdıklarımı okuyabiliyor. Sanırım bu şekilde kendimle ve yazılarımla ilgili olarak çok daha büyük bir iş yapmış oldum ve bunu düşünmek bile beni gerçekten mutlu etmeye yetiyor. Umarım SEVGİLİ OKUYUCU, seni de mutlu edebilme maharetini gösterebilirim.Kendime başarılar dilerken, senin de blogumda iyi vakit geçirmeni dilerim; tekrar DÜNYAMA HOŞ GELDİN!!!!
Abraxas
* YaÅŸ: 21
* Cinsiyet: Kadın
* Astroloji İşareti Terazi
* Zodyak Yılı: Tavşan
* Endüstri: Öğrenci
* Meslek: Kimya Mühendisliği
* Yer: İstanbul : Ataköy : Türkiye
Hakkımda
Kendini yazarak ifade etmeye çalışan, gözde olmayan gençlik üyesi bir bayan…Alıntı yapmak isteyenlerin emeÄŸe saygı açısından kaynağı belirtmelerini rica ediyor…
Meraklar
* edebiyat
* politika
* din
* kimya
* müzik
* tiyatro
Profilin Devamı
—
Abraxas son derce içten, samimi bir dilin kullanıldığı çok güzel bir kişisel blog.Derman Akşit zaman zaman günlük hayatından ve yaşadıklarından, zaman zaman güncel olaylar üzerinde esinlenerek özgün yazılarını bizlerle paylaşıyor. Farklı konularda değişik sayfalar bulmak mümkün.
Şablonunu sık sık değiştirmek istediğini, şablon tasarlamayı çok istediğini söylese de, ben bu haliyle siteyi sade ve güzel buldum.
Derman AkÅŸit ‘e bizlerle paylaÅŸtıkları için teÅŸekkür eder, mutlu ve baÅŸarı dolu günler dileriz.
Hoşçakal!
Annemin babasını da babamın babasını da hiç tanımadım. Annemin babası ben henüz bir yaşındayken akciğer kanseri sebebiyle vefat etmiş. Babamın babası da, babam küçük yaşlardayken vefat etmiş.
Yani benim hiç dedem olmadı aslında.
Nedense yaşlı amcalara karşı acayip bir zaafım vardır, herhalde onları hiç tanımadığım dedelerimin yerine koyduğum ya da koymak istediğim için.
Ancak "Dede!" dediğim sadece bir kişi vardı. Vardı diyorum, çünkü artık o yok.
Annemin babasının kardeşi, yani annemin amcası benim de dedem, tavla arkadaşım...
Yine aynı son, kanser hem de akciğer kanseri...
Geçen çarşamba günü kaybettik onu.
Kendimi çok kötü hissediyorum. O can verdiği sırada ben yakın bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak üzere Taksim'de bir barda eğleniyordum.
Bu canımı acayip sıktı, kendimi suçlu gibi hissediyorum.
Aslında ben şuan bu yazıyı yazarken bile dünyada bir yerlerde birileri hayattan göçüp gidiyor...
Ama giden kişi bizden olunca nedense garip bir his kaplıyor insanı.
Neden hep sevdiklerim!
Tıpkı Zeynep Teyze gibi o da gitti... (Bkz. Büyümek İstemiyorum! )
Hiçbir zaman büyük laflar etmem, daha beteri olur diye korkarım. Daha fazla sevdiğim insanı kaybetmek istemiyorum.
Daha neler görceksin, dediğinizi duyar gibiyim.
Haklısınız, daha hiçbir şey görmedim. Aslında şanslı olduğumu bile söyleyebilirim.
Sevdiğim insanlar, hep bir hastalık sebebiyle öldü. Hatta öldüğüne sevindiğim insanlar oldu, sırf daha fazla acı çekmesinler diye.
Belki de başka türlü bir ölüm olsaydı buna dayanabilecek gücüm olmazdı, bilemiyorum.
Kafamda birsürü düşünce var.
Çok mu güçsüz bir insanım diye düşünüyorum ama ne olursa olsun insan az ya da çok etkileniyor olan biten her şeyden.
Dedem gece 03.00 gibi vefat etmiş. Ölmeden 15 dk önce de damadıyla tavla oynamış, biraz sinirliymiş o gün. Öldüğü zaman da ağzından çok kan gelmiş.
Gece babamlara haber vermiÅŸler ama babam bize haber vermedi.
Sabah 10.00 gibi telefonuma gelen mesajdan öğrendim, bu da işin ayrı sinir bozucu taraflarından biri.
Annem de amcasını çok sever, o sırada da yanımdaydı. Zaten son zamanlarda durumunun çok iyi olmadığını söylemişlerdi, annem de görmeyi çok istiyordu ama kısmet değilmiş.
Anneme dedemin öldüğünü söylediğimde pek tepki vermedi. Babamı aradı, duyduğum doğu mu diye sordu. Babam da evet dedi zaten.
Sonra benim evden acilen çıkmam gerekiyordu ve çıktım. Annem telefonda baya ağlamış, dayım falan da İzmit'e gitmek için çoktan yola çıkmış, annem de sinir oldu cenazesine gidemedi, çok üzüldüm.
Telefonda falan baya ağlamış. Babamlar da bana kızdı.
Niye söyledin?
İnsan alıştıra alıştıra söyler?
Telefonda ağlıyordu?
Yuh yaa, herhalde ağlayacak, her normal insanın vereceği bir tepki bu zaten, niye şaşırıyorsunuzki!
Ben de ağladım duyunca, insan üzülüyor sonuçta güzel bir haber almıyor kimse.
Siz ağlamadınız mı?
Ölümün alıştırması mı olurmuş allaşkına!
Adam zaten hasta, beklenmedik bir ÅŸey miydi bu!
....
gibi birsürü saçma sapan muhabbete girdim, iyice sinirim bozuldu...
Bütün bir haftam bunlarla geçti.
Babam da İzmit'e gitmişti. İzmit'den de pazar günü 01.30 gibi İstanbul'a geldi. Babamı gördüğüm için sevindim tabi, dedem giderken bize de bir kıyak yapmıştı.
Yine aynı günün gecesi için kendine bilet almıştı. Eve geldi, oturdu. O sırada telefon geldi, Ankara'da okullar 1 hafta tatil diye...
Tabi gidip hemen bileti değiştirdi. Haftaya pazar gününe aldı. Böyle de bir tesadüf yaşadık.
Bakalım daha neler yaşayacağız...
Sevgiler...
Abraxas...
26.10.2009
Kimseye Etmem Åžikayet

Yine yoğun günler geçirdim.
Bilen biliyor zaten kim olduğumu ama bundan sonra direkt olarak adım ve soyadım burada yazmayacak, bilenlerden de bundan sonra adımla hitap etmemelerini rica ediyorum.
Neden böyle bir karar aldığımı sorabilirsiniz tabi haklı olarak...
Yaptığım işi önemsiyorum, yazı yazmaktan yana bir sıkıntı yok.
Aslında yazmak çok güzel ve birçok insanın yapmayı bile düşünemediği bir şey. Yani hem zevkli bir iş yapıyoruz hem de çok kolay olmayan bir iş.
Kolay olduğunu iddia edenler de olabilir, onlar da haklıdır...
Ben zor ve emek isteyen bir iş olduğunu düşünüyorum. Özellikle de yazı yazmaktan başka yapmanız gereken yığınla iş varsa...
Herneyse yazdığım bu son cümleler en başta söylediğim konuya bir açıklama niteliğinde olamaz.
Sadece bundan sonra böyle olması gerektiğini düşünüyorum.
Geçtiğimiz cuma günü yani ayın 16sında önemli bir yerde önemli bir sunum yaptım. Yeri ve konuyu söylersem kimliğim açığa çıkacağı için yine susuyorum. Aslında aylardır bu sunum için çalışıyordum ve son haftalarda kendimi çok iyi hissetmemeye başlamıştım. Mide bulantıları, baş ağrıları, sıkıntı, stres vs. hepsi had safhaya ulaşmıştı.
Ben çok zor durumda kalmadıkça aspirin bile içmeyen bir insanım. Haftaiçi dayanamayıp eczaneden multi vitamin aldım. Yorgunluk, uykusuzluk vs. bütün bunlara bir hafta boyunca katlanmalı ve cuma günü yapabildiğimin en iyisini yapmalıydım, sonuçta 4 aydır çalışıyordum ve emeklerim boşa gitmemeliydi...
Pazartesi günü aldığım ilaçtan bir adet çarşamba bir adet de cuma günü aldım. Herhangi bir yan etkisi olmayacaktı. Gece dinleneceğim için de faydasını görecektim. Yalnız sorun şu ki; vitamini içtiğim zaman felaket derecede susuyordum. Bu büyük bir problem, çünkü konuşma sırasında ağzımın kurumaması gerekiyordu...
Cuma sabahı bütün eşyalarımı toplayıp bir arkadaşıma gittim. Gidişim ayrı bir dertti zaten, o konulara girip de canınızı hiç sıkmayayım. Daha ne giyeceğimi bile bilmiyordum. 12.00 sunum başlayacaktı ama ben arkadaşımın evine 10.00 da ancak gidebildim. Önüme ilk çıkan şeyi giydim mecburiyetten. Şans eseri en güzeline denk geldi o da ayrı.
Koştur koştur çıktık evden, hava da enteresan derecede sıcaktı, üstüme aldığım ince hırkadan tiksindim diyebilirim.
Kısa sürede kongreye yetiştik, zaten yaklaşık yarım saat geriden geliyordu konuşmalar. 12.00 de başlaması gereken sunumum 12.30 gibi başladı, öğle yemeğinden önceki son konuşma...
İnsanların uyumaması için üstün çaba sarf edilmesi gerekiyordu...
Kardeşim ve arkadaşlarım da dinleyici koltuklarında yerlerini almışlardı. O an anons yapıldı, çok heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. İlk defa toplum karşısında bir sunum yapacaktım. Toplum derken bahsettiğim kişiler doktorantlar, prof.lar, tıpçılar, genetikçiler vs.den oluşmaktaydı. Öğrenci nufusunun oldukça az olduğu bir yerdi...
Ayağa kalktım ve kürsünün önüne gittim. Sunumu önceden oraya vermediğim için de laptop'ı açıp bir süre insanları beklettim. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi başladım anlatmaya. Bu rahatlığıma fazlasıyla şaşırdım. Sesim hiç titremiyordu, halbuki ben heyecanlandığımda sesim titrer. Allah'ım yoksa heyecanımı mı kaybetmiştim... Herneyse sunum yaparken bile bu embesil cümleler aklımdan geçiyordu...
Derken sunum bitti ve yerime otururken insanların baş parmaklarını havaya kaldırdıklarını gördüm, evet evet tam olarak bana yapıyolardı... Güzel yapmıştım demek kii, başarmıştımmm....
Bu gerçekten gurur vericiydi. Öğle yemeğinde hoca da çok başarılı bulduğunu söyledi. Sunum yaptığım kurumun başkanı da ayrıca görüşeceğini söyledi ama henüz bir ses seda yok. ATK'dan da tanıdık birisi vardı, ben o kadını pek sevmem, staj yaptığım dönemde beni kölesi gibi kullanmıştı ama o da sunumumu çok beğenmiş. Bir de diksiyonumu falan çok beğendiklerini ifade ettiler. Ben de çok mutlu oldum tabi. =) Konumla alakalı olarak sorulan sorularaysa pek cevap veremedim çünkü sorular beni aşacak düzeydeydi, ATK'dan birkaç tane savcı gelmişti dinleyici olarak ve sorulan sorulara direkt olarak onlar müdahale ettiler, "Bu sorulara bizim yanıt vermemiz daha uygun olur." şeklinde bir cümleyle giriş yaparak...
Bu arada arkadaşlarım da çok beğenmişler. Bu benim ilk sunumum olduğu için, çok önemliydi. Onlar da beni bu önemli günümde yalnız bırakmadılar, sonsuza kadar teşekkür ediyorum zaten. :)
Arkadaşlarımdan biri teşekkürlerime karşılık olarak; "Saçmalama be, sayende aç karnımızı doyurduk!" diye bir cevap verdi, o da ilginçti.
Sonra birsürü kişi konuşmasına devam etti, kokteyl vs... her şey bittikten sonra dışarda acayip bir yağmur başlamıştı. Arkadaşımsa evde yoktu... Ben kendime bir sığınak bulup beklemeye başladım ama daha fazla beklemeye dayanamadığım için çıktım ve eve doğru yürümeye başladım. Hava çok soğuktu ve benim çantam bile yoktu yanımda...
Sadece cüzdanım, telefonum ve fotoğraf makinem vardı. Arkadaşlarımı erkenden yollamıştım, keşke yollamasaydım. Bütün elektronik eşyalarım yağmurda sırılsıklam oldu ama onları geçelim. Her şeyden önemlisi ben sırılsıklam olmuştum.
Arkadaşım da yolda olduğunu söylemişti. Herneyse ben bunların eve doğru yürümeye başlamışken, bir de ne göreyim bizim kapının önüne giden otobüs. Beklesen gelmez yani... Salla şimdi Merve'yi beklemeyi, bin şu otobüse; dedi içimdeki ses. Yalnız giydiğim kıyafeti de görmeniz lazım, dışardaki havaya oldukça ters...
Bindim otobüse ve rahatladım. O sırada arkadaşım da aradı, geliyorum nerdesin diye. Ben de otobüse bindiğimi söyledim falan filan... Gerisi de tahmin ettiğiniz gibi oldu.
Ertesi sabah yataktan kalkamadım. domuz gribi midir nedir? Vücudumun her yeri ağrıyor, midem bulanıyor, burnum akıyor, hapşuruyorum...
İşte şimdi hapı yuttuk dedim, yazık canım arkadaşım da hep benim yüzümden hasta oldun diyip durmaya başladı ama rahatlattım ben onu...
Çok dua etmiştim, "Sunuma kadar bir şey olmasın da sunumdan sonra ne olursa olsun diye..." Nasıl içten bir dua etme yeteneği varsa, sunumun ertesi günü şifayı kaptım. Kaç gündür yatıyorum paso.
Geçen hafta çarşamba günü de doğumgünümdü, inanılmaz sayıda insan doğumgünümü kutladı, çok mutlu oldum ama salı ve perşembe günü sınavımız, cuma günü de sunumum olduğu için doğumgünü kutlamasını haftasonuna ertelemiştik. Ben hasta olunca da doğumgünü falan yalan oldu anlayacağınız ama en kısa zamanda bunu telafi etmem gerekiyor. :)
İki gündür "kimseye etmem şikayet" isimli Türk Sanat Müziğimizin önemli eserlerinden olan parçaya sardım, sizlere de onu armağan edip susuyorum.
Sevgiler...
Abraxas...
19.10.2009
Merhabayın Hellooo!!!

Son yazımı 23.05.2009 tarihinde yazmışım...
Tarih: 02.10.2009
Bu süre içerisinde nerelerdeydim, neler yaptım?
Öldüğümü sanan bile olmuş... :))
Herneyse efem, aslında dönmemek üzere bıraktığımı itiraf etmeliyim ancak 4.ayın sonunda dayanamadım ve tekrar aranıza katılmaya karar verdim.
Tabi sizler beni tekrar aranıza almayı kabul ederseniz...
Çok yoğun bir 4 ay geçirdim. Ayrıntılara çok fazla girmek istemiyorum ama çok gezdim çok gördüm diyip geçiştireyim.
Bu yoğunluk uzun bir süre daha devam edeceğe benziyor ama umarım her şey istediğim gibi devam eder... Sizleri de takip edemedim hiç, kusuruma bakmayın artık...
Vakit buldukça hem bloguma hem de sizlere vakit ayırmaya çalışacağım ama sizler de beni, bu yeniden alışma sürecimde yalnız bırakmayın lütfen.
Tekrardan hoÅŸgeldim, hoÅŸgeldiniz bloguma.
Bu yazıyla birlikte 100. yazımı yazma şerefine de erişmiş bulunuyorum. Hakikaten 100. yazımın böyle olacağını hiç tahmin etmiyordum, yani ne biliyim biraz gereksiz ve boş bir yazı belki de...
Nedense yazacak çok fazla şeyim olmasına rağmen fazla bir şey yazamadığımın da farkındayım. Biraz daha zamana ihtiyacım olacak sanırım. Çok yoruldum sadece, şuan tek ihtiyacım olan biraz dinlenmek.
Sevgiler.
Abraxas
02.10.2009
Okulun popüler şahsiyeti, laboratuvar mağduru
G: Dermoş napıyo acaba? Du bakiyim bir mesaj atıyım...
N: DermoÅŸ kim?
G: Dermoş ya, sizin sınıftaki Derman işte!
N: Sen Derman'ı tanıyor musun?
G: E tanıyorum bizim Dermoş işte!
N: Onunla arkadaş mısın sen?
G: Nasıl yaa, evet nolduki?
N: Ya, o kızın notları çok yüksek
G: (Şaşkınlık ifadesi)
N: Hem de çok popüler
G: Bizim Derman'dan mı bahsediyorsun?
N: Evet, evet...
Hay Allah'ım ne günlere kaldık. Ben de bu popülerlik olayları ortaokulda, lisede falan kaldı sanırdım. Koparttın beni Allah kahretmesin emi! Geçen gün arkadaşımın bana aktarmış olduğu konuşmanın bir kısmını buraya yazıyım dedim, söz konusu kişi ben, şahsen, bizzat, kendim olduğundan çok komiğime gitti. Ayrıca popüler olduğumu da bilmiyordum. Zaten kız baya şaşırmış, sanki ben kimseyle konuşmuyorum, arkadaş olmuyormuşum gibi. Bir de benim bu kızla pek muhabbetim yok, mesela bazen soru soruyorum, kız bana mal mal bakıyor anasını satıyım. Ben de niye öyle salak bir bakış attığını hiç anlamıyordum, herhalde benim kendisiyle konuşmama şaşırıyordu diye düşünmeye başladım bu konuşmayı duyduktan sonra.
Ha şu çok çalışkan, notları çok yüksek notuna kızdım ama, cık cık. Gerçekten notlarım çok yüksek olsa bir derece anlarım da notlarım zaten yüksek değil bari nazar değdirmeyin ülen!
Konu notlardan açılmışken, günlerdir 'öküz' gibi çalışıyorum. Hocalar birsürü ödev verdiler, yap yap bitmiyor. Finallere de bir hafta kaldı, hafta içi bütün ödevleri teslim etmemiz gerekiyor, nasıl yetişecek bilmiyorum. Son güne bırakırsan olacağı budur işte...
Dün de fizikokimya laboratuvarından uygulama sınavı olduk, ya yaptığım embesillikler anlatmakla bitmez, kaç alacağımı gerçekten çok merak ediyorum, 100 de alabilirim 50 de...
Üç komponentli sistemlerle ilgili bir deney denk geldi bana. Titrasyon yapıcam 20 ml su koyacağıma 10 ml koydum, üstüne de 5 ml etil alkol eklediğim sırada 10 ml su koyduğumu fark edip terlediğimi hissettim. Hoca da arkamda duruyor. Ondan sonra puarı çıkarıp hemen su büretine takıp 10 ml daha su ekleyip çalkaladım güzelce. Sonra etrafımda mal gibi indikatör aradım, yetmedi bir de arkamı dönep "Hocam nerde bunun indikatörü!" dedim, hoca ne dediğimi anladı mı bilmiyorum ama ben nasıl bir salaklık yaptığımı fark edip hemen önüme dönüp titrasyona başladım. Sonra hoca gelip kaç ml'den başlattığıma bakıp bakmadığımı sordu, ben de onları ayarladığımı söyledim. Sonra deneyi yaptım, hoca sınav kağıdındaki tabloya yazdığım değere bakıp, "Tamam" dedi. Sonra erleni yıkattırdı. Hemen ardından da işlemleri yapmak için arka tarafa gidip oturdum. Tabloyu tamamen doldurup hesapları yaptım ama çok malım valla hoca sayfanın yarısını boş bırakmış, tablodaki satırlardan birinde işlemleri tek tek yazın diye. Ben yazdım ama, hepsini yazmadım ama gerçekten onları yazdırmasına hiç gerek yoktu. Yani dandiri b.ktan bir kütle hesabını lise hocası bile yazdırmaz. Herkes yazmış benim dışımda. Aslında o kütle hesaplarını falan ben de tek tek yaptım ama ben sadece tabloya çıkan sonucu yazdım, diğerleri aşağıda işlemleri de yazmış, ayılar. Sonra üçgen grafik kağıdına grafik çizdik, su-etilalkol-karbontetraklorür için. Grafiğim de mal gibi oldu. Aslında grafiğim doğru, bu deneyde çizilen eğri bütün noktalardan geçmek zorunda ama değerlerden birinde sapma var. Zaten derste yaptığımızda da birinde sapma oluyordu muhakkak. Bazıları noktaların hepsinden geçirmiş ama çoğunluk sapma olan noktadan geçirmemiş. Ben de sınav sırasında hocaya sordum geçiriyim mi geçirmiyim mi diye, hoca da ne görüyorsan onu yap dedi. İnsan söyler ya, sanki bilmediğimden soruyorum sinir oldum.
Bir de şöyle bir durum var, önceden deney raporlarında o noktadan geçirenlere de geçirmeyenlere de onay vermişti, o yüzden grafikten puan kırar mı bilmiyorum. Ne mal bir iş ya!
Neyse ben gideyim şimdi, daha yapmam gereken çok ama çok iş var!
Sevgiler.
Abraxas...
23.05.2009
Tüm Türkiye'nin Başı Sağolsun...
Her ölüm haberiyle birlikte birkaç cümle söylüyoruz. Çok iyi insandı. Evet, hakkkımız helal olsun... falan filan. Bizim üstümüzde hakkı olanlar için ne söylenir bilemiyorum, Türkan Saylan.
Tek bildiğim üzgün olduğum ve üzgün olduğunu bildiğim yüzbinler ve hatta milyonlar....
"Her insan çok değerli ama bazıları daha değerli" demiş birisi, kim olduğunu bilmiyorum. Türkan Saylan onlardan birisi benim için, ancak maalesef bazı kesimler tarafından uğradığı haksızlığı da görmezden gelemeyiz. Bu konuyla ilgili ÇYDD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu devletin Ergenekon Soruşturması'nda haksızlığa maruz bırakılan Türkan Saylan'dan özür dilemesini istemiş. Kimbilir belki devlet özür diler ama bu Türkan saylan'ı geri getirmeyecek, bu aşikar. Kalbimizde kanayan yara da geçmeyecek...
Türkiye'de son yıllarda yaşanan olaylara ise akıl sır erdirmek çok güç gerçekten. Aslında her şey o kadar açık ve net ki, sorun da tam olarak bundan kaynaklanıyor olsa gerek. İnsanların düşüncelerinin birbirinden farklı olmasını anlıyorum ama tüm bu olup biteni (insanların bu kadar aymaz olmalarını) inanın beynim algılayamıyor. İnsanların duyarsızlığını bu kadar bariz bir şekilde görmek sinir bozucu.
Bugün, ömrünü gençlerin, çocukların kısacası ülkemizin geleceğine adamış bir insanı kaybettik. Dahası onu bir terör örgütüne mensup olmakla suçladık.
Ergenekon davası denilen bir şey yaratıp aydınlarımızı, gazetecilerimizi, öğrencilerimizi vs. vs. yi sindirme politikaları içinde asıl suçluları başımızın üstünde gezdirir olduk... Bir de bunu ele güne karşı yaptık, ne davanın gizliliği ne de bilmem ne...
Yazık...
Abraxas...
18.05.2009
Başka Çareler Bulmak Gerek...
Canıma tak etti artık ya!
Tamam, itiraf ediyorum diyet falan yapmıyorum. Bugün irademe yenik düştüm ve gidip pizza yedim, bir de üstüne soğuk bir -hayır, su değil- cola içtim.
Şimdi de evde suyumu kaynattım ve karışık bitki çayı içiyorum. Eğer haftasonu işler yolunda giderse bugün yemiş olduğum pizzadan -sadece ondan- kaynaklanan şişkinliğin inmiş olacağını ve onun yerinde de tam olarak yellerin eseceğini umuyorum. Hayal dünyası işte, ne yaparsın...
Annem de bugün beni uyuz etti zaten. Eve yoldayım diyip de iki saat sonra gidince kızdı haklı olarak ama kızması önemli değil, gayet normal bir şey sonuçta. Asıl beni sinir eden "Teyzenle mi görüşüyorsun? Habire yok Beşiktaş, yok Mecidiyeköy, aman neymiş efendim Üsküdar, Kabataş.... Sürekli bir yerlerdesin. Bak eğer görüşüyorsan..."
-Ne diyorsun anne sen ya, sen beni sorguluyor musun? Hesap mı soruyorsun? İnanmıyor musun?
Ayıp be ayıp!
"Ne bileyim ben olabilir yani!"
-Anneeee o kapıyı çarpıp çıkan benim. Sen ne dediğinin farkında mısın?
"Farkındayım tabi! İki saat yolda kalır mı insan!"
.........
Tabiki haklıydı annem. O kadar saat yolda kalmak da ne demekmiş! Ama salaklığım yüzünden oldu, anlattıysam da inandıramadım.
- İllaha fiş mi göstercem anne, al bak Beşiktaş Ziraat Bankası'ndan para çektim. Bak saatine, tarihine!
Aldı baktı da içi rahat etti. Aslında pek rahat etmedi, başımda iki saat konuştu durdu.
Bir de diyor ki; " Eğer görüştüğünü duyarsam... Eğer sen bana görüşmüyorum diyip de görüşüyorsan..." diye saatlerce söylendi durdu. Ben de kafayı yedim haliyle. Karışma bana, kiminle istersem konuşurum ben dedim. Konuşma dediği de düşman olsa anlayacağım yani, alt tarafı teyzem... Ne teyze ama!(?)
Bazen hakikaten yalnız kalıp kafamı dinlemek istiyorum...
Bir de diyor ki "Eğer ben senin annensem görüşmezsin!" Lafa bak, mal mal cümleler söyleyip beni iyice çileden çıkardı. Sonra da bankadan çektiğim paranın hesabını sordu bir güzel, naptın bu parayı? Şimdi ne kadar kaldı... Yok yok böyle biter mi hiç, sonra cüzdandaki paranın yarısını alıp alışverişe gitti... Ahh, tam olarak da şimdi geldi....
Gidiyim de kapıyı açayım bari...
Sevgiler...
Abraxas...
24.04.2009
Öğrenciyim Öğrenci :)
Birazdan fizikokimya laboratuvarına çalışmaya başlayacağım. Yarın lab. dersi var ve büyük ihtimalle (% 99.99999... ) yarın quiz ve buna ek olarak bir de sözlü olacağız her hafta olduğu gibi. Hem de sevdiğim hocalardan biri gelecek yarınki deneye, dolayısıyla iyi bir not almam şart, rezil mi olalım değil mi? :) Zaten şunun şurasında 3 adet deneyim kalmış, alnımın akıyla bitireyim şu laboratuvarı.
Bir de fizikokimya en dandirik ders, laboratuvarı da ayrı bir kolay dolayısıyla çalışması da zevkli oluyor. Hoş daha geçen hafta yaptığımız deneyin raporunu tamamlayamadım. Anlamadığım birkaç yer olduğunu bugün fark ettim, tabiki tesadüfen... Yarın da imzalatacağız deney raporlarını, ne yapacaksam artık bilemiyorum.
Bir önceki paragrafta fizikokimyaya en dandirik ders demiştim ama bütlerde zar zor geçtiğimi de belirtmek isterim. (Bkz. Bir Teselli Ver ve Bütünlemeler de Bitti!!! ) Ne günlerdi ama... Vay bee zaman su gibi akıp geçiyor derlerdi de inanmazdım...
Yarın nümerik uygulama da var. Aslında planım sabah erken kalkıp nümerik analiz uygulamaya gitmek ama halâ emin değilim. Eğer nümerik dersine gidersem erkenden, okulda fizikokimya lab.a da çalışabilirim. Gitmezsem de uyurum mal mal evde. Hangisini yapacağıma karar veremedim. Mantığım nümeriğe git diyor ama kalbim yat uyu diyor. Zor bir seçim olacak benim için.
Aaaa ben önlüğümü de ütülemedim. Sona kalan dona kalır işte ya, ahan da kaldım mı mal gibi.
İş başa düştü gideyim de acilen görevlerimi yerine getireyim.
Sevgiler.
Abraxas...
23.04.2009
Günaydın

Aslına bakarsanız "Günaydın" denilecek vakit geçti geçmesine ama geç kalktım bugün. Sabah telefonumun alarmı çaldığında yatakta öylece durup İstiklal Marşı'nın çalmasını bekledim. Hatta baya bekledim. Çünkü bugün 23 Nisan malumunuz, fakat ne acıdır ki bizim evin önündeki okulda tören kutlanmadı. Resmen inanılmaz, hoş artık 'İnanılmaz' dediğimiz şeylere de birer birer alışıyoruz ya Allah sonumuzu hayır etsin. Bakalım daha neler gelecek başımıza... Sonra oturmaktan sıkılıp tekrar yattım. 12.00 gibi de kalktım işte. Çocuk olduğum söylemez ama bir zamanlar çocuk olan biri olarak çocuklarımızın Atatürk'ün ilke ve inkılaplarını çok iyi bilmelerini, anlamalarını ve benimsemelerini yürekten diliyorum.
Dün çok yorgundum. Sabah bilgisayar dersi vardı. Derse gittim ama başım felaket ağrıyordu, bu aralar başım çok ağrıyor zaten. Kahve içmeyi falan kestim, en azından baya azalttığımı söyleyebilirim. Aslında diyete başladım, salı günü. :) Normalde bayanların pazartesi başlayıp salı günü diyete son verdikleri söylenir. Ben de pazartesi günü başlamıştım ama arkadaşların aklına uyup Kahve Dünyası'na gidince diyet falan yalan oldu, o yüzden de salı günü tekrar başladım. Çok istikrarlı bir şekilde devam ediyorum. Bugün 3. günümdeyim. Diyet şart oldu zaten, yüzmeyi de bırakınca bir anda çok kilo almıştım. Şimdi kiloları verme vakti. Hatta ve hatta güzel bir havuz bulursam yazılmayı düşünüyorum ama duyduğuma göre havuzlar da şimdiden dolmuş. Bakacağız artık... Gerçi anneme "Bundan sonra yemek yapma!Cacık, brokoli, salata, semizotu salatası vs. yap!" demiştim ama ben bunu söyledikten sonra annem yemek yapma olayını abarttı. Ben de evde yemek yemiyorum. :)
Stephan King'in bir kitabına başladım, Karanlık Çökünce. İlk defa bir Stephan King kitabı okuyorum, beğenirsem devamı da gelir artık. Henüz kitabın başında olduğum için şimdilik kitapla ilgili yorum yapamıyorum. Daha önce hiçbir kitabını okumamış olsam da Yeşil Yol (The Green Mile) ve Yüzyılın Fırtınası (Storm Of The Century) adlı filmleri izlemiştim. Zaten korku, gerilim vs. tarzı filmlerini de pek izleyemiyorum. Korkuyorum sonra. :)
Neyse efendim şimdilik gidiyorum.Yine çok gevezelik yaptım. :)
Sevgiler.
Abraxas...
23.04.2009
Atam'dan bugüne dair...
Sevgili Öykü arkadaşımızın blog camiasında Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili başlatmış olduğu harekattan yeni haberim oldu. Bu konuyla ilgili blogcular kendi sayfalarında Atatürk'ün sözlerine, şiirlerine, resimlerine ve onunla ilgili videolara vs. yer vereceler... Ben de Atatürk'ün söylemiş olduğu sözlerden birisini paylaşmak istiyorum:
Aslında Yediğimiz Ağda...
Geçenlerde 'Gıda' konulu bir seminere katılmıştım. Konuşmacılardan birisi sanırım kimya veya gıda mühendisi olan bir beydi ama adını hatırlamıyorum. Adam tam bir manyak. Manyak dediysem iyi anlamda yani, baya bilgili falan bir adam. Zaten adamın gözlerinden zekanın fışkırdığını bizzat kendi gözlerimle gördüm. Gıda Sektörlerine Bakış ve Ar-Ge Çalışmaları, Gıda Sektöründe Sorumlu Yöneticilik, Gıda Sektöründe Ambalajlama, Atölye Çalışması, Gıda Sektöründe Bir Fabrika Tasarımı, Kurulumu ve Fizibilite Çalışması, Gıda Güvenliği ve Kalite Yönetim Sistemleri, Koruyucu Kimyasallar ve Katkı Maddeleri, Panel_Gıda Hakkı ve Su Hakkı gibi başlıklardan oluşan bir seminer. Tabi konuşmacılar da gıdayla ilgili kişilerden ve akademisyenlerden oluşmakta. Benim bahsettiğim konuşmacı da (ismini hatırladım ama neyse söylemiyeyim şimdi) daha önce gıda sektöründe bir süre çalışmış fakat daha sonra sektörün pisliğinden falan dayanamamış ve ayrılmış birisi. Dolayısıyla gıda sektörünün en pis ve en iğrenç yanlarını bize anlatan tek kişi de oydu. (16-17 konuşmacı içinden.)
Tabi her konuşmacı en aşağı bir saat o sıkıcı müfredatlardan falan bahsedince beynimiz haliyle ambale oldu. Zaten sabahın köründen akşamın bilmem kaçına kadar hakkında çok da fazla şey bilmediğin bir konuyla ilgili seminere katılınca böyle oluyor.
Konuşmacıların çoğu oturarak yaptı konuşmalarını. Zaten yorgunluktan ve uykusuzluktan ölmüşüz, iyice kendimizden geçtik. Seminerin ilk gününde bu bahsettiğim ve şuan kimya mühendisi olduğunu hatırladığım bu bey, kominist olabilitesi yüksek ama konumuz bu değil, konuşma yapmıştı ama sanırsam bir konuşmacının işi çıktığı için 2. gün de konuşma yapmak için geldi. Koruyucu Kimyasallar ve Katkı Maddelerinden bahsetmek üzere yerini aldığında salonda da bir uğultu oluşmuştu.
Anaaa dünki adam değil mi lan bu!
Vavsss adamım geldii...
falan gibi enteresan cümleler havada uçuşmaktaydı.
Bu ne biçim seminer???
Adam akşamdan kalma olduğunu belirterek başlamıştı konuşmasına.
Herkes yerlerde tabi, dedim ya adam tam bir manyak. Bu şarapla ilgili duyusal analiz uzmanlarından falan bahsetti. Önceki gün de duyusal analizin ne olduğunu falan öğrendiğimizden konuya yabancı kalmadık Allah'tan. Atölye çalışmasında aromaların falan ne olduğunu öğrendik.Mesela çok azcık bir aromayı kokladığınızda bile bayılabilirmişsiniz. Birkaç mg aroma tonlarca ürünün üretiminde kullanılıyormuş, çok ilginç değil mi ama onun dışında herhangi bir zararı yok insana, sadece kokusu fazla keskin. Mesela havaalanındaki güvenlik görevlisine maddelerin aroma olduğu ve koklarlarsa bayılabileceklerini söylemişler. Bizim külhanbeyi de güçlü vücuduna güvenerekten ben yıkılmam diye düşünüp adamlar tam arkalarını döndüklerinde açıp (ufacık bir şişe) koklamış. Tabi sonuç: Küt yerde... Havaalanı polisi olay yerinde terör estirmiş o da ayrı. Herneyse, birsürü gıdanın üretimi anlatıldı bize. Sonra işte amca normal şeyleri anlattı ben de hemen dedim yazıyım şuraya. Aslında çok komik bir şey değil ama yazasım geldi.
- Şimdi mesela şeker üreteceksiniz.
Åžeker denilen ÅŸey nedir?
Toz şekeri alıyorsunuz ısıtmaya başlıyorsunuz ama kesinlikle yakmayacaksınız. Onun koyu bir kıvamı var, onu tutturmanız lazım, bir de limon sıkıyorsunuz içine. İşte şeker budur.
Bizim zamanımızda böyleydi en azından. Hatta buna 'ağda' da derler. Biz yerdik çok güzel ohh... Şimdiki çocuklara hayatta yediremezsiniz. Kim o renkte bir şeker yemek ister ki? Aromasıydı, boyasıydı bilmemneyiydi falan katmanız lazım, bir de içine oyuncak moyuncak koydunuz mu, tam çocuklara göre. Neyse işte biz çocukken o şekerleri yerken arada bir kıl tüy bir şeyler de çıkardı içinden.
Kahkaha tufanı...
-Ama o zamanlar insanların kılları da temizdi!
-Oooooowwwwsssss
Amca lafı iyi gönderdi anlayana.... :)
Birkaç bir şey daha anlattı, dehşete düşebileceğiniz cinsten.
Başka bir zaman da onları anlatırım.
Sevgiler.
Abraxas...
19.04.2009
Her ÅŸeyden az biraz...
Geçen gün bloguma bir girdim aaa o da nesi, o kadar az yazı yazmışım ki son haftalarda. Ne yapıyorsun sen kızım, kendine gel, bir doğrul, bir silkelen dedim. Sonra tam yazı yazmaya başlayacaktım ki kardeşim gelip önümden bilgisayarı aldı ve hiçbir şey söylemeden gitti. Ben de mal gibi kaldım ortada. Bir konu da seçmiştim kendime baya doluyum ya bu aralar içimdekileri döktürecektim bir bir amma ve lakin şuan ne yazmam gerektiğini bilmiyorum.
Geçen hafta çarşamba günü vizelerim başlamıştı bu hafta çarşamba günü de bitti ama ben de bittim. Bu sefer geçen dönem yaşadığım sıkıntıları yaşamamak için işimi sağlama alıp adam akıllı çalıştım derslerime ve sınavlarım da iyi geçti açıkçası.
Sınavlarımın bittiği çarşamba günü Ankara'ya gitmek gibi bir plan yapmıştım kendi çapımda ama cuma günü (yani bugün) fizikokimya laboratuvarı olduğu için bu istediğim havada kaldı. 1 Mayıs günü okullar tatil olacağı için fırsattan istifade Ankara'ya gitmeyi düşünüyorum, bir aksilik çıkmazsa.
Haaa bu arada yakın arkadaşlarım üçüne rest çektim, görüşmüyorum artık. Bu sefer canım çok yandı. Artık kime güvenebileceğimi bilmiyorum. Daha kimler sırtımdan vuracak ki... Neyse moralim bu konuda çok bozuk. Anlatmak isteyip istememe konusunda bile kararsızım. O kadar saçma bir nedenki yani okusanız belki de çok önemsiz bir şey olduğunu göreceksiniz ama kendimden daha fazla taviz vermek istemiyorum artık, çünkü bu işin sonu yok. Herkese karşı anlayışlı oldum bu güne dek. Kimse kırılmasın, üzülmesin diye elimden geleni yaptım ama bu arada sürekli doldum, doldum, doldum. E taşma vakti gelmişti. Ben yanımda gerçek arkadaşlar arıyordum, yanımda olan olur artık. Onlar da okula gelmediklerinden henüz kimse bilmiyor, üç arkadaş dışında. Birisi zaten yaşananlara bizzat şahit oldu ama o alttan aldı, ben yapamadım. Diğer arkadaşla da dertleşiyorduk, dayanamıyorum, patlayacağım artık falan diyince ben de söyleyiverdim. Öteki arkadaşım da zaten çok çok yakın arkadaşım ama bir dönem bizimle bir dönem üst sınıfla alıyor dersleri yani her zaman birlikte değiliz. O da baya küfür falan etti benim yüzümden ama kötülemek niyetinde değildim kimseyi. Bu sefer gerçekten haklıydım ve ilk defa karşımdakilerden anlayış bekledim, olmadı. Ben yıllardır nasıl bu kadar sabırlı ve anlayışlı olabilmişim açıkçası anlayamıyorum. Resmen enayinin önde gideniymişim. Saf olduğumu biliyordum, her şeyin de farkındaydım ama yine de değer verdim herkese ama benim verdiğim değerin çeyreğini onlar bana vermemişler. En çok da bu koyuyor. En yakın bildiğim arkadaşım yanıma gelip de tek kelime etmedi. İnsan bir özür diler en azından, bu kadar kolaymış demekki... Aslında o kadar düşündürücü bir durum ki, özür bir şekilde dileyecekler buna adım gibi eminim ama ne zaman, işte bu kafamı kurcalıyor. Bir de ne olursa olsun bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bunu biliyorum.
Dün okuldan çıkınca diğer bir grup arkadaşla yolda karşılaştık, aklımı çeldiler "Biz Taksim'e gidiyoruz bebişim sen de gel" diye. "Tamam" dedim ben de zaten helak olmuştum okulda yorgunluktan. Gittik Taksim'e, onlar alışveriş falan yapacaklardı. Bilen bilir, ben de nefret ederim alışveriş yapmaktan, nasıl bir teraziysem artık. Neyse yemek yedik önce ama doymadım ben. Zaten vize sonrası dinmek bilmeyen bir açlık oluyor. :) Yemekten sonra gezdik tozduk falan sonra tabi tuvalet ihtiyacı geldi çattı, ayy şimdi Burger'a kim yürüyecek. Zaten Burger da milletin tuvalet ihtiyacı gidermek için akla gelen ilk mekan hahaha. :) Neyse Beyoğlu İş Merkezi'ne gittik, orada tuvalete gitmenizi tavsiye etmem ama biz gittik. Tam çıkıyorduk, yukarıda da 3 arkadaş bizi bekliyor. Benim gözüm orada durmakta olan erkek montlarına takıldı. Anlatamam o kadar harikaydılar ki ve fiyatı da 20TL, görünce gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Arkadaşı durdurdum ve montlara daldım direkt, tam kardeşime göre. Kesinlikle yollamalıyım onu falan derken askıların arasında minicik ufacık mor bir mont. "Anam!!!!Benim rengim!!!" Adama kaş göz yaptım hemen aldı montu, verdim parayı çıktık. Kızcağız şokta... "Nasıl yaptın yaa nasıl aldın, 5 dk bile sürmedi. Ayy ben böyle şey görmedim yaa" falan diyor o arada da kızlar yukarıda beklemekten helak olmuş vaziyetteler tabi. Neyse çıktık, montumu görgüsüzler gibi çantadan çıkarıp Taksim'in orta yerinde ele güne gösterdim. "İşte benim alışverişim de böyle oluyor, demiştim ya size." dedim. Gerçekten de böyledir, hiç alışverişe gitmem, öyle zamanlarda hiçbir şey bulamam çünkü. Bir anda gözüme çarpmalı ve almalıyım. Tabi param da olmalı o sırada. Şanslı günümdeymişim, bir tane t-shirt beğendim. Diğerleri de hiçbir şey almadılar. :)
Sonra işte İnci'den profiterol yedik. Ben pek sevmem çikolatalı şeyler bilirsiniz, o yüzden İnci'ye de ilk defa gittim. Millet deli oluyor oranın profiterolüne. Kızlar ağızlarının suyu aka aka yediler. Mükemmel ötesiydi falan diye. Valla fena değildi yani mükemmel profiterol nasıl olur bilmediğim için "Evet, gerçekten çok güzelmiş." falan dedim. Geçti gitti...
Gidip D&R dan NTV Tarih dergimi de aldım. O sırada arkadaşın biri önde gördüğü yakışıklı çocuğun peşine takılınca onu kurtarmak için seferber olduk. Sonra evli evine köylü köyüne muhabbeti yaparak ayrılıyorduk ki bizim kız "Çocuk da gitti sizin yüzünüzden!" demeye başladı. Neyse diğer kızlardan ayrılınca kaldık üç kişi. bir de baktık otobüs hareket ediyor. Bizimkinin gözü de fıldır fıldır, deli! :) Çocuk otobüse binmiş olabilir diyerek kandırdık kızımızı. :)
Eve gidince de bir şey yapmadım, televizyon izlemek dışında.
Bugün laboratuvar dersinde yaptığım aptallıkları anlatsam bir daha yazılarımı okur musunuz, bloguma girer misiniz pek emin olamadığım için yazımı burada noktalıyorum.
Keyifli haftasonları efenim.
Sevgiler.
Abraxas...
17.04.2009
107 Kimya Öyküsü_Mim 8
Sevgili aysed tarafından bir-iki hafta önce mimlenmiştim. Ancak yazmaya hiç ama hiç vaktim olmadı. En kısa zamanda yazacağımı söylemiştim ama bugüne kısmetmiş. Kendisinden öncelikle özür dilerim, umarım anlayışla karşılar bu durumu.
Mim konusunu çok beğendiğim için "Hemen iki dakikada yazayım da bitsin!" diyemedim, geciktirme sebeplerimden birisi de buydu aslında. Aaa bu arada konumuzu da belirteyim: Kitap tanıtımı...
Konuyla ilgili olarak aslında çok düşündüğümü söyleyebilirim. Nasıl bir kitap tanıtayım, acaba tanıtacağım kitap diğer insanlar tarafından da beğenilir mi ya da konusu ilgilerini çeker mi vs. vs. gibi sorularla boğuşurken aslında benim de seçmeyi hiç tahmin edemeyeceğim bir kitap birinci sıraya yerleşmeyi başardı. Hiç tahmin etmiyordum dedim, çünkü konusu 'Kimya'. Tabi ben kimya delisi bir insanımdır, bunu da her zaman ifade ederim. Fakat kimyayı sevmeyen ve hatta kimyadan nefret eden birçok tanıdığım olduğu halde bu kitabı seçtim. Aslında sırf bu yüzden seçtim diyebilirim. :p
Herneyse yine başladım gevezelik yapmaya. Ne diyordum ben! Hah, kitabımızın adı "107 Kimya Öyküsü". Tübitak yayınlarından çıkmış oldukça tatlı, sevimli, sempatik, şirin mi şirin, badılcan mı badılcan bir kitap. Öpüp koklayacağınız, baş köşenize koyabileceğiniz, sarıp sarmalayacağınız, sevgiyle bağrınıza basabileceğiniz bir kitap kendisi. Ben yaklaşık 6 sene önce tanışmıştım pek sevgili kitabımızla. Aslında kitap ilk olarak "107 Stories About Chemistry" adıyla 1977 yılında basılmış. Yazarları da L. Vlasov ve D. Trifonov. Türkçe çevisini ise Nihal Sarıer yapmış.
Eğer kimyayı sevmiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum bu kitabı. Kimya severlerinse zaten beğeneceklerinden hiç şüphem yok.
Kitapta adından anlaşılacağı üzere 107 hikaye var ve kitabın sayfa sayısı da 230. Kitabı okurken sıkılacağınızı düşünmüyorum ama olaki sıkıldınız veya beğenmediniz, bırakması ya da ara vermesi de kolay olur bu anlamda. İstediğiniz zaman istediğiniz hikayeden okumaya başlayabilirsiniz, tamamen özgürsünüz... Zaten şekillerle de desteklenmiş bir kitap olduğu için okuma süresi oldukça kısa.
Kitapta periyodik cetvelin yapısı, periyodik çizelgede yer alan elementlerin özellikleri ilginç bir tarzla okuyucuya sunulmuş. Hayal gücünüzü de çalıştırabileceğiniz kitapta kısa hikayeler ve ilginç örneklerle akıcılık en üst seviyeye çıkarılmış. Bilmediğiniz ama aslında çok ilginizi çekebileceğine inandığım detaylar da küçük hikayeler arasına serpiştirilmiş. Söylemesi benden okuması sizden. :)
Sevgiler.
Abraxas...
11.04.2009
Büyümek İstemiyorum!
Büyüyoruz herhalde...
Aslında hiç şaşkın değilim biliyor musun?
Yani ne biliyim, alıştırdı bizi, öyle değil mi?
Sonuçta o öldüğü zaman kendimi üzgün hissetmeyeceğim.
Belki de çektiği onca acıdan kurtulmuş olacağı için mutlu bile olacağım...
Sen ne dersin?
- Bilemiyorum, aslında ben tam olarak öyle düşünmüyorum. Bunları düşünmek beni üzüyor, konuşmak istemiyorum bu konuyla ilgili. O öldüğü zaman kendimi mutsuz hissedeceğim.
Ben üzülmüyorum ya, benim üzüntüm o küçük çocuk için. Ben onun için üzülüyorum. Yazık... Değil mi ama, sen de öyle düşünmüyor musun?
-Hmmm ya bilmiyorum...
Sence geri nasıl dönecek? Dönebilecek mi bir gün? Bence dönemez. Zaten ne yüzle dönecekki... Kaç yıl geçti aradan, bir kere bile arayıp sormadı. Herkesi perişan etti. Bugün o kadın komadaysa tek sorumlusu o...Herkes dağ gibi kadındı, diyor... İnsanın içi acıyor. Bence onu kimse affetmez bu saatten sonra...
Nerdesin şuan, görmeye gittin mi? Ben çok merak ediyorum ya bana da babam anlattı, konuştuk biraz da.
-Yok ben de il dışındayım şuan ama haftasonu gitmeyi düşünüyorum. Bence de kimse affetmez onu. Bana da babam söyledi, o da tesadüfen aramış ne zamandır aramıyorum diye düşünerek. O gün gitti yanlarına. Ben eve gittiğini sanıyordum, meğerse hastanede yatıyormuş...
Evet, ben de babamla konuştum. Eniştenin babası ölmüş ya, o sırada. Her şey üst üste geliyor... Çok kötü bir durum. İlk gün babama soramadım durumu nedir diye. Dün konuştuğumuzda sordum işte. Babam da pek konuşamadı, üzülüyor galiba o da." Bir şey yok ya, ölecek yakında." dedi... Görüştürüyorlar mı acaba?
-Yok zaten komada ya, sayıklıyormuş sürekli...
Ha doÄŸru yaa.
-Kemikleri cam gibi olmuş, her an kırılabilirmiş. Yapılabilecek hiçbir şey kalmamış artık. Zaten kemoterapiye de yarın son kez girecekmiş. Kardeşleri falan da hastaneden çıkarmaya çalışıyorlarmış, ölecekse evinde ölsün diye...
Hadi yaa, bari kadını hasta yatağında rahat bıraksınlar ya!
-Zaten hastaneye ambulansla götürülüyormuş...
İyi de bu resmen eziyet olur o zaman. Durumu o kadar ağır olan birini neden eve götümeye çalışıyorlar anlamıyorum. Zaten kemikleri cam gibi olmuş diyorsun, ne gerek var eve götürmeye, saçmalık...Sahi ne kanseriydi?
-Bilmiyorum ki, meme kanseriydi, akciğere sıçradı, beyine... Tüm vücudu sardı işte...
...................................
Belki yakında öleceksin, hiçbirimiz bilmiyoruz bunu. Aramızda ölebilecek en son kişi belki de sendin. Hayat dalga geçiyor bizimle resmen ama ne olursa olsun umarım gittiğin yerde istediğin huzura ulaşırsın.
Sevgiler.
Abraxas...
24.03.2009
Dipnot: Arkadaşlar bu yazımın üzerinden günler geçti. Maalesef dün yani; 07.04.2009 tarihinde akşam 19.00 gibi hastamızı kaybettik. Yorumlarıyla destek olan herkese teşekkür ederim.
Saygı ve Şükranla Anıyoruz...
94 yıl önce bugün 18 Mart... Destan yazıldı bu topraklarda. Düşman gemilerinin Çanakkale Boğazı'nı geçip İstanbul'a ulaşma çabaları sonuçsuz kaldı...
Fazla söze gerek yok. Sadece bizim için değil Dünya tarihi için de önemli yere sahip olan Çanakkale Zaferi'nin başkahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi (Hayatta olan yok diye biliyorum.) saygı, sevgi ve şükranla anıyoruz.
Bu ülkeyi bizlere emanet eden bu korkusuz ve cesur insanların yüzlerini kara çıkarmamak dileğiyle...
Sevgiler...
Abraxas...
18.03.2009
Ameno_Su Platformu
Efendim umarım beğenirsiniz. Bloguma ilk koyduğum şarkı oluyor kendisi. Blogcu'da daha önceden notting else matters vardı ama sonra kaldırmıştım. Buraya da hiç şarkı eklememiştim. Harun'dan rica ettim, o da sağolsun benim için gereken kodu aldı ve bloguma böyle bir güzellik yapmaya çalıştık.
Yabancı şarkıları özellikle seçiyorum, çünkü türkçe şarkı koyduğum zaman şarkı çaldığı sırada yazıya değil şarkıya odaklandığımdan okuma olayı güçleşiyor. Eeee "Ellere var da bize yok mu?" seslerini işitir gibi olduğumdan yabancı şarkı koymak farz gibi bir şey oluyor. Aslında bir gün de arabeskin en can alıcı yerinden gireceğim de henüz blog olgunlaşma evresini tamamlamadığından zaten az olan blogcuları da kaçırmayı hiç istemiyorum. (yıhyıhyıhyıh_Taş Devri'nden Barni Moloztaş)
Bu arada o kadar uğraştık didindik koyduk şarkıyı. Dinlememezlik etmeyin vallahi bozuşuruz, çok ayıp emeğe saygı da yoksa artık ne işimiz var burda. :)
Kendimi düşündüysem namerdim, o kadar diyorum bak! :)
Bu arada ufak ama aslında çok önem
li bir duyuru da yapmak istiyorum, aslında bu konuyla ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum ama maalesef vaktim olmadı, çok üzgünüm bu yüzden. Şimdi sizlere yeni bir görev veriyorum. Su platformu sitesine giriyorsunuz, oradaki yazıları doğru dürüst okuyup bilgi sahibi oluyorsunuz. Hatta ve hatta anneniz, babanız, kardeşiniz, teyzeniz halanız, arkadaşlarınız falan filan hepsine de okutuyorsunuz. Neden? Çünkü günümüzün en önemli konusu, aynı zamanda da sorunu: Su
Su hakkında ve suyun ticarileştirilmesi hakkında bildiklerinizi gözden geçirmek, bilmediklerinizi öğrenmek için okumanız, okumamız, okutmamız şart. Bu sadece benim sorunum değil, hepimizin sorunuysa eğer çözüm için herkesin duyarlı olması gerekir. Ana sayfanın sağ üst köşesinde etkinlik takvimi yazan bir yer var, ilginizi çekerse muhakkak o kısma da göz atın. Bu büyük bir organizasyon, öyle dandirik bir link de vermedim yani buradan da organizasyonun hangi çevreler tarafından desteklendiğine bakabilirsiniz.
Ödevlerinizi bitirince yıldızlı pekiyi vereceğim, en sevgi dolu olanlarından...
Sevgiler...
Abraxas...
15.03.2009
Aslında Ben Yoğumm/Mim_7
Sevgili H. Y. Ergün tarafından mimlenmişim. Kendimi tanıtmamı ve kim olduğumu anlatmamı istemiş...
Hay hay efendim. :)
Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Bir insanın kendisini tanıması bir de bunu başka insanlara anlatması oldukça zor bir iştir. Dolayısıyla benim bu anlamda bir çabam hiç olmamıştır. Nasıl bir insan olduğumu 'benim' cümlelerimle okumanız da ne kadar doğru olur bilemiyorum. Aslında benim nasıl birisi olduğumu yazılarımdan da az çok çıkarabilirsiniz diye düşünüyorum...
Cinsiyetle başlayalım isterseniz, erkek olduğumu sananlar olabilir aramızda, değilim efem. :) 22 yaşında, üniversite öğrencisi bir gencim, güzelim... :) Şaka bir yana, bilenler bilir ama belirtmekte fayda var Kimya Mühendisliği Bölümü'nde okuyorum. İstediği bölümde okuyan biri olarak kendimi şanslı hissediyorum. :p
Eee başka ne yazacağım ben! :) (Dehşete kapıldım şuan.)
Bilgisayar zaten hayatımın vazgeçilmezlerindendir.
Kedi, köpek, kuş gibi hayvanlara dokunamam, korkarım. Ancak onlardan da kaçamıyoruz değil mi? :)
En sevdiğim yemek de mantı, ohh olsa da yesek. :) Yine nuggeta kaldık, heyhat! :)
Ha bir de kimya mühendisliğinde okuyorum ya laf aramızda en sevdiğim element de flor. :) Favori elementimdir.
Ben şöyle zekiyim, ben böyle çalışkanım, ben öyle bir insanım ki kelimelerle ifade edemiyorum gibi cümleler sarf etmek istemiyorum bu yazıda. Zira bunu beni tanıyanların söylemesi daha doğru olur, diye düşünerek yorumlarını beklerken bu mimi pasladığım isimleri de listeleyeyim:
1. sagirkedi
2. umidim
3. Trivium
4. mor büyü
5. yasamladans
Sevgiler.
Abraxas...
11.03.2009
Dilber Hala Reklamlarda...
Avrupa Yakası'nı izliyor musunuz bilmiyorum ama Binnur Kaya'nın canlandırdığı bir Dilber Hala karakteri var ve ben ona tabir-i caizse hastayım. Aslında Binnur Kaya'nın yaptığı her işi beğeniyorum. Bir Demet Tiyatro olsun, Çarli olsun, Yabancı Damat, Babam ve Oğlum ve dahası...Yaptığı her işte adından söz ettirmeyi başaran ve sahnede devleşen bir isim deyim yerindeyse. Ben Avrupa Yakası dizisinin yayınlandığı gün aynı saatte başka bir kanalda yayınlanmakta olan bir diziyi seyrediyorum ve Avrupa Yakası'nı da internette izlemeye çalışıyorum.
Bugün kardeşim bir sitede bana birkaç video izletti. Binnur Kaya'nın Dilber Hala karakterinde oynadığı reklamları izleme fırsatı buldum ve inanın çok eğlendim. Sizlerle de bunu paylaşmak istedim. Açıkçası burada reklamın hangi ürün adına yapıldığının pek bir önemi yok benim için. O yüzden de böyle düşünüyorum ve fırsatınız olur da vakit ayırmak isterseniz BURADAN videolara bakabilirsiniz. Oyhh tirledim haa vallaha tirledim ammaa bu defa öyle bir tirledim ki vallaha cıbıldağım çıktı, vuyhh :)
Sevgiler.
Abraxas...
09.03.2009
Bir Belge Dramı
Günlerdir koştur koştur bir hâl oldum. Staj başvuruları için ordan oraya savruldum resmen, harap ve bitap düştüm.
Okulun bölüm başkanlığına dilekçe yazmıştım, 'staj zorunluluk belgesi' istediğime dair. Ertesi gün belgeyi aldım. Ancak başvurduğum kurum okulun bize vermiş olduğu dandiri b.ktan dilekçeyi kabul etmedi. Bölüm Başkanlığına tekrar bir dilekçe yazdım:
A kurumunda x-y tarihleri arasında 15 iş günü süreyle laboratuvar stajı yapmak istediğime dair bir dilekçe. Okulun bunu kabul edip etmeyeceği vs.
Ertesi gün belgeyi almaya gittiğimde kadın bana yine aynı saçmanın da ötesinde dilekçeyi verdi.
Kadına dedim "Bu belge benim işime yaramıyor, ben sizden bunu istemedim. Dilekçeme bakarsanız ne istediğimi görürsünüz..." Allah'ım yaa beni niye böyle sınıyorsun! Ağzına almış bir 'matbu belge' lafını sanki başka bir şey bilmiyor. Yok bu belgenin dışına çıkamayız da bilmem ne de bilmem ne... Sinir oldum ve gittim A kurumuna. Torpilim de var söylemesi ayıptır, direkt bölüm başkanına gittim. Adam belgeyi evirdi çevirdi... Sizin okuldan da başka bir belge beklemezdim zaten, dedi ve ekledi: Utanıyorum bu okuldan mezun olduğum için...
Ben mi??
Şoktayım o sırada...
Anlattım derdimi. Böyle böyle dediler bana, başka belge yazamıyoruz dediler daha önce de dilekçe vermiştim zaten o zaman da aynı belgeyi verdiler falan dedim. Zaten belgelerin aslı da yanımda olduğu için gösterdim onları. Adam belgeyi aldı üstünü başını çizdi. Anlattı falan. Sizin sekreterlik yazı yazmaya üşeniyor galiba dedi. Açtı staj klasörlerini tek tek tüm belgeleri gösterdi. O an ben de bizim okuldan utandım.
Her sene aynı zorluğu çıkarıyor sizin okulunuz. Bizim zamanımızda öğrencilerin stajını okul ayarlardı. Şimdi çok değişti. Al sen bu belgeyi, götür bölüm başkanınıza. Zaten ben de onun eski öğrencisiyim. Göster nasıl yazılması gerektiğini, bir de selamımı söyle dedi.
Zaten yorgunluktan cılkım çıkmıştı. Tekrardan düştüm yollara ve okula gittim. Bölüm Başkanı da yoktu okulda. Onun onayını almadan da yapabileceğim hiçbir şey yok zaten... Yine gittim iyilerin dostu kötülerin düşmanı Erol Hoca'ya. Anlattım derdimi. 2 seferdir aynı belgeyi veriyorlar diye. Yazamıyorlarmış dedim.
Hoca da dedi:
-Nasıl yazamıyorlarmış ya! Yalan!
Açtı dosyasını belgemi yazdı özene bezene. Uğraşmıyorlar hiç vallaha, çalışma disiplini denen bir şey yok, dedi.
Ben imzalatırım yarın dedi. Ben de doğal olarak bugün gittim hocanın yanına... Olay oldu benim belge okulda. Bölüm Başkanı Dekanlıkta konuyla ilgili görüşme yapmış, birtakım araştırmalar yapılmış ve yapılacak diye 10.00 da alacağım belgeyi 14.00'de aldım. Neyse buna da şükür. Ya alamasaydım?
Belgeyi aldım tabi hocaya nasıl teşekkür ediyorum görmeniz lazım. Hayat memat meselesi. Stajı yapamasam diploma alamam o derece önemli. Belgeyi de zaten aldığım gibi staj yapmayı düşündüğüm yere gittim. Oraya da fotoğraf makinesiyle girememek kadar iğrenç bir şey yok ya... :)
Neyse işte adamlar her seferinde olduğu gibi yine fotoğraf makinemi aldılar ve :
-Sen geçen gün de gelmiştin değil mi?
-.............'le mi görüşecektiniz?
gibi sorularla beni tanıdıklarını belli ettiler.
Sevgiler efenim beni sizler var ettiniz.
Girdim içeri gururla belgemi sundum. Adam şaşırdı. Vay Derman hoşgeldin, nasılsın falan diye. Dedim iyiyim siz nasılsınız. Oturduk, muhabbet ettik. Ben de başarı öykümü gururla anlattım falan. Adam da orada benim staj yapmak istediğim bölümün başkanı ya aradı hemen birisini. Adam halime acıdı tabi referansı benim, dedi... Benim tabi benlik duygum en üst seviyelerde o sırada... Gittim adamın yanına numarımı falan verdim. Herhalde galiba kesin muhakkak sanırsam o staja kabul edilirim gibime geliyor. (Bu ne mal bir cümle!)
Şuan da yorgunum ama olsun yine de işimi halletmiş olmamın verdiği bir huzur var içimde. Yarın da işletme stajım için başvurucağım yere gideceğim. En sinir olduğum şey de torpil ve referansınız olmadan hiçbir şey yapamamanız. Benim var da öyle yırttım yine. :)
Ama ne olursa olsun hoÅŸ deÄŸil...
Sevgiler.
Abraxas...
05.03.2009
Tecavüzden Kurtulmak_Abarttım mı? :)
Halk oyunlarını bıraktım, en azından şimdilik öyle düşünüyorum. Aylardır gidiyordum ama bana göre değil kesinlikle. Her defasında "Niye burdayım?" diye kendime sorup duruyordum. Bir de çalışmalar çok uzun sürdüğünden çok yoruluyordum.
Şuan kesin olmasa da bırakmak istiyorum artık.
Bugün gitmedim çalışmaya, yaklaşık 2 saattir çalışma sürüyor. Ne yapıyorlar diye merak etmiyor de değilim açıkçası.
Haftaya da gitmeyeceğim. Zaten haftaya seminerde olacağım iki gün boyunca. İstesem de gidemem anlayacağınız.
Ya bir de asıl soğumama sebep olan şey, oyundan ziyade kursa gelen kadınlar diyebilirim. Hiç cıvık cıvık davranışları sevmem. Daha önce de bahsetmiştim zaten, sürekli yanıma geliyorlar falan.
Kadının biri de zaten dadandı bana; lezbiyen midir, kardeşi falan mı var çözemedim.
Iyy midem bulandı valla anlatırken. Ben bir de mal gibi kadına telefon numaramı vermiştim. Vermez olaydım, kafa yok işte... Kadın arayıp duruyor, ben de telefonu açmıyorum. Ondan sonra neden açmadığımı soruyor falan.
"Yemeğe gidiyorduk da seni de çağırayım demiştim."
Banane ya sizin gittiÄŸiniz yemekten.
Yok efendim eğleniyorlarmış, dans ediyorlarmış da bilmem ne de bilmem ne...
Gecenin köründe ne yemeği anlamıyorum zaten...
Yemeğe giden adam 21.00 de niye ararki! Saçmalığa bak... O saatte sen beni arıyorsan, beni almaya ancak 22.00 gelirsin. Sonra yemeğe kaçta gidersin?
Bir kere o saatte yemek yenmez; kilo alırsın bir de kalp krizi geçirirsin. :)
Gülmeyin bana ama korkuyorum kadınların hepsi ayrı bir dert...
Tenhada kıstırırlar diye korkuyorum artık. Zaten karanlıkta çıkıyoruz kurstan...Allah muhafaza. :)
Bir de ben hiçkimseyi kırmak istemem ama bunlar da işi abarttılar artık. Ayy sıkıldım, bunaldım anlatırken...
Gidiyorum ben, başka bir yazıda görüşmek üzere...
Sevgiler.
Abraxas...
01.03.2009
Ben Ölecek Adam Değilim / Mim_6
Sevgili papagangibi tarafından çok güzel bir konuyla mimlenmişim. Aslına bakarsanız çoğu blogda gördüğüm ve imrendiğim bir mim olduğunu itiraf etmeliyim. :)
Hayatıma yön verdiğini düşündüğüm bir tane şair söylemem, sevdiğim diğer şairlere haksızlık olur.
Ancak bugün bu yazıda sanırım sadece bir örnek vermem gerekiyor. Yazımın başında bu konuya önceden birçok blogda rastladığımdan bahsetmiştim. Dolayısıyla diğer bloglarda şiirlerine rastlamadığım bir şairden -Cahit Sıtkı Tarancı'dan- örnek vermek istiyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı'yı çok beğeniyorum. Bilirsiniz Cahit Sıtkı şiilerinde genellikle karamsardır ve ölüm korkusu gibi konuları işler. Ben de bu tarz şiirlerden çok hoşlanıyorum, dolayısıyla burada paylaşacağım şiir de aslında buna paralel bir şiir olacak.
Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.
Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların,
Yağmur mu yağıyor,
Güneş mi var,
Farketmeliyim
Baktığım pencereden.
Deniz görünmeli çıksam balkona.
Tamamlamalı manzarayı
Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
Ekmekten olamam doÄŸrusu,
Nimet bildiÄŸim;
Sudan geçemem,
Tuzludur teneffüs ettiğim hava.
Ya nasıl dururum olduğum yerde,
Öyle upuzun yatmış,
İki elim yanıma getirilmiş,
Hareketsiz,
Sükûta râmolmuş;
Sanki devrilmiÅŸ bir heykel?
Ellerim ne der sonra bana?
SoÄŸumuÅŸ kalbime ne cevap veririm?
Utanmaz mıyım ayaklarımdan?
Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Kalkan vapurlara.
Bilmeliyim,
Gölgelerin boyundan,
Saatin kaç olduğunu...
Islık çalmalıyım.
Türkü söylemeliyim
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.
Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
Yanımdan geçenler olmalı,
Selâm almalıyım;
Robenson´u düşünmeliyim,
GaripliÄŸini:
Şükretmeliyim
İnsanlar arasında olduğuma.
Nedir ki eninde sonunda ölüm?
Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?
Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bu mimi kime paslayabileceÄŸimi bilemiyorum. Dileyen herkes bu konuda yazabilir.
Sevgiler.
Abraxas...
28.02.2009
Yine Bir Ders Kaydı Eziyeti
Okula yine sinir olmuş vaziyetteyim. Dersler başladı 23'ünde. Ders kayıtları 25'inde yapılacak diye duyuru yapıldı... Herkes kendini hazırladı bu büyük güne...
Birçok üniversitede olduğu gibi olmuyor maalesef bizim ders kayıtlarımız. İnternet sitesi yapılmış ama neden yapılmış yıllardır anlamış değilim. İllahaa okula gideceğiz, öyle ders kaydımızı yaptıracağız...
Bir de dersler ders kaydı yapılmadan önce başlıyor. Bu da ayrı bir saçmalık.
Pazartesi günü anal. chem. lab.2 dersi var ama ders yapılacak mı yapılmayacak mı bilmiyorum. Çünkü sistem çökmüş, hiçkimse ders kaydı yaptıramadı.
Hocaya mail atayım dedim de ne diye mail atarsın ki hocaya... Kaale alıp da cevap verecek bir hoca bile yok anasını satayım. Hoca cevap atarsa lafımı geri alırım tabi.
Neyse yaa millet ders seçimini yaptı. Ama onaylatamadılar işte. Ben ders seçimimi bile yapamadım. İkametgah belgesi götürmemiştim. Neymiş efendim ikametgah belgesi şartmış. Nasıl sinirlendim anlatamam. Önceden de ikametgah belgesi götürüyorduk almıyorlardı. Kırk yılda bir "Nasılsa almıyorlar!" diye düşünerek ikametgah belgesini götürmedim, alacakları tuttu. Zaten hep böyle olur...
Öğrenci işlerindeki kadın dedi, "Yarın saat 14.00-15.00 arası getirin."
Tamam, dedik biz de. O gün gidip ikametgah belgesini aldım. Ertesi gün ders saat 08.30 da başlıyor. Sadece 2 saat ders var sabahın köründe. Organik dersi olduğu için öyle gitmemek falan gibi bir lüksüm de yok. Derse girdim. Sonra da 14.30'a kadar bekledim. Daha sonra arkadaşlarla birlikte öğrenci işlerine gittik. Adam ders kaydımızı yapmadı. Bugün değil 2-3 Mart arası gelin. İçimden bildiğim tüm küfürleri saydıktan sonra konuşmaya başladım:
-Ama dün bize yarın 2 ile 3 arası gelmemizi söylediler.
dedim.
Adam:
-Kim söyledi?
diye sordu.
Ben:
-Ne biliyim işte burdaki bayan öyle söylemişti.
dedim.
Tabi biz ordayken o mal kadın yoktu.
Adam benimle iki saat dalga geçti. Yanlış anlamışsın falan diye. Sonra arkadaşlar da itiraz etti falan. Hepimizin aynı anda yanlış anlama olasılığımız oldukça düşük. Neyse pazartesi günü gideceğiz yine okula ders kaydı için. Dersler de başladı, ders kaydı için sırada mı bekleyelim derslere mi yetişmeye çalışalım şaşırdık kaldık vallaha...
Adama dedik zaten yapamaz mısınız diye. Sonuçta bir dekont bir de ikametgah belgesi alacak. Ayy nasıl uğraştırıyorlar ya, sanki çok zor bir şey. Bana verseler yapardım iki dakikada... Boş boş oturuyorlar ya... Öğrenciyi uğraştırmaktan başka işleri yok herhalde. Hayat felsefeleri halini almış...
Sinirlenip yemeğe gittik. Zaten hava çok soğuktu. Allahım okul hem deniz hem göle karşı olunca rüzgardan fena çarpıldık. Karla karışık yağmur da cabası...
Dün zaten sinirden midir nedir öküz gibi yemek yedim. Yemek listemi yazayım desem Edirne'den Ardahan'a yol olur...
Neyse çok konuştum yine...Hadi herkese iyi tatiller....
Sevgiler...
Abraxas
27.02.2009
Bakıcın mı var derdin var!
Bugün size bana çok ilginç gelen bir olayı anlatacağım. Herkesin dikkatli okumasını ve çevresinde olup biten olayları dikkatlice incelemesi gerektiğini söyleyerek söze başlamak istiyorum.
Hikayemiz hergün haberleri süsleyen bakıcı hikayelerinden yaşanmış bir örnek. Kardeşimin staj yaptığı hastanede bir bayan doktorun yaşamış olduğu üzücü bir olay...
Doktor hanım ve eşi olan beyefendi çalıştıklarından dolayı çocuklarına bir bakıcı bakmaktadır. Birinci bakıcıyı beğenmeyen çift bir süre sonra yeni bir bakıcıyı işe alır ve gönül rahatlığıyla çocuklarını, bakması için bu bakıcıya emanet ederler. Gel gelelim hiçbir sorun yoktur...
Aylar geçer...
Oturdukları apartmanın karşısında bulunan binada ise felçli ve tekerlekli sandalyeye mahkum yaşlı bir teyzemiz oturmaktadır. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmasından ötürü gün boyunca pencerede oturur ve geleni geçeni izler. Teyzemizin her günü aynı şekilde geçtiğinden kimin hangi saatte eve geldiğini, kimin kaç çocuğu olduğunu, kime hangi gün misafir geldiği vb. gibi bütün her şey bu teyze tarafından bilinir. Hani mahallenin muhtarı bu kadarını bilemez...
Teyzemiz söz konusu çocuk ve bakıcıyı da her gün görmektedir. Aile eve gelmeden yaklaşık yarım saat önce eve gelirler her gün.
Çocuğun yaşı küçük olduğundan okula da gitmiyordur. Bu durum teyzenin dikkatini geçer.
Bir gün tedavi için doktora giden teyze eve dönüşte çocuğun annesi ile karşılaşır. Kadını durdurarak:
-Merhaba kızım, sana bir şey soracağım.
Kadın:
-Buyrun teyze
Teyze:
-Kızım her gün senin çocuğunu görüyorum. Eve bakıcısıyla sanırım siz gelmeden yarım saat önce geliyorlar.
Kadın:
-Nasıl olur teyzecim, bir yanlışlık olmasın. Her gün mü dediniz?
Teyze:
-Evet, kızım her gün. Siz eve gelmeden yarım saat önce. Benim de dikkatimi çekti.
Kadın:
-Parka falan gidiyorlardır herhalde!
Teyze:
-Yavrum, bence bir araştırın. Sabah siz gidince çıkıyorlar, siz gelmeden yarım saat önce de geliyorlar...
Kadın:
-Allah allah... Tamam teyze, saÄŸolun.
Teyze:
-İyi günler kızım.
Kadın:
-İyi günler teyzecim.
----
Eve gittiğinde her gün olduğu gibi bakıcıyı ve çocuğu evde buluyor kadıncağız.
Akşam eve geldiğinde eşiyle de bu konuyu konuşuyor ve bakıcıyı takip etmeye karar veriyorlar. Bir sabah her zaman olduğu gibi işe gidiyoruz şeklinde evden çıkıyorlar ve beklemeye başlıyorlar. Derken çocuk ve bakıcı da görünüyor. Şaşkınlık içerisinde takibe başlıyorlar... Bir süre sonra kendilerini Taksim'de bulan çift ikinci şoku yaşıyor...
Tabi artık devreye polis vs. giriyor...
Kadına bakar mısınız yaa başkasının çocuğunu alıp dilencilik yapıyor. Gerizekalıya herhalde maaş yetmedi... Ohhh çifte maaş! Hayır kendi çocuğuyla yapmasına da karşıyım. Utanmadan bir de başkasının çocuğunu almış mal!
Resmen şok oldum yani duyduğumda... İnsanlara artık güvenememek ne kadar da kötü. Hele de günahsız yavruları bu işe alet etmek...
Lütfen çocuklarınıza çok dikkat edin! Hepinizin muhakkak bu şekilde anlatılacak bir bakıcı hikayeniz vardır maalesef. Benim çok var ama bunu anlatmak istedim.
Çocukların bilinçaltında yer eden iğrenç bir olay bence...
Dikkat diyorum! Gerekirse gizli kamerayla falan takip edin...Yavrularınıza zarar verilmesine izin vermeyin!
Sevgiler...
Abraxas
20.02.2009
Teşekkürler...
Sevgili blogcu arkadaşım Mavi Bahçe tarafından ödüllendirilmişim. Ben de günlerdir birçok blogda görüyordum zaten. Hoşuma gitti açıkçası kendisine sevgilerimi sunuyorum beni de layık gördüğü için. :)
Ödüllendirme için gerekli olan kuralları da yerine getirerek 7 adet çok sevdiğim blogcu arkadaşımı tanıtacağım size. :)
Öncelikle bu kuralları belirtmeliyim tabi ki:
-Ödüllendiren blog yazarının linkini vermek
-Bu ödülü 7 adet blogcunun linkini vererek gönderme
ve son olarak seçilen blog yazarını bundan haberdar etmek...
Şimdi ödüllendirme işine geçebiliriz:
1. sırada papagangibi var. Blogunun diğer bloglardan çok daha farklı ve özgün bir içeriğe sahip olduğunu anlamanın hiç de zor olmadığını söylemeliyim.
Sevgili Arzu'ya da buradan sevgilerimi sunarım. :) Zaten birçoğunuz tarafından sevilen bir blogcu arkadaşımız.
Melebek gerçekten mutluluğu çok ama çok fazla hak edenlerden birisi. Gerçekten onu da diğer arkadaşlarım gibi çok seviyorum. :)
Fiktirella'ya da 'Sevgililer Götü' adına bu ödülü sunuyorum. Tepe tepe kullan emi! :)
Kelebenk arkadaşımız da bu ödülden nasibini alanlardan birisi.
Dikkat ettiyseniz seçtiğim bütün blogcu arkadaşlarımın kendilerine has tarzları var.
Siirimsilerle'yi belirtmemiş olsaydım eksik kalırdı bu yazı... Sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Son olarak pijamalı blog diyor ve yazımı sonlandırıyorum.
Herkese de ayrıca sevgilerimi yolluyorum.
Abraxas...
14.02.2009
Bütünlemeler de Bitti!!!
Sonundaaaaa!!!!
Şuan ne kadar mutlu olduğumu tahmin edemezsiniz... Kaldığım bütün derslerden geçmişim! Oley oley oleyyy!!!
Çok üzülmüştüm, hatta fizikokimyadan kalmayı hiç beklemediğim halde kalmıştım. Bütünlemelerde de tersine kalmayı beklediğim halde geçmişim. Organikten, analitikten ve diferansiyelden de geçtim.
Cemil hocama sevgi ve saygılarımı sunarım! Cemil Hoca'dan şuana kadar beklediği notu alan hiç kimseye rastlamadım ama ben nedense Cemil Hoca'nın bütün sınavlarında beklediğim notu alıyorum. Nerede ya da kimde sorun var çözemedim.
Aslında 3 dersten geçtiğimi öğreneli çok olmuştu ama organiğin üzerimdeki baskısı bir türlü dinmek bilmiyordu. Dolayısıyla ben de yazı yazmak için bütün sınavlarımın açıklanmasını beklemek istedim.
Arkadaşlarıma da bu süre zarfında kafayı yedirdiğim için özür dilerim. Nasıl dayandılar ben de anlamadım.
Analitikten geçmek benim için mucize gibi bir şeydi. Daha önce finalde çıkan soruların resmini koymuştum hatta...Ama bunu mucize yapan sorulardan çok sınavda yaşadığım sorundu. İğrenç bir şey. Sınav saati gemeden önce okula gidip sınava hangi sınıfta gireceğimi öğrenmem gerekiyordu. Öyle de yaptım. Okulun en iğrenç sınıfı çıktı, talihsizliğin bu kadarı yani! Resmen moralim sıfıra düştü. Yerin bilmem kaç kat dibindeki pis, soğuk ve sırası bile olmayan sınıfta sınava girecektim. Daha kötüsü olamazdı herhalde. Sınıfa gittim mal mal. Neyse tozlu sandalyelerden birine çantamı koydum da benden önce çanta pislendi. Sonra hocalar geldi. Listenin en başında da ben varım. Hayır benden bir önceki kişi mis gibi sınıfta giriyor. Arkadaşımdır severim kendisini... Neyse ismimi okudu hoca, ben de el kaldırınca benim yerimi değiştirdi. En öne aldı ve listedeki tüm kişiler bu şekilde sırayla oturtuldu... Sınavda çok rahat olacağım, panik yok şeklinde sürekli kendi kendime konuştum. soruları yaparken tabi soğuktan olsa gerek altıma edicektim yani. sabret sabret nereye kadar. Analitik tarihinde yoktur böylesi. Sınavın bitmesine yarım saat kala çıktım. Napiyim öleyim mi! De get dedim senden daha önemli şeyler de var. Ama nasıl moralim bozuk yazamadığım bir sürü şey vardı... Neyse sağlık olsun! :)
Bu sıradaysa kalp spazmı, kalp krizi geçirme riskleriyle karşı karşıyaydım. Tanrı kimseyi böyle sınamasın valla. İğrenç bir bekleyişti gerçekten.
OrganiÄŸe gelince...
Bizim organik dersinde 30 çok iyi bir nottur. Çoğunuza düşük gelebilir ama 20 alıp da göbek atanları gördüğümü de eklemek isterim. Ancak finallerde en az 50 almanız gerekiyor. Bu da işinizi iyice zora sokuyor. Tabi finallerde almış olduğunuz 50 tek başına yeterli değil. Geçebilmeniz için ortalamanızın en az 40 olması gerekiyor. Organik dersi için bu iş cidden çok ama çok zor. Bütünleme sınavında alınan en yüksek not 63. Bir kişi 63, bir kişi 62, bir kişi 61, 4 kişi de 60 almış sınavdan. Ben 60 alanlardanım... İlk notum da 44 olduğu için baya sevindim. Ortalama olarak iyi bir şey geleceği kesin BDSler açıklandığında.
Sınavda başımda dikilen iki tane cırtlak sesli hoca "Sınavın bitmesine 5 dk kaldı!" diye 5 dk boyunca bağırmasalardı daha da yüksek bir not alırdım. Hoca 8 soru sordu ama soruları bir görseniz nevriniz dönerdi. Zaten bizim Cemil Hoca'nın soruları hep aynıdır. Her sene aynı soruları sorar, bazen bu sorulara yeni sorular ekler falan ama genellikle her sınavda sorduğu sorular vardır. Bize finalde sorduğu sorulara baktığımda 2008 yılının bütünlemesini sorduğunu görünce ben de 2008 final sorularının cevaplarını çıkardım. Tam 18 sayfa falan... :) Ondan sonra bunları ezberlemeye başladım. Başka türlü geçemem çünkü, sınavda motor gibi yazmam şart. Herneyse zaten hoca sınavda o soruları sormasa da onları yazacağım diye kendimi şartlandırdım. :)
Sınav günü geldi çattı. Gittim sınıfa tabi baya kalabalıktı. Ondan sonra hoca kağıdı çıkardı, kalbim nasıl atıyor çıplak gözle görülebilir o derece. "Alkenler" dediği anda sınıftan bir "Ohhh beee 2008 final" sesi yükseldi. O anı görmeniz gerekirdi, çok komikti gerçekten. Sonra soruları okumaya başladı tabi biz de yazıyoruz bir yandan. Öyle sınavda soru kağıdı önünüze gelmiyor. Bir saat yirmibeş dakika olan sınav süresinin 15 dakikası soruları yazmakla geçiyor. Neyseki soruları ezberlemiş olduğumdan hoca duraksadığında da ben yazmaya devam ediyordum. :) Bu 2008 yılının finalinde sorduğu sorulara 4-5 şık yine eklemişti. Ben de sınava girmeden önce evde kendi kendimi sınav yapmıştım süre tutarak ama 7. soruya geldiğimde süre bitmişti. Tabi hoca yeni sorular da ekleyince biraz moralim bozuldu ama pek de sallamadım. Zaten Cemil Hocanın 1 sorusu 10 soruya bedeldir. Şıklı, şıklar şıklı, şıkların şıkları şıklı....ve böyle devam eder...
Neyse soru faslı bitince yazmaya başladım hızlı bir şekilde. Bize sınavda verilen kağıtlar A3 büyüklüğünde öküz gibi kağıtlardır. Onlardan herkese 4er sayfa verildi. Ben 3. sayfaya geldiğimde panik içinde "Hocam 1 kağıt alabilir miyim? Hocam, hocam!" diye bağırmaya başladım. Neyse hoca hemen 4sayfalık kağıtlardan bir tane daha verdi de rahatladım. Zaten aldığım diğer dört sayfa da ne ara doldu anlamadım. Bir de baktım sayfanın bitmesine yarım sayfa yani A4 boyutunda düşünürsek 1 sayfa kalmış. Hoca da o sırada yanımdaydı, şansa bak! Hemen 4 sayfa kağıt daha aldım. Ama onun ancak 2 sayfasını doldurabildim. Süre bittiği için. Ama nasıl yazdıysam kendi yazımı hoca okuyabilir mi diye de düşündüm yani. Normalde "inci gibi" deyimi benim yazım için kullanılır. Her neyse 8.soruda hoca 7-8 tane tanım bir de bir şeyin oluşturulmasını sormuştu. O tanımlardan sadece iki tanesini yazmaya sürem yetti.(Gerçi sadece tanım yazarsanız puan alamazsınız, reaksiyonlarını ve örneklerini yazmaknız şart.) En dandiriklerini de yazamadım sinir oldum. Son 5 dk kalem oynatamadım.Hem de organik sınavında! Rezalete bak! Dikkat denen bir şey bırakmadılar ki!
Herneyse ya bitti ve şuan çok rahatım. BİTTİ, kurtuldum. Darısı kurtulamayanların başına. İkinci dönem de umarım geçerim iyi notlarla. O kadar strese girmiştim ki bu dönem. Bilmiyorum ya sürekli aksilikler, sürekli saçma sapan şeyler geldi başıma. Umarım ikinci dönem bu kadar sorunla karşılaşmam. Organik yüzünden strese giren öğrencilerin stresi bile benimkinin yanında solda sıfırda kaldığından tarihe geçtim. Üstelik benim bu dersi ilk alışımdı. Bu dersle ilgili çok büyük konuşmuştum zamanında, bu stresin sebebi de bu olsa gerek....
Sevgiler efem, tebriklerinizi bekliyorum. :)
Abraxas...
12.02.2008
Acı Kayıp_Türkel Minibaş
Sene 2006ydı...
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin Tiyatro kulübüne gitmiştik koşa koşa... Derslere başlamıştık zevkle...
Ben Mühendislik Fakültesi'nde öğrenciyim, bilen bilir zaten.
"Beni almayacaklar kesin."
"Abi ben niye gidiyorum ki, boÅŸuboÅŸuna?"
"Ne yapacağım ben, ne diyeceğim?"
...
Kafamda birsürü soru işareti...
Sadece hazırlıkta okuduğumu söyledim.
Mühendislik fakültesinden olduğum daha sonraları duyulacak, söylenecekti.
Herneyse efem, çok tatlı arkadaşlarımız, ablalarımız, abilerimiz oldu. Yanlış anlaşılmasın bunlar öyle bir kısım kesim tarafının abla ve abileri değildirler. Sadece yaşça bizden büyüktürler.
Tabi oyunlar oynanıyor, herkes harıl harıl çalışıyor ama bize görev verilmiyor malum yeniyiz...
Buna sinirlenip içerleyen bazı arkadaşlar da bırakıyorlar tamamen. gören duyan yok. Oyuna bir hafta kalmış...
Yolda karşılaşıyoruz.
Işıkçı lazımmış. Hayırdır, diyorum içimden. Kimse kalmamış mı bu görevi yapacak!
Ben yaparım ne olacakki.
Ama öğretmeniz lazım...
İnsan hayatında kaç kere ışıkçı olabilir ki.
Her şey benim elimde, benimle iyi geçinmeleri lazım...
Şaka bir yana bir hafta çalışıp işleri rayına sokuyoruz. Oyunun sahnelendiği gün gösterdiğim performansa hayret ediyorum. Arkadaşlarımdan bahsetmeme gerek yok. Onlar zaten anlatılmaz yaşanır. :)
Günler geçiyor. Ben okul asma işini pek beceremediğimden uzak kalıyorum. Bizimkiler aynı kadroyla kulüpteler. Ben de sadece çalışma saatlerinde gidiyorum tabi. Her şey çok güzel, çok mükemmel görünüyor.
Birgün yine gidiyorum, içerde bir telaş, makyajlar yapılıyor. Cici kıyafetler giyiliyor, temizlik desen almış başını gidiyor... Yemekhanenin bardakları, tuzlukları ve sürahileri getiriliyor daha doğrusu aşırılıyor... Bir Türkel Hoca lafı dönüyor ortalıkta ama konuya yabancı olduğumdan sadece seyretmekle yetiniyorum. Tabi o sırada elime verdikleri temizlik beziyle olaya dahil olmam da ayrı bir mesele.
Ne oluyor ya?
-Türkel hoca gelecek!
-Ay Türkel hoca, canım yaaa
-Çok özledim ya valla
-Abi okula gitmezsen tabi özlersin
-Sus terbiyesiz o olmasa şuan sen burada olamazdın
-He doÄŸru...
Merak ediyorum.
Ama Türkel olarak değil Türker olarak anladığımdan erkek bir hocanın gelmesini bekliyorum.
Bir süre sonra telefon geliyor.
Türkel hoca gelmekte...
Milletteki heyacını görmeniz lazım.
Kim bu Türker Hoca yaaaa! diyorum içten içe...
Sonra içeri giriyor Türkel Hoca.
Nasıl temizlik yaptıysak artık odayı görünce şaşkınlığını gizleyemiyor...
Hey gidi günler heyy...Neydik ne olduk, diyor...
Çok mutlu, gözleri gülüyor.
Odada tanınmamış mal mal bakan tek kişi benim.
Türker Hoca bu muymuş ama bu hoca bayan diyorum yanımdakine fısıltıyla. Gülerek kısaca tanıtıyor kendisini. O sırada arkasını dönüp çağırıyor beni yanına.
Ben de o sırada kahve falan koyuyordum galiba.
Neyse işte oturuyorum. Senin adın ne falan diye soruyor. Diyorum böyle böyle...
Türkel Minibaş:Hiç görmedim okulda seni hazırlık mı okuyorsun?
Ben:Evet, hazırlık okuyorum. Mühendislik fakültesindeyim zaten...
TM:Ohhh sonunda mühendislikten de öğrenci transfer ettik. Hayırlı uğurlu olsun.
Ama zor olmuyor mu nasıl geliyorsun mühendislik fakültesi nerdeeeee, burası nerde?
Ben: Yok hocam şimdi zaten hazırlıkta okuduğum için beyazıt kampüsündeyim ama seneye bilemem tabi....
...
Aslında o gün burada anlattığımdan çok ama çok fazla şey daha konuştuk. Siyaset, sanat... Gerçekten kendini çok iyi ifade eden birisi. Öğrenciyle iletişimi çok iyi ve yakın bir arkadaşınız gibi.Beni hiç tanımadığı halde kırk yıllık arkadaşıymışım gibi saatlerce sohbet etmişti. :)
Büyüklerin genellikle nasihat vermesine alışkınızdır. Türkel Hoca dinlerdi, yorum yapardı. Nasihat verdiğini hiç görmedim, duymadım. Belki de bana denk gelmedi.
Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocaydı, halâ da öyle. Sanata çok düşkündü. Doçent olduğu yıllarda okulun ilk tiyatro kulübü kurulduğu zaman çekilen sıkıntıları anlatmıştı. 80 yıllardan bahsediyorum. Birçok insanın tiyatro kulübünün açılmasına karşı çıktığını ve hatta bunların arasında öğretim üyelerinin de olduğundan bahsetmişti. Bu durumun kendisini ne kadar üzdüğünü esprili bir dille anlatmıştı.
Tabi bütün bunların yanında o çok iyi bir ekonomistti. Aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktaydı ve birçok sivil toplum kuruluşunda da görev almaktaydı.
İnsana, hayvana, sanata değer veren, Atatürkçü, ülkesini ve devletini seven birini daha kaybettik.
Başımız sağolsun.
Sevgiler...
Abraxas...
09.02.2009
Favorilerine Ekleyenler
Hakkında Yapılan Yorumlar
İlgili Diğer Bloglar:
Etiketler: Abraxa, acayip, aile, algılama, animasyon, anne, Aşık, aşk, astroloji, Atatürk, ayrılık, başka, bilgisayar, bitkiler, bunalım, chemistry, çocuk, Cumhuriyet, cumhuriyet bayramı, deniz, depresyon, dersler, doğum, dost, Düşünce, Duygu, Duygusal, edebiyat, erkek, erkekler, erzurum, esra, evlat, Fotoğraf, gazete, Gece, Geziyorum, gözlerin, günce, Güncel, güz, Güzel Yazılar, güzellik, hayal, hoca, ilginç, inanılmaz, inceleme, ingiliz, ingilizce, İstanbul, İstanbul Üniversitesi, Kadın, kar, karikatür, Kasa, Kimya Mühendisliği, Kişisel, kitap, kitaplar, kıyafet, kızlar, klasik, Komik, konsol, kurban bayramı, lise, manzara, melankoli, meslek, Michael Jackson, muhabbet, mühendis, müze, müzik, öğrenmek, ölüm, piyasa, popüler, Programlar, psikoloji, rahatsız, resim, şablon, sağlık, Sanatçılar, sevgi, sıkıntı, siminya, staj, Tartışma, telefon, trafik, Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti, ünlüler, yabancı, yaşam, yemek, yönetmen, yorgun, Yorum, zeki
Yazıyı Email Gönder











