Araştırıyorum
Gönderen: admin Tarihi: Kas 14, 2008
aytekin.kahraman
tarafından sahiplenilmiştir.
Rss : aytekink.blogspot.com/feeds…
Kategori : Yorum
Ad : Aytekin
Soyad : Kahraman
Kullanıcı adı : aytekin.kahraman
Etiketler : arastirma yorum
Hakkında :Yazabilmenin özgürlüğüyle… Bulgaristan’ın Şumen (Şumnu ) şehrinde doğmuşum. Aylardan Eylül diyorlar, çetin kışların başlamasına az kaldığı bir dönem. Sonbahar çocukları biraz farklı olur, her şey toprağa dönerken onlar topraktan gelir, biraz terslik işte o kadar. Keşfetmek, anlayabilmek ve bunları bir şekilde paylaşabilmek için buradayım. Sevgiyle, insanca yaşayabilmek dileğiyle…
Son Gönderileri
Arastiriyorum
Bugun Geriye Kalan Basarilarimizin Ilk Gunudur
Ipsos KMG tarafından her yıl tekrarlanan “Beklentiler, Tercihler, Beğeniler” araştırmasının sonuçları açıklandı
Ipsos KMG tarafından her yıl geleneksel olarak gerçekleştirilen “Beklentiler, Tercihler, Beğeniler” araştırmasının sonuçları 2.12.2008 tarihinde (bugün) düzenlenen bir basın toplantısı ile açıklandı. Toplantıya katılan Ipsos KMG CEO’su Vural Çakır, araştırmanın önemli sonuçlarını özetledi ve sonuçlarla ilgili yorumlarını basın mensupları ile paylaştı. Birey-talep cephesinden ekonomik-sosyal-siyasal ortama bakan ve Türkiye’yi nasıl bir yıl beklediğinin ipuçlarını veren araştırmanın sonuçlarına göre, kriz söylemi günlük hayatın bir parçası olmuş durumda.
Küresel Kriz ve etkileri
Bu yıl araştırmaya özel olarak eklenen “Kriz Algısı” bölümünün sonuçları, tüketicilerin % 82’sinin, küresel krizin Türkiye’yi olumsuz etkileyeceğini düşündüğünü ortaya koyuyor. Krizin kişisel olarak kendilerini olumsuz etkileyeceğini düşünenlerin oranı ise % 75. Tüketiciler, hükümetin krize karşı izlediği politikaları çoğunlukla başarısız olarak değerlendiriyor.
Krizde aile bütçesi yeniden yapılanacak; yatırımın yıldızları altın ve gayrimenkul
Araştırmaya katılan tüketicilerin kriz durumunda en fazla kısıntıya gidecekleri bütçe kalemleri arasında sırasıyla eğlence, spor, telefon, kişisel bakım ve ev dışı yeme-içme harcamaları bulunuyor. Günlük tüketim, sağlık ve eğitim kalemlerinde ise harcama payının artacağı gözüküyor. Satın alma davranışlarına bakıldığında, daha ucuz markalara, daha küçük çaplı alışverişlere ve daha küçük ambalajlara bir kayma beklenebileceği ortaya çıkıyor. Araştırma sonuçlarına göre, en çok tercih edilen yatırım araçları altın ve gayrimenkul.
İyimserlerin sayısında düşüş
“Türkiye 2009: Beklentiler, Tercihler, Beğeniler” araştırması sonuçları, Türkiye ile ilgili iyimser olanların oranında bir önceki yıla göre düşüş olduğunu gösteriyor. Geçtiğimiz yıl % 58 olan iyimserlerin oranı, bu yıl % 45’e düşüyor. Bireylerin kendi geleceklerine dair beklentilerinde ise yine bir düşüş olmakla birlikte, oran daha az.
Toplumsal sorunlar çözülecek mi?
Araştırma sonuçları, genel güvendeki düşüşün toplumsal sorunların çözüme kavuşması beklentisini de olumsuz yönde etkilediğini gösteriyor. 2009 yılında adalet sisteminin daha iyi işleyeceğini, AB ile ilişkilerin gelişeceğini, terörle mücadelenin başarıya ulaşacağını ve işsizliğin azalacağını düşünenlerin sayısında; 2008’e göre düşüş gözleniyor. Buna karışın, yolsuzlukla mücadele beklentisinde, geçen yıla göre olumlu bir artış söz konusu.
Beklentilerdeki düşüş, siyasi partileri de etkiliyor
Araştırma, ekonomik ve toplumsal beklentilerdeki eğilimlerin, siyasi tercihleri de etkilemeye başladığının sinyallerini veriyor. “Bugün seçim olsa hangi partiye oy verirdiniz?” sorusuna verilen cevaplar AKP’nin ilk kez düşme eğilimine girdiğini gösteriyor. Ancak, yine de AKP net bir şekilde tek başına iktidara gelebilecek durumda. Buna karşılık, CHP’ye oy vereceğini söyleyenlerin oranında geçen yıla göre kısmi bir artış gözüküyor. Diğer tüm siyasi partilerden beklentilerde önemli bir değişme gözükmezken, hiçbir partiye oy vermeme eğilimi artıyor.
Tüketici talebi potansiyeli yüksek
Araştırmanın önemli sonuçlarından biri de, tüketici talebinde gözlenen yüksek potansiyel. Mevcut endişelere karşın; tüketicilerin sağlık sigortası, bireysel emeklilik paketi, cep telefonu, bilgisayar, otomobil, mobilya, tüketici kredisi, konut ve tatil gibi ürünleri satın alma niyetlerinde bir önceki yıla göre sadece küçük azalmalar var.
“Türkiye 2009: Beklentiler, Tercihler, Beğeniler” araştırmasının sonuçları ile ilgili yorumlarda bulunan Ipsos KMG CEO’su Vural Çakır, krizi besleyebilecek psikolojik bir ortamın oluştuğuna dikkat çekerek, “Genel olarak 2009 ekonomik beklentilerinde önceki yıllara göre ciddi düşmeler var; 2008’den daha olumsuz bir yıl bekleniyor. Ancak, tüketici yine de uygun ortamda kendini hemen gösterebilecek yüksek bir satın alma potansiyeli taşıyor,” diye konuştu.
Tüketimde kısa süreli bir geri çekilme ve ardından hızlı bir geri gelme öngördüklerini söylenen Çakır, sözlerine şöyle devam etti: “Küresel kriz kuşkusuz Türkiye’yi ve tüketiciyi de etkilemiş durumda. Bıçak sırtı bir denge var. Araştırma sonuçları, tüketici güveninin yeniden sağlanmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Gerek hükümetin gerek iş dünyasının kararlı ve doğru bir kriz yönetimi gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu yapılabildiği takdirde, toplumsal ve ekonomik potansiyel pozitif doğrultuda harekete geçirilebilecek ve kriz psikolojisinden çıkılabilecektir. Kısa dönemli olacağını öngördüğümüz tüketicinin geri çekilme döneminde pazarlama konusunda aktif kalabilmeyi başaran firmalar, tüketicinin geri gelme aşamasında beklenenden yüksek sürpriz büyümeler gösterebilir”.
Ipsos KMG, dünyanın lider araştırma şirketlerinden Ipsos Grubunun bir parçası olarak reklâm, müşteri ve çalışan memnuniyeti, pazarlama, medya, kamuoyu araştırmaları ve geleceği tahmin, modelleme ve danışmanlık uzmanlıkları sunan dünya çapında bir pazar araştırma şirketidir.
TÜİK’den sonra ülkemizin en fazla araştırmacıya sahip kuruluşu olan Ipsos KMG, deneyimli araştırmacıları ile müşterilerinin işlerini geliştirmeleri için, ilk yaratıcı aşamadan, marka / hizmet / ürün gelişme evrelerine kadar olan tüm süreçte ileri araştırma araçlarıyla, yüksek kalitede çözüm üretir. Ipsos KMG, hızlı tüketim, perakende, dayanıklı tüketim, sağlık, teknoloji, finans, otomotiv, medya, turizm ve daha pek çok alanda müşterileri ile çözüm ortağı olarak çalışır.
Raporun tümünü bilgisayarınıza yüklemek için tıklayınız.
Geleceğin CEO'ları reklama yatırım yapacak
Kariyer planını yaparken en tepeye oturmayı hedefleyen gençler şimdiden neler yapacaklarını planlıyor. Eğitişim Kariyer Enstitüsü ve SüperTeklif (www.superteklif.com)'in birlikte gerçekleştirdiği "Yarın büyük bir şirketin CEO'su olsaydın, şirketin değerini artırmaya yönelik ilk iş olarak ne yapardın?" başlıklı araştırmaya göre ilk yanıt "reklama önem verirdim oldu."
1399 üniversite öğrencisi arasında yapılan anket çalışmasından 356 öğrenci reklama öncelik vereceğini söyledi. Eğitişim Kariyer Enstitüsü Yöneticisi Rıdvan Kasa, yönetici olmanın pek çok gencin hayali olduğunu ve bu hayali öğrenmek için araştırma yaptıklarını anlatıyor. Geleceğin yöneticilerinin koltuğa oturduğunda neler yapacağını öğrenmek için ise en popüler mekan internet tercih edildi. Kasa, "2 tane önemli amacımız vardı bu çalışmayı başlatırken; öncelikle CEO'lardan Yönetim Dersleri programımızın bu dönemki teması olan "Business to Future; Geleceği gerçek kılmak ve yarını bugünden bilmek" konusu hakkında gençlerin ve genç yetişkinlerin ne düşündüklerini öğrenmek istedik. İkinci olarak da; yarın büyük bir şirketin CEO'su olsaydın, diyerek onların hayal güçlerine ve iş dünyası bakış açısıyla formatlanmamış düşüncelerine ulaşmak istedik" diye konuşuyor. Araştırmaya göre gençliğin yönetime bakışında iki önemli nokta ön plana çıktı. Birincisi reklam, pazarlama ve markalaşma.
Anket sonuçlarına göre, şirketin temelinin sağlamlaştırılmasını düşünen ise katılımcıların sadece 11'i... Araştırma sonuçlarında dikkat çeken diğer önemli nokta ise, birey olmaya yapılan vurgu. Ankete verilen yanıtlarda karar süreçlerine bireylerin katılımına, fiziki koşulların elverişli olmasına ve eğitime dayandırılarak bireyin verimi ve kendini ifade etmesinin önemi ön plana çıkıyor. Ankette katılanlardan 179 kişi CEO olduğunda çalışanların sesine kulak vereceğini söylüyor ve "şirket çalışanlarıyla ortak kararlar alınmalı" diyor. Şirkete CEO olunacak ama nasıl bir şirket yönetilecek? İşte bu sorunun yanıtı geleceğin yöneticileri için çok büyük önem taşıyor çünkü gelecek için geçmişin iyi analiz edilmesi gerekiyor. Koltuğa oturacaklardan 125 kişi ilk işinin şirketin geçmişini analiz etmek olacağını söylüyor. Başarının, verimliliğin ilk şartının huzur olduğuna inanlar ise 102 kişi. Onlar CEO olduğunda şirkette huzurlu ve istekli bir çalışma ortamı yaratmaya çalışacak. İlk 5'e giren yanıtlardan diğeri de "eğitim" oldu. 86 kişi CEO koltuğuna oturduğunda eğitim çalışmalarına önem vereceğine dikkat çekiyor.
Türkiye interneti nasıl ve neden kullanıyor?
Türkiye İstatistik Kurumu tarafından düzenlenen (TÜİK) "Girişimlerde Bilişim Teknolojileri Kullanımı Araştırması 2008" sonuçları açıklandı.
Açıklamada, TÜİK tarafından Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) metodolojisine uygun olarak "Girişimlerde Bilişim Teknolojileri Kullanımı Araştırmasının" ilk defa 2005 yılında gerçekleştirildiği ve sonuçlarının 7 Haziran 2006 tarihinde yayımlandığı hatırlatıldı.
2008 yılı araştırma sonuçlarının verildiği bu bültende 2007 yılında gerçekleştirilen fakat teknik aksaklıklar Nedeniyle yayımlanmayan "2007 yılı Girişimlerde Bilişim Teknolojileri Kullanımı Araştırmasının" sonuçlarının da sunulduğu ifade edilen açıklamada, 2007 ve 2008 yılı araştırmaları Eurostat tarafından yenilenen metodolojiye uygun olarak yeniden düzenlendiği ve seçilmiş sektörlerdeki 10 ve daha fazla çalışanı olan girişimlere uygulandığı belirtildi.
Araştırmalarda, girişimlerden alınan cevaplar çerçevesinde bilişim teknolojileri ile ilgili üretilen göstergelerden bir kısmının cari yılın Ocak ayı, bir kısmı da bir önceki yılın bilgisini verdiği kaydedilen açıklamada, girişimlerde bilgisayar kullanımı ve İnternet erişimi artarken web sayfası sahipliğinde önemli bir değişim olmadığı bildirildi.
Araştırma sonuçlarına göre, girişimlerde bilgisayar kullanım ve internet erişimine sahiplik oranları 2007 yılı Ocak ayında yüzde 88,7 ve yüzde 85,4 iken, bu oranlar 2008 yılı Ocak ayında sırasıyla yüzde 90,6 ve yüzde 89,2;ye
yükseldi.
İnternet erişimine sahip girişimlerin web sayfasına sahiplik oranları 2007 yılı Ocak ayında yüzde 63,1, 2008 yılı Ocak ayında ise yüzde 62,4 olarak gerçekleşti.
2007 yılı Ocak ayında internet erişimi olan girişimlerde en çok kullanılan internet bağlantı tipi yüzde 94,2 ile DSL (ADSL, vb.) oldu. Bu oran 2008 yılı Ocak ayında yüzde 95,3 olarak belirlendi.
İnterneti kullanım aracı
Türkiye'de geçen yıl Ocak ayında, internet erişimine sahip girişimlerin yüzde 77,5;i interneti "bankacılık ve finansal hizmetler" için, yüzde 75,9;u "piyasayı takip etmek" ve yüzde 32,6;sı "eğitim ve öğretim" için kullandı.
2008 yılı Ocak ayında bu oranlar sırasıyla yüzde 77,6, yüzde 77 ve yüzde 33,4 oldu.
Bir önceki yıla ilişkin göstergeler incelendiğinde, 2007 yılı araştırma sonuçlarına göre 2006 yılında web sayfasına sahip olan girişimlerin, bu sayfalar üzerinden sundukları hizmetler sırasıyla yüzde 61,3 ile "girişimin ürünlerini pazarlamak", yüzde 57,7 ile "ürün kataloglarına ve fiyat listelerine erişimi sağlamak" ve yüzde 39,6 ile "satış sonrası destek hizmetleri sağlanması" olarak belirlendi.
2008 yılı araştırma sonuçlarına göre ise 2007 yılında web sayfasına sahip olan girişimlerin bu sayfalar üzerinden sundukları hizmetler sırasıyla, yüzde 78,4 ile "ürün kataloglarına ve fiyat listelerine erişimi sağlamak", yüzde 44,5 ile "girişim tarafından üretilen ürünlerin pazarlanması" ve yüzde 28,4 ile "satış sonrası destek hizmetleri sağlanması" oldu.
Kamuyla iletişimde internet kullanımı arttı
Girişimlerin 2005 yılı araştırması sonuçlarına göre, 2004 yılında kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde interneti kullanma oranı yüzde 63,2 iken, bu oran 2007 yılı araştırması sonuçlarına göre 2006 yılında yüzde 66,2'ye ve 2008 yılı araştırması sonuçlarına göre 2007 yılında yüzde yüzde 68,8'e yükseldi.
Her üç araştırmada da "bilgi almak" amacı ilk sırada yer alırken, bunu "form almak (indirmek)" takip etti. Kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde interneti kullanmayan girişimlerin belirttiği en önemli neden, yüz yüze görüşmeyi tercih etmeleri olarak gösterildi.
Güvenlik problemleri artıyor
2007 yılı araştırması sonuçlarına göre, 2006 yılında internet erişimine sahip girişimlerin yüzde 16,4;ü bilişim teknolojileri ile ilgili bir güvenlik problemi ile karşılaştı. 2008 yılı araştırması sonuçlarına göre ise 2007 yılında bu oran yüzde 17,4 oldu. Araştırma, girişimlerin yüzde 12,5;i bilişim uzmanı istihdam ettiğini ortaya koydu.
2007 yılı Ocak ayında bilgisayar kullanılan girişimlerin yüzde 10,3;ü bilişim uzmanı istihdam etti. Bu oran 2008 yılı Ocak ayında ise yüzde 12,5'e yükseldi.
2008 yılı araştırması sonuçlarına göre geçen yıl internet erişimine sahip girişimlerin yüzde 15,4;ü internet üzerinden sipariş verirken, yüzde 9,4;ü ise internet üzerinden sipariş alıyor.
Derin Alışveriş Seminerleri Devam Ediyor..
Reklamcılık Vakfı'nın organize ettiği ve dördüncüsü 19 Aralık 2008'de yapılacak olan Derin Alışveriş Seminerlerinin konusu Giyim. Bilgi için sizinle de paylaşıyorum.
Ipsos KMG CEO’SU VURAL ÇAKIR:”2009 EKONOMİK BEKLENTİLERİNDE ÖNCEKİ YILLARA GÖRE CİDDİ DÜŞMELER VAR, 2008′DEN DAHA OLUMSUZ BİR YIL BEKLENİYOR”
Ipsos KMG adlı araştırma şirketi tarafından her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen “Beklentiler, Tercihler, Beğeniler” araştırmasının sonuçları düzenlenen bir basın toplantısı ile açıklandı.
Ipsos KMG Ceo’ su Vural Çakır, 2009 yılında mevcut tüketicinin potansiyelinde herhangi bir değişiklik olmadığını ancak küresel krizin etkisi ile birlikte iyimser düşünenlerin sayısında bir düşüş olduğunu söyledi. Türkiye’nin en büyük araştırma şirketi olan ve dünyanın farklı ülkelerinde araştırmalar yapan Ipsos KMG’nin Ceosu Vural Çakır, her yıl geleneksel olarak yapılan araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Birey talep cephesinden ekonomik, sosyal, siyasal ortama bakan ve Türkiye’yi nasıl bir yıl beklediğinin ipuçlarını veren araştırmanın sonuçlarına göre krizin günlük hayatın bir parçası olduğu ortaya çıktı. Araştırma sırasında 2008 yılına göre bazı beklentilerde de değişiklik olduğu görüldü. Araştırmanın sevindirici tarafında ise tüketici talebi potansiyelinin yüksek olduğu görüldü.
Ipsos KMG Ceosu Vural Çakır küresel krizden haberdar olanların oranının yüzde 82 olduğunu belirterek, “Araştırma sonucunda özetle, bir “Med-Cezir” görüntüsü ortaya çıkıyor. Toplum küresel, finansal ve ekonomik krizden yüksek düzeyde haberdar. Bunun Türkiye’yi de, kendi durumunu da etkileyeceğini düşünüyor. Krizi besleyecek bir psikolojik ortam oluşmuş durumda. Hükümetin olası bir krize karşı izlediği politikaları çoğunluk başarısız buluyor. Kriz, harcama yapısını zorunlu harcama sayılan günlük tüketim, eğitim ve sağlık gibi alanlar lehine ve diğer birçok sektör aleyhine değiştirecek. Genel olarak 2009 ekonomik beklentilerinde önceki yıllara göre ciddi düşmeler var. 2008′den daha olumsuzaraştırmanın sonunda ise halkın siyasi eğilimlerinde de değişiklik olduğunu ifade etti.
Üst kademeler mi, alt kademeler mi?
Başarı yüksek mevkilerde ne kadar çok insan tanıdığınızla mı alakalı?
Başarı alt mevkilerde ne kadar çok insan tanıdığınızla mı alakalı?
Bankada hesabı olanlar dikkat!
Mali Suçları Araştırma Kurumu (MASAK), bankalarda hesabı bulunan vatandaşların 15 Aralık’a kadar adres teyidi yaptırmazlarsa hesaplarının bloke olacağını açıkladı.
MASAK’tan yapılan açıklamaya göre, 15 Aralık’a kadar bankalarda hesabı bulanan yurttaşların, bankalara daha önceden beyan ettikleri adresleri teyit eden belgeleri şubelerine iletmemeleri durumunda, banka hesapları bloke edilecek. MASAK tarafından yayınlanan "Suç Gelirlerinin Aklanması ve Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Tedbirler Hakkında Yönetmelik" gereği, 30 Haziran 2008 tarihi veya öncesinde hesap açtırmış olan müşteriler beyan ettikleri adreslerini doğrulayan belgeleri (ibraz tarihinden önceki üç aylık döneme ait ikametgah belgesi veya adınıza düzenlenmiş elektrik, su, doğal gaz, telefon gibi abonelik gerektiren hizmete ilişkin olan bir fatura vb.) en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar, 30 Haziran 2008 sonrası açılan hesaplar için söz konusu belgeleri hesabın açıldığı tarihten itibaren en geç 10 işgünü içinde bankalarına sunmaları gerekecek.
YIĞILMADAN DOLAYI İŞLEMLER AKSAYABİLİR
Uzmanlar, yasada 31 Aralık 2008 tarihinin son geçerlilik tarihi olarak belirtilmesine karşın oluşacak yığılmadan dolayı, müşterilerin işlemlerinin aksamaması için 15 Aralık 2008 tarihine kadar söz konusu ibrazların yapılması gerektiğini bildirdi.
Uzmanlar G-20 zirvesini yorumladı
G-20’den çıkan karar global piyasalarda ralliye neden olmaz
Tüm dünyanın merakla beklediği G-20 Zirvesi’nden kısa vadeli somut bir karar çıkmazken ekonomistler alınan önlemlerin piyasalarda yükselişe neden olmayacağını ancak düşüşlerin hızını kesebileceğini düşünüyor. Uzmanlara göre, Zirve’de alınan kararlar finansal denetimleri artıracak.
Global ticarette korumacılığa hayır, finansa sıkı denetim (Prof. Dr. Asaf Savaş Akat)
G-20 Zirvesi’nin sonuç bildirgesinin büyük bölümü mali sistem düzenlemeleri ile ilgili. Zirve’den çıkan ilk sonuç piyasa ekonomisine devam ve ticarette korumacılığa hayır denilirken, mali sektöre ise çok daha sıkı düzenlemelerin geleceği yönünde. Piyasa adı altında mali sektör şirketlerinin aşırı risk almasının önüne geçecek düzenlemeler yapılacak. Ülkeler büyümenin durmaması için mümkün olduğu kadar genişletici para ve maliye politikaları uygulayacaklar. Bu dönemde IMF’nin de yeni koşullara uyum sağlayacağı belirtiliyor.
Piyasaları heyecanlandıracak bir karar çıkmadı (Ali ihsan Gelberi/ Garanti Bankası)
G-20 toplantısından kısa vadeli somut bir önlem kararı çıkmadı. IMF ve Dünya Bankası’na daha önemli görevlerin yüklenmesi isteniyor. Öncelik yine mali piyasalardaki kaos ortamının dağıtılması. İleriye dönük ise denetimin artırılması planlanıyor. Piyasaları hareketlendirecek bir karar yok. Zaten zirveden çok somut kararların çıkması beklenmiyordu. Dünya büyümesine katkıda bulunan ancak büyümeleri hız kesen gelişmekte olan ülkelere destek olunması isteniyor.
G-20 Zirvesi ancak sert inişlerin önünü keser
(Altuğ Karamenderes/ Ekonomist)
Genel beklenti, zirvenin sonuçlarının uzun vadede olumlu olacağı, kısa vadede piyasalarda G-20 nedeniyle bir düzeltme yaşanmayacağı şeklindeydi. Çıkan sonuç bu beklenti dahilinde. Hala ABD’de konut fiyatlarının düşmesi beklenirken Zirve’nin sonuç bildirgesinin piyasalarda ralli yaratması beklenemez, ancak daha sert inişleri engelleyecektir. Daha somut kararlar çıkmasına bekliyordum ancak bankacılık sektörüne müdahalenin sınırları ve IMF’ye ayrılacak kaynak gibi konularda bile net bir karar alınamadı.
Hükümet IMF’ye yaklaşıyor! G-20 top çeviriyor!
Ali Ağaoğlu
Haftasonu IMF ile bir anlaşma yapılmasını bekleyen piyasalar, “yakınlaşma” ile yetinecek.
IMF heyeti ile Washington’da görüşen Erdoğan “ümük sıkma” edebiyatından “çözüme en yaklaştığımız noktaya gelindiğini” IMF anlaşma aşamasına yaklaşıldığını açıklamış.
İçeride söylenenleri “politik saldırılar” olarak algılayıp sert tepkiler vermişti. Küresel krizin boyutunu sanki diğer G-20 liderlerini dinleyince anlamış gibi. Umut bağlanan Körfez parası bile krizden şikayet edince eldeki “son kaynak” IMF ile bir orta yolu bulunmaya çalışılıyor.
Zannetmiyorum ki IMF, yapılacak bir anlaşmada bizdeki yerel seçimi düşünerek “ümük sıkmaktan vazgeçecek”. Yapılacak program yine IMF’nin performansına yazılacağından çok da tavizkâr olmayacaklarıdır.
Başbakan, IMF konusunda söylediklerinden geri adım atacak mı? Yerel seçim öncesinde “ümüğümüzü sıktırmadım!” edebiyatı yapılsa da gerçekte birçok taviz verilecektir. Zamanında ev ödevini yapmayan “Ağustos böceğinin”, krizde IMF’yle uzlaşmasından başka yapacak bir şeyi kalmıyor.
IMF ile anlaşılması kısa vadede piyasaların stresini azaltsa da temel sorunlara ve küresel darbelere karşı sağlam bir “kalkan” olmayacaktır. Zayıf da olsa bu kalkan en çok yabancı yatırımcıları koruyacak, yerli ekonomik aktörlere sadece “güçlüymüş gibi görünen” rezervler sayesinde kolay borçlanma avantajı sağlayabilecektir.
G-20’lerden somut sonuç yok!
Sanki dünya krizde değil, acil somut adımlar atılması gerekmiyor... Adeta yaklaşmakta olan göktaşının çarpmasına daha 4 ay var da ne yapalım tartışması devam ediyor.
G-20’lerden net bir sonuç çıkmasını ben dahil kimse beklemiyordu. ABD’nin yeni seçilmiş başkanının toplantıya katılmaması, krizde liderlik sorunun daha da öne çıkardı. Krizi yaratan “topal ördek” Bush mu sorunu çözecek? Hiç sanmıyorum.
IMF ve Dünya Bankası’nın küresel büyüme adına başta BRIC ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) olmak üzere sıkıntıdaki ülkelere kaynak sağlamaya devam etmesi, her ülke batması durumunda dünya ekonomisinde sorun yaratabilecek kuruluşlarını listelemesi (bizim listede sadece T.C. yer alır herhalde), türev piyasalarının daha sıkı kontrol edilmesi v.s. gibi kararlar “alınmış” G-20 zirvesinde.
Top çevriliyor. Herkes “ev ödevine” çalışacak ve 30 Nisan’da yeniden buluşacaklar. O zamana kadar kriz yeni kaleleri de yerle bir etmemişse...
Lideri ve de amacı net olmayan dünya kamuoyunda politikacılar doğru dürüst bir şey yapmıyor denmesin diye, yapılan gereksiz bir toplantı gibi... Venezuela Başkanı Hugo Chavez “soruna neden olan insanların evsahipliğinde yapılan ve yoksulları dışlayan bu toplantının zaman kaybından başka bir şey olmadığını” söylemiş.
Chavez hiç de haksız değil!
Operatörler arasında numara taşıma resmen başladı. Tüm bilmek istedikleriniz burada...
Türkiye'de cep telefonu kullanımında daha 'özgür' bir döneme girildi. Artık aboneler numaralarını sabit tutarak GSM operatörlerini değiştirebilecek. Aboneler değişim için ücret ödemeyecek, bu süreçte istediği kadar operatör değiştirebilecek. Yeni operatöre geçmek en geç 6 günde tamamlanacak. Turkcell, Vodafone ve Avea kapışacak, cepten konuşma daha da ucuzlayacak.
Yaklaşık 64 milyon SIM kartın bulunduğu Türkiye'de cep telefonu aboneleri yeni bugünden itibaren daha 'özgür' bir döneme adım atıyor. Bugün başlayan numara taşınabilirliği sektöre yeni bir hareket getiriyor. Pazarın ilk yıl yüzde 15 büyümesi, tüketiciye yönelik kampanyaların da hızla artması bekleniyor. Numara taşıma ile birlikte cep telefonu abonelerinin numarasını değiştirmeden istediği GSM operatörünü kullanabilecek. Tüketiciler kullandığı GSM operatörünü değiştirmek isterse hiçbir ücret ödemeyecek. Bu işlem en az 4 en fazla 6 gün sürecek. Eğer tüketici geçtiği operatörden memnun kalmazsa istediği zaman başka bir operatöre geçebilecek. Bu konuda herhangi bir sınırlama bulunmuyor. Turkcell, Vodafone ve Avea arasında yaşanacak "müşteri kapma yarışı", konuşma ücretlerinin daha da düşmesine yol açabilecek.
Pazar büyüyecek
Numara taşıma işleminin ilk yıl içinde pazarda yüzde 15'lik bir hareketlilik yaratarak, numara taşınabilirliği ile ilk yıl 7 milyona yakın abonenin operatör değiştirmesi bekleniyor. Aboneler operatör değiştirmek istediği zaman kullanmak istediği operatörün bayisine giderek taşıma talep formu ve abonelik sözleşmesi dolduracak. Daha sonra talep Merkezi Referans Veri Tabanına iletilecek. Eski operatörden onay bilgisi alınacak ve en kısa 4 en uzun 6 gün içerisinde abone kullanmak istediği operatöre geçmiş olacak.
Cep telefonu abonelerinin numaralarını değiştirmeden istediği operatöre geçme hakkını elde etmesiyle birlikte, GSM operatörleri arasında yaşanan rekabet de iyice kızışacak. Turkcell, Avea ve Vodafone yasak olmasına rağmen bir yandan mevcut abonelerini kaybetmemek için yeni kampanyaları devreye sokarken, diğer yandan da rakiplerinden abone kapma yarışına girdi. GSM operatörleri yeni abone kazanmak için numarasını getirecek abonelere hediye ya da indirimli telefon uygulaması gibi hizmetler sundu.
Tüketici bilmiyor
Yapılan düzenlemenin sektörde rekabetin derinleşmesi açısından önemli bir adım olarak yorumlayan Mobil İletişim Sistemleri ve Araçları İş Adamları Derneği (MOBİSAD) Başkanı Murat Dursun, şöyle konuştu: "Daha ucuz fiyata daha kaliteli hizmet almanın önü açılmış olacak. Aboneler öncelikle aboneyi elinde tutmak için çalışacak. Ancak abonelerin yarıdan fazlası numara taşınabilirliği konusunda fikir sahibi değil. Anketlerden çıkan sonuçlar tüketicilerin bu konuya hakim olamadığını gösteriyor."
Kimliği gösteren numara taşıyacak, ücret ödemeyecek
* Mevcut operatörünü değiştirmek isteyen bir abone kimliğiyle beraber geçmek istediği operatörün bayisine gidecek.
* Burada numara taşıma talep formunu dolduracak.
* SIM kartını alırken, alıcı şebeke, talebi Merkezi Referans Veri Tabanına iletecek.
* Tüketicinin bu talebi eski operatöre iletilecek ve onay bilgisi için beklenecek.
* Daha sonra aboneye yeni SIM kartı takma saati ve bilgileri kısa mesajı ile gönderilecek.
* Yeni SIM kart telefona takılacak. Abone yeni operatörden hizmet almaya başlayacak.
* Bu işlemler için GSM operatörleri tüketiciden ücret talep etmeyecek.
Hangi GSM operatörü yarışa nasıl girdi?
VODAFONE: Numara taşınabilirliği kampanyalarında müşteriler için, "Vodafone numara taşınabilirliğinin uygulandığı ülkelerde eksiksiz altyapı ve teknik destek hizmeti veriyor. Bir dünya devi oluşu, Vodafone'u tercih etmek için en önemli nedenlerden biri" mesajını veriyor. Yetkililer, cep telefonu kullanıcılarını Vodafone'a çekmek, hem de 17 milyonu aşan Vodafone abonesini mutlu etmek için cazip kampanyalar ve fırsatları yakında açıklayacaklarını bildirdi.
AVEA: Mevcut tarifelerine ek olarak yeni abonelere yönelik bir kampanya başlattı. Avea'dan yeni hat alan müşteriler 250 kontör ve bir cep telefonu sahibi olabiliyor. Şirket ayrıca her yöne 300 tarifesi ile 30 YTL'ye 300 dakika hediye ediyor.
TURKCELL: "Numaran aynı kalsın, kalitesi Turkcell olsun" sloganıyla başlattığı kampanyalarına "İki gün bedava konuşma" ile devam ediyor. Turkcell, faturalı bireysel hat sahibi müşterileri için "haftanın 2 günü tüm Turkcell'lilerle bedava konuşacağı" bir kampanya başlattı. Turkcell yetkilileri "2 Gün Bedava" kampanyasının, 8 Kasım - 28 Aralık 2008 tarihleri arasında, kısa mesajla kayıt olan ilk 1 milyon Turkcell abonesi için geçerli olacağı vurgulandı.
Bip-bip sesi uyaracak
GSM operatörlerinin karmaşık tarife kampanyalarını tüketicinin anlayabileceği bir seviyeye çekmesi gerektiğine işaret eden Murat Dursun, şu bilgileri verdi: "Biz bir kaç saniyelik sesli uyarı sistemi getirilmesini talep ettik. Ancak bunun tüketiciyi rahatsız edebileceğinden korkuldu. Sonuçta tüketici sinyal sesiyle uyarılacak. Başka bir operatörü aradığını telefondan çıkacak "Bip-Bip" sesiyle anlayacak."
Avrupa bu sistemi 9 yıldır kullanıyor
Numara taşınabilirliği uygulaması 1997'den beri Singapur'da, 1999'dan bu yana da Avrupa'da uygulanıyor. Uygulamayı ilk başlatan Avrupa Birliği ülkeleri İngiltere ve Hollanda oldu.
Bugün 25 AB ülkesi bu sistemi kullanıyor. Avrupa'da operatörler arası rekabeti artıran bu sistemle 50 milyona yakın kullanıcı numarasını taşıdı.
Taşınma sürelerine bakıldığında Avustralya, İrlanda, Malta gibi ülkelerde numara 1 günde taşınıyor. İtalya, Slovakya gibi ülkelerde ise bu sürenin 20 güne çıktığı görülüyor. Türkiye'de ise numara taşıma en uzun 6 gün içinde gerçekleştirilecek.
Numara nasıl taşınacak?
Tüm GSM operatörleri web sitelerinde numara taşıma işleminin nasıl yapılacağı konusunda ayrıntılı bilgi veriyorlar. Bunun için çok kolay anlaşılır animasyonlar ve adım adım bu işlemin nasıl gerçekleştirileceğini anlatan bilgi sayfaları hazırlamışlar.
Aşağıdaki link'leri kullanarak ayrıntılı bilgi alabilir, başvurularınızı nasıl gerçekleştireceğinizi öğrenebilirsiniz.
Turkcell'e numara taşıma
Vodafone'a numara taşıma
Avea'ya numara taşıma
Operatörlerle iletişim kurmak ve numara taşıma hakkında bilgi almak için aşağıdaki telefon numaralarını kullanabilirsiniz:
Vodafone - (212) 285 99 28
Avea - (212) 460 16 49
Turkcell - (212) 283 35 65
İlk üç günde kaç kişi operatörünü değiştirdi?
Televizyon ekranlarında birbiri ardına dönen reklamlar ve özel kampanyalar eşliğinde başlayan numara taşıma uygulaması, beklendiği gibi büyük ilgi görüyor. İlk iki günde numara taşımak için 50 bin civarında başvuru yapıldığı öğrenilirken, Telekomünikasyon Kurulu 37 bin kişinin bu talebinin yerine getirildiğini açıkladı.9 Kasım'da başlayan abonelerin aynı cep telefonu numarasıyla başka operatöre geçmesini sağlayan uygulamaya başvurular devam ediyor. Telekomünikasyon Kurulu Başkanı Tayfun Acarer, daha önce numara taşıma sistemi ile mevcut abone sayısında bir miktar düşme beklediklerini, toplam abone sayısının yüzde 10'unun işletmeci operatörünü değiştirmesini öngördüklerini söylemişti. Türkiye'de aktif mobil telefon abone sayısının 65 milyon civarında bulunuyor. Taşınma işlemi abonenin alıcı operatöre başvurması ile başlıyor ve en fazla 6 günde tamamlanması gerekiyor.
Numaranın taşındığı nasıl anlaşılıyor?
Telekomünikasyon Kurumu, taşıma sırasında operatörlerin abonelerden alabileceği en yüksek ücreti 2 YTL olarak belirlemişti. Ancak GSM operatörleri, geçiş işlemini teşvik etmek amacıyla herhangi bir ücret talep etmeyeceğini duyurmuştu. Numara taşıma işleminde, operatörünü değiştiren aboneler arandığında, çağrıyı yapanlara "uyarı tonu" verilecek. GSM operatörleri birbirine benzeyen uyarı tonlarını internet sitelerinde de duyuruyor.Avrupa'daki durumNumara taşıma uygulaması 26 Avrupa Birliği ülkesinde uygulanıyor. Uygulamanın yapıldığı ülkelere bakıldığında, Avusturya, Litvanya, Yunanistan 2004'te, İrlanda, Fransa, Finlandiya ve ABD 2003'te, Portekiz, İtalya, Almanya 2002'de, Danimarka, İsveç, Norveç 2001'de, İsviçre, Avusturya, İspanya 2000'de, İngiltere ve Hollanda 1999'da numara taşınması uygulamasını başlattı. Avrupa Birliği üyesi ülkelerde uygulamanın başladığı günden itibaren toplam 56 milyon abone numarasıyla başka operatöre geçiş yaptı. Bu ülkelerde taşınan numara sayısının toplam abone sayısına oranı ortalama yüzde 8.3 olarak belirlendi.
Çok Güzel Hareketler Bunlar - Anketör
Nerelerdesin ? Nerelerdeydim…
Artık son zamanlarda bu soruların sayısı oldukça arttı. Aslında çokda hoşuma gitti birilerinin bana bu soruları soruyor olması beni takip ediyor olmaları… Yaklaşık iki ay olmuş bloga yazı yazmayalı. Son zamanlarda tanıdıklarım gördükçe artık yaz birşeyler diyorlardı. Onun dışında bana daha özel gelen hiç tanımadığım insanların mailler atarak ne zaman yazacağımı sormaları idi.
Aslında hiç ilgilenmiyorum ve iki aydır bloga bakmıyorum sananlar var ama yanılıyorlar. Aksine her gün hemde bir kaç defa bakıyorum. Ben bakmayı unutsam bile gelen yorumlara onay vermek için sistem mail atıyor ve beni kendime getiriyor. Peki bu kadar zamandır ilgileniyorumda o zaman neden yazmadım ? Arkasına saklanabileceğim bir sürü bahane var. Bunların en başında da iş geliyor. Hani derler ya bir tane olsa fındık fıstıkla besleyeceğim. Çok doğruymuş. Hem firmaların sayılarının çokluğu hem de yeni işler geliştiriyor olmamızdan dolayı oldukça yoğunum. Şikayetçi miyim ? Asla. Çünkü ben işini çok seven biriyim. Tek şikayetim istediğim bazı şeylere zaman bulamamam. Ama bunuda yakın zamanda aşacağım.
Sevmiyorum böyle demeç verir gibi yazı yazmayı. Çünkü beni hiç tanımayan ve blogumu yarın okuyan biri bu yazıyı gördükten sonra çok megolomanmış diyebilir ama yazmak zorunda kaldım tek tek cevap vermek insanlara daha zor. Bir yanda da korkuyorum şimdi burda yazıyorum yazıyı ve bu yazı sonrasında 1 ay daha yazmazsam o zaman rezil oldum demektir. Muhtemelen blogu kapatırım
Neler yaptım bu iki aylık süreçte. İş tarafında çok güzel gelişmeler oldu. Yakında sizlerle detaylı olarak her birini paylaşacağım çok güzel internet projeleri geliştirdim. Haftasonları olabildiğince devam ediyor bu geliştirmelerim. Bu yazdıklarım bana yazmam gereken daha bir çok şey çağrıştırdı. Uzun zaman sonrasında yeniden yazmak heyecanlandırdı ve aklıma gelenleri yazıp sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Yeniden merhaba…
DİZÜSTÜ BİLGİSAYAR PİLLERİ GERİ ÇAĞRILIYOR!

Bir HP kullanicisi iseniz, HP nin yapmis oldugu resmi bilgilendirmeye de asagidaki link uzerinden erisebilirsiniz!..
http://bpr.hpordercenter.com/sbpr/
Uykusuzluk - Karikatür

My Bulgaria
My Bulgaria - Click here for the funniest movie of the week
SWOTumu Yapar Mısın?
“İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir.” der Yunus Emre ve gerçek bilginin kendini bilmekten geçtiğini özetler. Bir başka büyük düşünür Sokrates de asırlar öncesi aynı gerçeğe ışık tutar ve “nosce te ipsum” yani “kendini bil” düşüncesini vurgular; öyle ki meşhur Delphoi tapınağı davetlilerini “gnothi seauton” (kendini bil) emrinin yazıldığı Apollon sunağı ile karşılar.
Kendini bilmek neden bu kadar önemlidir? Düşünülen odur ki kendinden habersiz birey çevresinden de habersizdir. çevresinden habersiz birey bir şeyleri kaybetmeye mahkumdur ama habersiz olduğu için kaybettiği şeylerin de zamanında farkında ol(a)mayacaktır.
İşletmelerin de bir birey ya da yaşayan bir organizma olarak tarif edildiğini duymuşsunuzdur. Bir birey olarak işletme için kendisinden ve çevresinden bihaber olma durumu yok olması ile aynı anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla işletmeler için kendini bilmek hayati önem taşımaktadır. çünkü işletmenin bulunduğu çevre bilinmeyenlerle doludur ve populasyon ekolojisinin çarkları hiç durmaksızın çalışmaktadır. çevre güçlü olan işletmeleri ayakta bırakmakta, çevresinden bihaber ve dolayısıyla çevreyle uyumsuz olan işletmeleri de yok etmektedir.
Kendini ve çevresini bilmek isteyen bir işletme ne yapmalıdır? Bu konuda yapması gereken ilk iş durum analizi yapmasıdır. Durum analizi, işletmenin ayakta kalması için kendine gereken stratejileri belirlemede temel taşı olacaktır ve kuracağı stratejiler de bunun üzerinde yükselecektir.
Durum analizi SWOT olarak da bilinir. Strengths, Weaknesses, Opportunities, Threats kelimelerinin baş harflerinden oluşur. SWOTta S ve W işletmenin güçlü ve zayıf olduğu noktaları, O ve T de fırsatları ve tehditleri ifade etmektedir.
İşletmelerin çevresi iç ve dış çevre olmak üzere ikiye ayrılır ve bu iki çevreyi de etkileyen bir takım faktörler vardır. SWOTta işletmenin güçlü ve zayıf olduğu taraflar belirlenirken, dış çevrenin etkisiyle ortaya çıkan fırsat ve tehditler de incelenmektedir. Güçlü ve zayıf yönler iç çevre faktörlerini; fırsat ve tehditler ise dış çevre faktörlerini oluşturmaktadır. Bu iç ve dış faktörlerin analizi işletmenin SWOTunu gösterir.
SWOT da amaç gerek iç çevrenin gerekse dış çevrenin etkenlerini göz önünde bulundurarak; fırsatlardan ve güçlü özelliklerden maksimum seviyede faydalanılacağı; zayıf yönlerin ve tehditlerin etkisinin minimum olacağı stratejiler belirlemek ve geliştirmektir.
Peki SWOT analizi nasıl yapılır ?
SWOT analizi yapılırken dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. öncelikle iç ve dış faktör analizi yapılırken işletmenin iyi yaptığı; rakiplerine ve müşterisine güçlü göründüğü, kötü yaptığı ve geliştirilmesi gereken, rakip ve müşterilerine karşı zayıf olduğu; rakiplerin daha iyi yaptığı konular belirlenmelidir. Burada önemli olan objektif olabilmektir. “Ne ise o” bu çalışmanın genel prensibidir. Hatalar, kusurlar göz ardı edilmeksizin; güçlü yanlar da abartılmaksızın belirlenmeli; işletmenin tam bir karakter analizi yapılmalıdır. Burada başkalarını kandırmaya çalışan işletmeler göreceklerdir ki sadece kendilerini kandırmışlar. Fırsatlar belirlenirken de çevremizde neler olup bitiyor ve biz bu gelişmelerden ne şekilde faydalanabiliriz sorusuna cevap aranmalıdır. Tehditlerin belirlenmesinde de işletmeyi şu an tehdit eden konular ve gelecekte tehdit edebilecek politik,ekonomik,sosyo-kültürel ve teknolojik gelişmeler göz önünde bulundurulmalıdır.
Bütün bu faktörler belirlendikten sonra bir ağırlıklandırma yapılır. Faktörlerin ne olduğuna bakılmaksızın (güçlü yön, zayıf yön,tehdit ya da fırsat) bizim için ne kadar önemli olduğu belirlenir ve bir puan verilir. Bütün bu faktörlere verdiğimiz puanların toplamı 1 (bir) olacak şekilde düzenlenmelidir. Sonraki süreç ise bir derecelendirme yapmaktır. Burada amaç belirlediğimiz faktörü bizim ne derece yerine getirdiğimiz ya da nasıl cevap verdiğimizi derecelendirmektir. Bu derecelendirme de beşli bir skala kullanıldığını varsayarsak 1 kötü, 5 çok iyi 3 ortalama bir derece demek olacaktır. Bu işlem her faktör için yapıldıktan sonra her faktörün ağırlık puanı ile derecelendirme puanı çarpılarak agırlıklandırılmış skor elde edilir. Bu skorların toplamının 3 ün yani ortalamanın üstünde olması beklenir. Buradan alınan puan işletmenin iç ve dış çevresini ne kadar bildiğini; rekabette elinin ne kadar güçlü olduğunu gösterecektir!
Özgürlük mü Mutluluk mu ?
Dün arkadaşımla tartıştığımız konu üzerinde birkaç birşey karalayasım geldi yine. Kendimde ve etrafımdaki diğer “genç” insanlarda gördüğüm en büyük yanılgılardan bir tanesi de özgürlük ve mutluluk kavramlarının karıştırılması. İnsanlar özgür olacaklarını düşündükleri kişiler ile veya o yerler ve konumlarda mutlu olacaklarını da düşünüyorlar. Ama işin aslına bakınca özgürlük, her daim genişletilebilir ve gayet göreceli bir durum.
Mesela, maaşlı, bordrolu, plaza ortamında, sabah 8 akşam 6 modunda çalışan insanlar için “home office” ve “open office” ortamlı çalışanlar, sürekli yurtdışı gezilerinde bulunanlar, müşterilerden devamlı organizasyon davetiyeleri alanlar, vs. vs. süper özgür çalışanlar olarak görülebiliyor. Ya da insanlar kendi işlerini yaptıkları zaman patron için çalışmaktan çok daha rahat ve özgür olabileceklerini düşünüyorlar. Aslında iş, özgürlükten çok mutlu olmaya bakıyor gibime geliyor. Sonuçta, kendi işini yapmanın sana mutluluk vereceğine inanıyorsan herşey tamam; ama sadece dışarıdan “öyle” gözüktüğü için, özgür bir yaşam (!) seçeneği sunduğu için veya kravat-takım yerine Lacoste ile takılma imkanı tanıdığı için değil.
Çünkü, insan, doğası gereği özgürlüğün sınırlarını sürekli olarak genişletebiliyor. Çok tipik bir örnek verecek olursam, lisede okuyan bir genç için, üniversiteyi istediği bir bölümde ve ailesinden uzakta okumak özgürlüğe atılan bir adımdır, üniversite başlangıcında yurt odalarından öğrenci evi hayatına geçmek sonraki özgürlük adımıdır. Hemen sonra, üniversite hayatını bitirip bir işe sap olup maddi gücünü kazanmak asıl özgürlük gibi gelir. Bu da sindirildikten sonra aslında Türkiye’den global arenaya zıplamak, yurtdışında çalışmak, okumak aktiviteleri gelir özgürlük adına. Bu da tamamen özgür olmak için yeterli olmamıştır. Artık nerede olursa olsun patron için çalışmak koymaktadır, kendi işi kurulmalıdır hemen. O zaman tamamen özgür olunacaktır. Bir yandan da tek bir insana bağlı olmak da özgürlüğü kısıtlamaktadır, farklı insanlar, farklı tatlar denenmelidir. Tüm bunlar oldurulduktan sonra toplum dayatmaları özgürlüğü kısıtlayıcı olarak belirir kişinin kafasında. Ve bu özgürlük arayışları sonsuza doğru gider…
Ama yeni yeni fark ediyorum ki insanın salt “özgürlük” gibi birşeyler aramasından ziyade, KENDİNİ mutlu hissettiği yöne doğru ilerlemesi gerekiyor. Diğerlerinde görüp özgürlük olarak nitelendirdiğimiz şeyler, belki de içine girdiğimizde kapanda hissedebileceğimiz şeyler olabilir. Çünkü, baktığımız zaman özgürlük denen şey de gayet popülerize edilmiş, bilinçaltına farklı modellerle yerleştirilmiş birşey. Yani sürekli olarak özgürlüğü çağrıştıran şeyler dışarıdan bize yükleniyor, kendi içimizden bulmaya çalışmıyoruz.
Demem o ki, gençlik yıllarını “özgürlük, daha fazla özgürlük” gibi içi diğerleri tarafından doldurulmuş birşeyi kovalamakla geçireceğimize, mutlu olduğumuz iş, partner, arkadaşlar, ortamlar, uğraşlar, zevkler için harcamak çok daha özgür hissettirecek bir yolmuş gibi duruyor.
Hiç sanmıyorum ki, önümde duran başarılı internet girişimcileri, işlerinde öncelikli olarak aranan kişiler, hayatın farklı alanlarında başarılara imza atmış insanlar, okumaya doymadığımız yazarlar, dinlemekten usanmadığımız müzisyenler, gezginler ve niceleri, bodoslama özgürlük arayışında olanlar olsun. Mutlu olarak özgürleşmeyi denemek kulağa çok daha hoş geliyor.
Edilgen değil etken olmak belki de bahsettiğim…En azından ben hayatımda bunu denemeye çalışıyorum, çalışacağım.
Krizle bir ülke battı
Global kredi krizinin son kurbanı bir ülke oldu. Birleşmiş Milletler’in (BM) refah seviyesi en yüksek ülkeler listesinde ilk sırada yer alan İzlanda, batma noktasına geldi. Başbakan Haarde, “Borçlarımızı ödeyememe sorunuyla karşı karşıyayız. Bankacılık sistemi çökme noktasında” derken halk makarna ve yağ stoklamaya başladı
Hergün dev bir bankanın battığı haberleri gelirken global krizin son kurbanı bir ülke oldu. Birleşmiş Milletler’in (BM) refah seviyesi en yüksek ülkeler listesinde ilk sırada yer alan İzlanda, dış borçlarını ödeyemeyecek duruma geldi. Başbakan Geir H. Haarde’ın söylediği şu sözler ise İzlanda’nın içine düştüğü durumu gözler önüne serdi: “Ulus olarak, ekonominin çökme riskiyle karşı karşıyayız. Borçlarımızı ödeyememe sorunuyla karşı karşıyayız. Bankacılık sistemi çökme noktasında.” Ne ülkenin üçüncü büyük bankası Glitnir’in ne de ülkenin ikinci büyük bankası olan Landsbanki’nın devletleştirilmesi tansiyonu düşürmeye yetmedi. Bankacılık sektöründeki deprem halkı da derinden sarstı. 307 bin nüfuslu İzlanda’da insanlar makarna ve yağ stoğu yapmaya başladı. Ülkede üretilen malların ve hizmetlerin yani milli gelirin toplamı 16 milyar dolarken 83.5 milyar doları dış olmak üzere borçların toplamı 136 milyar dolara ulaştı.
İzlanda para birimi Kron, Pazartesi günü euro karşısında bir günde yüzde 30 değer kaybetti. İzlanda Merkez Bankası, Kron’daki düşüşü durdurabilmek için para birimini değişik para birimlerinden oluşan bir sepete, bir euroya karşı 131 kron değerle çıpaladığını ve belirlenen değer üzerinden sınırlı miktarda para vereceğini açıkladı.
Notu 2 basamak düştü
En büyük süpermarket zincirlerinden biri, döviz tasarrufu nedeniyle, ithalatı durdurabileceklerini açıkladıktan sonra, halk makarna ve zeytinyağı stoklamak için dükkanlara koştu. Çökmenin eşiğindeki bankalardan paralarını çekmek isteyen İzlandalılar şubelerin önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı. Ülkenin en büyük 6 finans kurumunun borsadaki işlemleri, herhangi bir iflası önlemek için durduruldu, mevduatlara tam güvence getirildi.
Ülkede, krizden çıkmak için daha önce karşı çıktıkları Avrupa Birliği’ne “üye olalım” sesleri yükselmeye başladı. Başbakan Geir H. Haarde, danışmanlarıyla 4 gün konutuna kapanarak neler yapılabileceğine karar vermeye çalışıyor. Tüm bu gelişmeler yaşanırken uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s (S&P) İzlanda’nın kredi notunu iki basamak birden düşürdü.
Başkent: Reykjavik
Nüfus: Vikingler’in torunu İzlanda’da nüfusun yüzde 96’sı Norveç, İskoç ve İrlanda kökenli
Dil: Modern İzlandaca, Vikingler’in konuştuğu dile çok yakın.
Ekonomi: Nüfusun yüzde 6’sı geçimini balıkçılıkla sağlıyor. Ülkenin ihracatının yüzde 70’ini deniz ürünleri oluşturuyor. Biyoteknoloji, bilişim ve hizmet sektörü en büyük sektörlerden.
Rakamlarla İzlanda
Nüfus 307 bin 672
GSYH 16.3 milyar $
Cari açık 2.4 milyar $
Enflasyon 14 (%)
Gecelik faiz 16,5 (%)
İşsizlik 3.2 (%)
Büyüme 4.9 (%)
Cari açık/GSYH 15 (%)
Toplam dış borç 83.5 milyar $
Kişibaşına düşen gelir 54 bin 100 $
İthalat 3.8 milyar $
İhracat 3.4 milyar $
Yaşam süresi
Kadın 83 yıl
Erkek 79 yıl
KRİZİN MERKEZ ÜSSÜ OLDU
300 bin kişinin yaşadığı balıkçı ülkesi İzlanda’da bankalar yurtdışında haddinden fazla yatırım yapınca, yatırımcıları riskli döviz yatırımlarına girince krizin etkisi çok daha ağır oldu.
Durduramıyorlar!
Artık paketler de borsaları kurtarmıyor. Düşüşler İngiltere, Fransa ve Almanya'da yüzde 7-9 arasında. ABD'de dün 800 puan düşen Dow, kapanışa doğru toparlandı ancak yine de Ekim 2004'ten beri ilk kez 10 bin puanın altında günü kapattı..
Hükümetler, küresel mali krizi durdurmak için hazırladığı kurtarma paketleri borsalardaki kan kaybını durduramıyor. Dün Avrupa, Uzakdoğu ve ABD borsaları tarihlerinin en kötü günlerinden birini daha yaşadı. Rusya, borsasındaki yüzde 17'lik düşüşün ardından işlemlerine ara verdi. Avrupa'nın önemli borsaları yüzde 7-9 arasında kan kaybetti Dow ise ağır yaralı. Endeks Ekim 2004'ten beri ilk kez 10 bin puanın altına indi. Artık pazartesi günleri borsaların kâbus gördüğü günler olmaya başladı. Sabah saatlerinde Avrupa borsaları düşüşle açıldı ve gün sonuna gelindiğinde değer kayıpları İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde yüzde 7-9 arasında oluştu.
EN KÖTÜ PERFORMANS
Geçen pazartesi (29 Eylül) 777.68 puan düşerek günlük bazda tarihinin en yüksek değer kaybına uğrayan Dow bu pazartesi de gün içinde 800 puan düşüşle ağır bir darbe aldı. 9 bin 525 puana kadar gerileyen Dow daha sonra toparlandı ve günü 9.956 puandan kapattı. Borsalarda hisselerini satan yatırımcılar ise devlet tahvillerine ve altına yöneldi. Gelişmekte olan piyasalar endeksi MSCI, Ekim1997'den beni en büyük düşüşünü yaşadı. 23 gelişmiş ülkenin borsaları bu yıl ortalama yüzde 30 değer yitirmiş oldu. Bu da 1970'ten bu yana en kötü performansa işaret ediyor. Avrupa'daki düşüşlerde bankacılık ve sanayi hisseleri ön plandaydı. BHP Billiton yüzde 7.8, UBS yüzde 9.4 düştü.
'ADETA BİR ATEŞ GİBİ'
Bu arada Avrupa'da önlemler açıklanmaya devam ediyor. Almanya büyük bankaları kurtarmak için gündeme getirdiği 35 milyar Euro'luk paketi 50 milyar Euro'ya çıkarmayı önerdi. Ancak borsalardaki değer kayıplarını önleyemedi. Yüzde 9.14 gerileyen Hollanda borsasındaki toplam kayıp 178 milyar Euro'yu buldu. Fransa'daki bir fonun yöneticisi Emmanuel Soupre piyasalardaki yaşanana gelişmeleri, "Adeta bir ateş gibi" diye yorumladı. Fed, piyasaya vereceği kredi miktarını iki kat artırarak 300 milyar dolara çıkardı. Yılsonuna kadar piyasaya verilen paranın 900 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Uzakdoğu'daki ülkeler bir araya gelerek krize karşı alacakları önlemleri tartışacak. Euro, dolar ve yen karşısında büyük değer kaybına uğrarken petrol fiyatları da durgunluk endişesi ile 90 doların altına geriledi. 11 Haziran'da 150 dolara yaklaşan petrol, o günden bu yana yüzde 39 gerilemiş oldu.
Performans Yönetimi ve Değerlendirmesi
Bence!
Performans yönetimi göreceli bir kavram olduğu ve dolayısıyla yöntemi kurumların kendi politikalarıyla belirlendiği için bu konuya pek bulaşmak istemiyorum. Bu, bir yoğurt yeme meselesidir. Ancak! Ucundan kıyısından da olsa değerlendirme konusuna değinmeden geçemeyeceğim.
Bilineceği üzere şirket kültürü, hedeflerin layıkıyla vurulabilmesi bakımından fevkalade bir göstergedir. çalışanların, çalıştıranların söyledikleri ve istediklerini nasıl algıladıkları ile ölçülür. Bundan yaklaşık yirmi beş yıl kadar önce ABD ‘deki bir enstitünün, dünya çapında dört yıl süren bir anket çalışması yaptığını, o zamanlar bir dergiden izlemiştim. Konu, “çalışanları, yaptıkları işte en çok ne motive eder” sorgusuydu. Dört yıllık anket sonuçları harmanlanmış, önem sırasına göre ilk on faktör belirlenmişti. Yanlış hatılamıyorsam, para beşinci sırada yeralıyordu. O zamanlar daha çok genç olduğum için bu sıralamanın anlamını açık seçik algılayamamıştım ama şimdiki gözlüğümle baktığımda ufuklar daha net. Uzun lafın kısası, anket sonuçlarına göre, “çalışanın, yaptığı işte kendini başarılı hissetmesi (dikkat edelim, başkaları tarafından taktir edilmesi değil)” ilk sırada bulunuyordu. Bence performans ölçümüne bu eksenden bakmak lazım. Başkaları tarafından taktir edilmek de hoştur, güzeldir ama önemli olan kişinin kendi iç huzurudur. Taktir etmekle, verim ve kalite adına elemanı motive eder, şevklendirirsiniz ama onun müsterih olup olmadığından emin olamazsınız. Hangi yöntemi kullanırsanız kullanın farketmez. Yapmanız gereken yegane şey, elemanın kendisini başarılı ve yetkin hissetmesini sağlamaktır. Gönlünüz bundan yanaysa, herzaman onun önüne atabilecek bir zarf bulabilirsiniz. Sözgelimi işe, önce elemanınızın ufkunu açmakla başlayabilirsiniz.
Bana göre!
Performans ölçümünde devamlılık, sadakat, uyum, geçim, .... gibi herkes tarafından kabul görmesi beklenen genel kavramlar ile kurumların sektörel yapılarından kaynaklanan özel kriterler vardır. Pratikte yaygın olarak iki aşamalı metodlar kullanılmaktadır. Eleman – amir ya da ilk amir – üst amir gibi ikili değerlendirmeye dayalı metodlar sıkça kullanılıyor.
İlk metodda kaş yapayım derken göz çıkarma riski daha fazladır. Amir, sübjektif davranabilir; durduk yerde elemanına haksızlık edebilir. İkinci metodla da amaca tam olarak ulaşılamayabilinir. Bu metod, yalnızca ve yalnızca üst amirin, ilk amirin gözünde elemanın nasıl göründüğü konusunda fikir sahibi olmasına yardımcı olur. Ya da elemanla ilk amir arasında süregelen gizli sürtüşmelere vakıf olmasını sağlar.
Oysa, daha sağlıklı sonuçlar alınabilmesi için performans değerlendirmesi üç boyutlu olmalıdır. çünkü performans değerlendirmedeki ilk ve en önemli ilke, objektifliktir. Değerlendirme, eleman – ilk amir – üst amir şeklinde üçlü yapılmalıdır. üçlü metod, elemanı daha objektif olmaya ve gerçekçil düşünmeye zorlar. Eleman kendini değerlendirirken yalnızca ilk amirini değil, üst amirini de düşünecektir. İlk amirle hukukları iyi olabilir, aralarından su sızmayabilir. Eleman, amirinin kendisi hakkında olumsuz notlar vermeyeceğinden eminse, daha cesur ve abartılı davaranabilir. Bu metod, yalnızca elemanın objektif ve gerçekçil davranmasını temin etmekle kalmayıp, üst amir gözünde olumsuz not almamak için ilk amiri de hizaya gelmeye, daha dikkatli ve adil davranmaya zorlar.
Eleman – ilk amir – üst amir değerlendirmeleri üç aşağı beş yukarı birbirleriyle örtüşüyorsa, mesele yok demektir. Şirket kültürü selamettedir. Şayet bariz tutarsızlıklar varsa, bu üçlü birbirinin dilinden anlamıyor demektir. Bu durumda, kurumsal yönden ciddi zaaflar var ve şirket kültürü tehlikededir.
Maksat, üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse, diyeceğim hiçbir şey yok ama gerçekten üzüm yemek istiyorsak, herzaman bir bağ bulunur. Eksik yönler belirlenir, uygun metodlarla eleman ıslah edilebilir. Bu konudaki en sihirli araç, eğitimdir. öneli olan doğru zamanda, doğru eğitimlerin alınmasıdır. Sırf eğitim almış olmak için eğitim harcaması yapmak da doğru değildir. Alınan eğitimlerin sertifikalarda kalmaması, pratiğe yansıması gerekir. Sonuç şıktır, yakışıklıdır. Eğitimli bir işgücü randıman (verim) üretir, kalite üretir. Daha doğrusu yaratır.
Eğitim konusundaki görüşlerimi, yıllar önce kaleme aldığım kendime ait bir özdeyişle dile getirmek istiyorum:
“çok cesurdum, korkmuyordum çünkü bilinçsizdim. Oysa tehlikeler çevremde dolaşıyordu. Bilinçlendim, korkmaya başladım. çünkü çevremde dolaşan tehlikelerin farkına vardım. Daha da bilinçlendim, korkularımı yendim. çünkü tehlikeleri bertaraf etmesini öğrendim. Allah izin verir de ömrüm vefa ederse daha da bilinçlenecek, çevremde dolaşan tehlikeleri sevgi ve dostluğa dönüştürmesini öğreneceğim...”
Rekabet gücünün canavarlaştırılmadığı, çocukların aç susuz bırakılmadığı, düşkün insanların horlanmadığı, çevrenin kirletilmediği, ozon tabakasındaki deliklerin genişletilmediği, hayvan ve bitkilerin hunharca telef edilmediği dostluk, kardeşlik ve barış adına insanca yaşanılabilecek yepyeni bir dünyanın, hep birlikte elele, yeniden yaratılabilmesi dileğiyle, hoşçakalın...
Çalışan Memnuniyeti Bulaşıcıdır !!!
Servis onları sabahın köründe almış, tam bir saatleri deli eden bir trafikte yolda geçmiş. Uykusuzlar, keyifsizler, yorgunlar, umutsuzlar, mutsuzlar. Kahvaltı etmek üzere bir araya geldiklerinde şikayetleri çalışma saatlerinin neden daha iyi planlanmadığından başlıyor; yolda kaybedilen zaman, erken kalkmanın zorlukları, Cumartesi çalışmanın ne berbat bir şey olduğu, çalışmaktan özel hayatlarına vakit ayıramadıkları, üstüne üstlük sürekli mesaiye kaldıkları, aldıkları ücretin çok az olduğu, yöneticilerinin ne kadar anlayışsız olduğu, hiçbirşeyin değişmediği ve değişmeyeceği yönünde devam ediyor. İstisnasız her sabah, yeni bir şey konuşuyormuş gibi aynı şikayetleri tekrarlıyorlar. Belki de bir terapi gibi geliyor bu onlara ama, mutsuzlar. Yaptıkları işten keyif almıyorlar, hedefleri kalmamış, takdir görmüyorlar, Pazartesiden şanslı olanları Cumanın, olmayanları Cumartesinin hayalini kuruyor. Mutsuzlar, hem de nasıl.
çalışanlar mutsuz ve en kötüsü çalışan memnuniyetsizliği bulaşıcı! çözemedikleri sorunlarını ve şikayetlerini birbirleriyle paylaştıkça o an için rahatlasalar da bu memnuniyetsizliklerini birbirlerine bulaştırıyorlar.
çalışanlar her şeyden önce çalıştıkları kurumda saygı görmek, takdir edilmek ve kendilerine değer verildiğini hissetmek istiyorlar. Yeteneklerine uygun işlerde görevlendirilmeyi, görev tanımlarının açık ve net olmasını, kariyer basamaklarında desteklenmeyi, yeni sorumluluklar almayı ve kendilerini geliştirmeyi istiyorlar. Güven duymayı, güvenildiğini bilmeyi istiyorlar. Paylaşımcı bir çalışma ortamı, güleryüzlü çalışma arkadaşları, destekleyen, yol gösteren, bilgi paylaşan, haklarını koruyan yöneticiler istiyorlar. çalışma koşullarının iyileştirilmesini, hak ettiklerini düşündükleri ücreti, daha iyi sosyal imkanları, ihtiyaç duydukları eğitim ve gelişim fırsatlarını istiyorlar. Tüm bunların yanında bir anne, baba, eş, çocuk, arkadaş yani bir birey olarak iş dışında da bir hayatları olduğunun hatırlanmasını istiyorlar.
İşe alım sürecinde doğru kişiyi kuruma kazandırmak ne kadar önemliyse; doğru kişileri işletmede tutmak da o kadar önemli ve çalışanları işletmelerde tutmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Günümüzde çalışanların aynı işyerinde çalışma süreleri oldukça kısaldı. özellikle gençler ve meslek hayatlarının başında olanlar sıklıkla iş değiştiriyorlar. Bu sadece çalışanların aidiyet duyguları ve motivasyonları yükseltilerek önlenebilir.
çalışanlar arasındaki etkileşimin gücünü hafife almayın. Mutlu çalışanlar mutsuz çalışanları kovar, onları mutlu çalışanlara dönüştürebilir, memnuniyetlerini bir ayna gibi onların yüzüne yansıtabilir. Bu sayede birlikte çalışmaktan mutluluk duyan bir ekip oluşabilir. çalışan memnuniyetsizliği gibi çalışan memnuniyeti de bulaşıcıdır. özellikle şirkette göreve yeni başlayan kişileri gözlemleyin, nasıl da eskilere benzeyecekler. Bu değişimden mutlu olurlarsa devam edecekler, ya da benzeyemeyip mutlu olabilecekleri başka işler arayacak, kendilerine memnuniyetlerini bulaştıracak çalışanların olduğu bir şirketin hayalini kuracaklar.
Doğru insanları işletmede tutamamanın maliyeti çok yüksek. Yani “Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin” deme lüksüne sahip değiliz. Eğer çalışanlarımızı dinlemez ve onları memnun etmenin yollarını bulamazsak bir süre deveyi gütmeye devam etseler de emin olun ki uygun zaman geldiğinde bu diyardan gideceklerdir. Tek çözüm ise birbirlerini olumlu yönde etkileyecek mutlu çalışanlardan oluşan bir ekip yaratabilmekten geçiyor.
Önce çalışan memnuniyeti...
Müşterilerimizi memnun etmemiz daha uzun soluklu ve başarılı bir firma olabilmek için çok önemli. Müşterilerin isteklerini, davranışlarını anlamalı ve bunlara uygun bir yönetim anlayışı belirlemeliyiz. Ancak, müşteri memnuniyetine odaklanmışken çalışanlarımızın memnuniyetine de aynı önemi göstermezsek müşteri memnuniyeti için yaptığımız tüm yatırımları da sokağa atıyoruz demektir.
Organizasyon yapımız, ürünlerimiz ya da müşteriye hizmet vermek için kurduğumuz sistemler ne kadar başarılı olursa olsun müşteri ile teması kuran ve firmamız hakkında verilen karara etki eden en önemli unsur hala çalışanlarımız.
çalışanların memnuniyetine gereken önemi vermediğimizde bakın neler oluyor :
“önemli bir sipariş için teklif almak isteyen bir müşteri öncelikle sekreteriniz ile görüşüyor. Sekreterinizin çok sert yöneticisinden korkarak çalan telefona bakmak yerine yöneticisinin telefonunu bağlamaya öncelik vermesi sonucu teklif almak isteyen müşteri sizinle konuşamıyor bile..”
“Ya da kötü yapılanmış organizasyon sebebiyle şirketine uzun vadede güvenmeyen satış yöneticiniz müşterilerine istedikleri güveni aşılayamıyor.”
“İç iletişim kanallarında sürekli yaşanan sorunlar sebebiyle çalışanlarınızın yüzü bir karış asık, işlerini değil günü tamamlamaya çalışıyorlar..”
“Kariyer ya da bölüm hedefleri belirlenmemiş ya da kendisine yeterince iyi aktarılmamış çalışanlarının enerjilerini birçok gereksiz iş üzerine aktarıyorlar”
“çalışanlar sorunlarını yöneticileri ile asla konuşmayıp bunun yerine kendi aralarında konuşarak birbirlerinin de motivasyonunu olumsuz etkiliyorlar”
vs vs vs ...
Bu ve bunun gibi pek çok konu sizin de şirketinizde şu anda yaşanıyor olabilir. Olayın çözümüne odaklanmayan yöneticiler genellikle çalışanlara bu yaptıklarının yanlış olduğunu sert bir şekilde söylerler, alınan başarısız ya da tatmin edici olmayan sonuçlardan dolayı sürekli çalışanlarını suçlarlar ve çalışanlarını nankörlükle itham ederler.
Halbuki ihtiyaç duyulan, birilerini suçlayarak olaydan sıyrılmak değil, sorumluluk alarak çalışanların memnuniyetine verilen önemi çalışanlara hissettirmek ve memnuniyetsizliklerin tesbiti ve giderilmesine yönelik bir sistem kurmaktır.
çalışan memnuniyeti araştırmaları, kurulacak bu sistemin ilk adımını oluşturmaktadır. Böyle bir araştırmanın yapılması bile çalışanların memnuniyetine olumlu etkiler yapmaktadır. çalışanlar tarafından verilecek tüm bilgilerin yöneticileri ya da ekip arkadaşları tarafından görülmesi ihtimali birçok çalışanı tedirgin etmektedir. Bu sebeple, araştırmayı profesyonel firmalara yaptırmak çalışanların güvenini kazanmak, daha da önemlisi düşündüklerini rahatça ve eksiksiz olarak iletmelerini sağlamak için kullanabileceğiniz etkin bir yöntem.
Yapılan araştırmanın sonuçları ile iyileştirme çalışmalarının yapılmaması ise mevcut memnuniyet seviyesinin gerilemesine sebep olmaktadır. Bu sebeple araştırmanın sonunda bir şeyler yapmayacaksanız araştırmayı yaparak çalışanlarını gereksiz yere umutlandırmayın, daha da kötüsü onların umutlarını kırmayın..
Küçük k Büyük K Paradigması
Kalite kavramı hayatımızın her aşamasında karşımıza çıkan; kendisinden kaçamayacağımız bir kavram... Her yerde kalite kalite kalite; kaliteli bir kıyafet, kaliteli hizmet, kaliteli iş, kaliteli yaşam ve böyle uzayıp giden binlerce kaliteli söz öbekleri.
Kalite kavramıyla başlayan büyük değişimler bugün kalite anlayışında da bir takım değişiklikler yaptı. Kalitenin babası sayılan Joseph M. Juran kaliteyle ilgili olarak bir paradigmadan bahsetmiştir “Küçük k büyük K paradigması” Bu paradigmaya göre küçük k müşteriden yoksun olan kalite konularını içermektedir ki bu daha çok kalitenin şirket içi kurallara uyulması olarak algılandığı durumlar için söylenmiştir. Büyük K ise kaliteyi ele alırken sadece şirket içi kurallarına, standartlarına uygunluğu değil; gelişen, küreselleşen dünyada müşteri gereksinimlerinin karşılanmasını da içermektedir. Bugün büyük K’yı önemsemeden küçük k’ya odaklanmak maalesef kendini tekrar etmekten; kendi etrafında dönmekten başka bir işe yaramamaktadır. Oysa kalitede asıl olan sürekli gelişmektir.
Büyük K ile küçük k arasındaki fark gerçekten çok mu büyüktür? Büyük K bize ne sağlar? Büyük K nasıl benimsenir? gibi soruların ardı arkası kesilmeyecektir. Ancak burada belirtmekte fayda var. Büyük K ile küçük k birbirine zıt değil; aksine birbirini tamamlayıcı durumdadır. Büyük K, küçük k konusuna müşteri boyutunu da eklemiştir. Büyük K der ki karar alma süreçlerinde müşteri gereksinimlerini de göz önünde bulundurun. Günümüz şartlarında müşterilerin gereksinimlerinin önemsenmemesi gibi bir anlayış olmamakla birlikte düşülen büyük bir hata vardır. Bu hata gemiyi doğrudan buzdağının üzerine sürmekten farksızdır. Sonu felaket olan bu hata müşterilerimizin gereksinimlerini bildiğimiz varsayımıdır. Müşteri gereksinimlerini bildiğini varsayarak şirket içinde karar alanlar şirket içi standartlara ve kurallara göre hareket etmiş ve sonuçta da küçük k yaklaşımıyla sonuca gitmişlerdir ancak varılan sonuç acaba hedeflenen sonuç mudur? Müşteriye ulaşıldığında görülecektir ki damdan düşenin halinden anlayamıyorsunuz. Halden anlamazsanız başarıya ulaşamazsınız. Müşterinize sormadan onun ne istediğini tahmin edip buna göre karar almak; karanlığa kurşun sıkmaktan öteye gidemeyecektir. Oysa bir söz vardır “Bir Kızılderililin ne hissettiğini merak ediyorsan Kızılderili makosenleri ile bir mil yürümelisin” yani müşterinle aynı dili konuşmalı onunla aynı frekanslarda buluşmalısın.
Peki, bu aynı dili konuşma, aynı frekanslarda buluşma nasıl olacak? Burada öncelikle yapılması gereken işletmenin, yönetimin öncelikle kendini gözden geçirmesi ve kendine soracağı sorulara cesurca cevaplar vermesidir. örneğin müşterinin istediği özellikte bir ürünü/hizmeti biz aslında ne oranda sağlayabiliyoruz? Müşterimizin istediği ürün/hizmet gerçekten bu mu? Bu ve benzeri sorular ile firma kendini sorgulamalıdır. Daha sonra müşteriye ürün/hizmet teslimine kadar geçen süreçler; bu süreçlerde müşteri ile ne kadar işbirliği yapıldığı incelenmelidir. çünkü müşteri ile ne kadar işbirliği yaparsanız o kadar olumlu sonuçlar alırsınız. Müşteri ile yapacağınız işbirliği ki bu bir toplantı, bir görüş alışverişi ya da ürün/hizmet tesliminden sonra yapılacak bir değerlendirme olabilir, sizin müşterinizi daha iyi anlamanızı sağlayacak; bunun size geri dönüşü de sizle çalışmaktan memnun, gülen müşteriler olacaktır.
Müşterisinin beklentilerinin farkında olan; beklentileri aşacak ürün/hizmeti sunan; sunduğu ürün/hizmette var olanla yetinmeyip sürekli gelişme peşinde koşanlar bu yarışı kazanacak olanlardır. Sonuç itibariyle büyük K’yı benimseyenler pastadan büyük payı alacaktır.
Anketörlük geçici iş değil meslek
Pek çoğumuzun öğrencilik hayatında yaptığı anektörlük hiç de kolay bir iş değil. Anket yapmak uğruna dayak yiyenler, kapı dışarı edilenler, hatta girdikleri zengin semtlerde huzuru bozdukları gerekçesiyle karakolluk olanlar bile var. Geçen ay Araştırmacılar Derneği İçişleri Bakanlığı’na bir mektup göndererek anketörlerin boşu boşuna karakollarda sorgulanmamalarını istedi. Yetişmiş elemanlar bu nedenle meslekten soğuyorlardı derneğe göre.
Kamuoyu araştırması yapan şirketler için bu çok önemli bir sorun. Artık anketörlerini elde tutmak için onları kadroya alıyor, sosyal aktivitelerle memnun etmeye çalışıyorlar.Anketörlük Türkiye’de yapılması en zor işlerden biri. Halkın bu konudaki bilinçsizliği işe başlayanları kısa sürede pes etiriyor. Çalışanların moralini en çok bozan da, kapılardaki "Buraya pazarlamacı, anketör, dilenci giremez" yazıları.
Araştırmacılar Derneği Başkanı ve Millward Brown Genel Müdürü Betül Khan, "Türkiye’de satış noktası panelleri, ev içi tüketim panelleri, tv izleme panelleri vs. ve kamunun yaptığı anketler hariç, yaklaşık 3 milyon anket yapılıyor. Buradan yola çıkarak da 3 bin anketör olduğunu tahmin ediyoruz" diyor. Ancak sabit maaşlı ve kadrolu çalışanların oranı çok az, yüzde 10 düzeyinde. "Tabii bunda reklam harcamalarının da payı var" diyor Betül Khan, "2.8 milyar dolar reklam haracaması var. Gelişmiş ülkelerde reklam pazarlama harcamalarının yüzde 10’u araştırma yatırımına gider. Türkiye’ye uyarlayacak olursak 250-300 milyon dolarlık bir araştırma sektörü olması gerek ama 94 milyon dolardayız. Büyüdükçe, bilgi talep eden müşteri portföyü oluştukça, istihdam da planlı olacak, uzun vadeli çalışma imkanı ve düzenli maaş sağlanabilecek; anketörler de bu işi meslek olarak görecek."
Pazar ve kamuoyu araştırmaları alanında hizmet veren GfK’da çalışan bin 250 anketörden 36’sı kadrolu. Tıp, otomotiv gibi sektörlerde uzmanlaşan kadrolu elemanlar, çoğunlukla bu alanda eğitim görmüş üniversite, yüksek okul ve meslek liselerinden seçildi. Şirket, kadroluların işe alımlarında sıkı bir prosedür izledi. Sadece seri ilan, arkadaş tavsiyesi değil her türlü mülakat da yapılıyor.
GfK Türkiye IK Yöneticisi Pırıl Yay bir işe alım makinesi gibi çalıştıklarını söylüyor. "5 kişi farklı şehirlerde sırf anketör bulmakla ilgileniyor. Her çarşamba part-time anketörler için bir günlük genel eğitim veriliyor. Her hafta 3 kişi de olsa 5 kişi de olsa bu eğitim veriliyor. Anketin güvenirliği açısından sıkı denetimler var."
GfK Kantitatif Saha Hizmetleri Grup Yöneticisi Turabi Dursun ise önemli olan anketörü bulmak değil elde tutmak diyor: "Anketörlerin memnuniyetini sağlamak gerek. Bunun için İstanbul, Ankara ve İzmir’de her ayın sonunda farklı mekanlarda sadece anketörler için eğlenceler yapıyoruz. Kariyer imkanları sunuyoruz, işe anketörlükle başlayıp süpervizör, proje yöneticisi ve araştırma yöneticisi olan pekçok kişi var."
Anketörlüğe başlayan ama kısa süre sonra soğuyan pek çok kişi var. Bu işe Boğaziçi Üniversitesi Piskoloji öğrencisiyken anketör olarak başlayan Araştırmacılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Millward Brown Genel Müdürü Betül Khan, moralinin bozulup bir köşede çok kez hüngür güngür ağladığını söylüyor:
"Kapıyı kapatanlar, sizi omzunuzdan tutup itenler oluyor. Bunun yanı sıra eve alıp çay kurabiye ikram etmeye çalışanlar da var." Çok zengin, korunaklı sitelere girmekte zorlandıklarını söyleyen Khan, polis tarafından karakolluk olan anketörler için de İçişleri Bakanlığı’na dernek olarak bir mektup yazdıklarını söylüyor. "Anketörler çalışırken huzur bozmak nedeniyle şikayet edildiklerinde veya polislerle karşılaştıklarında karakola götürülüp sorgulanıyor. Bir gün sorgulandıktan sonra tabii anketörde moral de kalmıyor. O nedenle tüm emniyet ekipleri haberdar edilip bilinç yaratılsın diye Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın da desteğiyle İçişleri Bakanlığı’na 26 Mart’ta bir dilekçe gönderildi."
Mektupta, veri toplamak için sahada çalışan anektörlerin keyfi gerekçelerle polis müdahalesiyle engellendiği, gerekmediği halde resmi makamlardan izin/belge talep edildiği ve bu nedenle kötü muamele gören, belirli bir süreyi göz altında geçiren anketörlerin sektörden soğuduğu belirtiliyor ve meslekle ilgili bilgisizliğin, şüpheciliğin sektöre zarar verdiğine değiniliyor.
Tat testi için gitti, dayak yedi
Lise mezunu olan Selda Aktepe (38), 12 yıl noterde katib olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 3-4 yıl sonra da gördüğü bir gazete ilanı sonucunda anketör olmaya karar verdi. Önceleri iş çok zor geldi, hatta birkaç kez bıraktı ama daha sonra tekrar başladı. "Eğitimli insanla görüşmemiz çok kolay oluyor, çünkü onlar bu işi ne için yaptığımızı biliyorlar" diye anlatıyor. "Ama çok zengin ve eğitimsiz olunca ters tepki gösteriyorlar. Mesela aylık geliriniz ne kadardır diye bir kotamız oluyor, bunu yanlış anlayıp bizi maliyeci sanıyorlar." Selda Aktepe bir ay önce Başıbüyük’de bir semte denenmesi için yeni çıkan bir margarin bıraktı. Daha sonra ürünü beğendiniz mi diye sormaya gitti fakat para almaya geldiğini zanneden ev sahibi büyük tepki gösterdi. Aktepe anketi bırakıp çıktı ama arkasından gelen ev sahibi onu sokak ortasında dövdü. "Ağladım, etraftakiler beni adamın elinden aldılar. Çok üzüldüm ama bırakmayı düşünmedim."
Aktepe, ev kadınlarının eğitimsizliğinden de söz ediyor: "Mesela hangi partiye oy verdiniz diyoruz, ’ben bilemem, eşime sormam lazım’ diyor. Hangisine vereceksin diyoruz ’Bilemem, eşim ne derse ona vereceğim’ diyor. Hangi çayı kullanıyorsunuz sorusuna bile ’eşimden habersiz birşey söyleyemem’ diyorlar. Çayla, çamışırla eşinin ne ilgisi var?"
Zoruma giden hiç tepki alamamak
Diyarbakır Dicle Üniversitesi Beden Eğitimi mezunu olan Sedat Artun (28), İstanbul’da bir arkadaşının tavsiyesi üzerine 1.5 ay önce anketörlüğe başladı. Biz Sedat Altun’la görüştüğümüzde Beşiktaş’da araştırma şirketinin stüdyosunun önünde insanları tat testi yapmaya ikna etmeye çalışıyordu. Artun, işini çok seviyor, çünkü sürekli insanlarla içiçe ama bazen beklemediği davranışlarla karşılaştığını söylüyor: "Benim en moralimi bozan çevirdiğim insanın hiçbir tepki vermemesi. Kızabilirler, çünkü hiç bir şey vermeden zaman istiyorsunuz ama tepkisizlik moralimi bozuyor. Gerçi anketörün hiçbir zaman moralinin bozulmaması gerekiyor. Sürekli kendini motive etmeli." Sedat Artun, apartmanlarda ilk kez anketör giremez yazısını gördüğünde çok kötü olduğunu söylüyor: "18 yıl okudum, 13 yıllık spor geçmişim var, nereden nereye geldik dedim. Ama isteyerek çalışıyorum. Böyle bir işle uğraşmak ufkunuzu açıyor."
İlk gün ürkütücüydü
Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni 2. sınıfta terk eden Pınar Abdireisoğlu (28), 3 yıldır anketör. Öğrenciyken anketörlüğe part-time olarak başladı. "Şimdi buradan aldığım ücret yetiyor, haftanın 5 günü çalışıyorum" diyor. Abdireisoğlu, arkadaşlarını da getirmeye çalışmış ama pek çoğu bu işi yapamamış, "İlk bir ay çok önemli. İlk ankete çıktığım gün bir bayanla görüşüyordum, sonra eşi geldi, polisi aramakla tehdit etti. Sahadaki sorumlu arkadaş yardımcı oldu. İlk gün ürkütücüydü." Pınar yaşadıkları en büyük sorunun da pazarlamacılarla karıştırılmak olduğunu söylüyor: "Çoğu başlangıçta ’imza atmam!’ diyor. Aradaki farkı anlatmaya çalışıyorum hatta imza konusunda uyarılarda bile bulunuyorum." Özel sitelere girmek ise o kadar kolay değil. "Güvenlik müsaade ederse giriyoruz. Ama İstanbul dışında Gölcük ve Gebze gibi yerlere gittiğimizde insanların tavrı çok daha iyi. Daha sıcaklar, misafirperverlik kendini gösteriyor."
Anketörlerle ilgili özel yasa istiyoruz
Bir araştırma şirketinde müşteri temsilcileri, danışmanlar, araştırma projelerini koordine eden, dataylı analiz yapan, veri giren, kodlayan departmanlar da mevcut. Sosyal bilimler, istatistik, ekonomi ve işletme mezunları bu sektörde çalışabiliyor. Lise mezunu, ikna kabiliyeti yüksek herkesin şansı var. Betül Khan, "Bu büyüyen bir iş kolu ama öğrencilerin, iş arayanların çok da farkında olmadığı bir sektör" diyor.
Anketör adayı önce mesleği ve ikna yöntemlerini öğreneceği tam günlük bir eğitimden geçiyor, sonra çalışacağı proje hakkında eğitim alıyor. Sahaya çıktıklarında süpervizörleri tarafından sürekli gözleniyor. Günde ortalama 8 saat çalışıyorlar. Ücretler, sadece maaş, günlük ücret veya anket başı ücret şeklinde olabiliyor. GfK Türkiye kadrolu elemanları için maaş + prim sistemini uyguluyor. Bir anketörün cebine ayda en az 700 YTL giriyor. Betül Khan anketörlerin sigortalı olması gerektiğini söylüyor: "Düzenli yapılamıyorsa bile, proje bazlı hizmet sözleşmeleriyle SSK’ya tabi çalışıp iş bitiminde de işten çıkarılmaları gerekir. Anketörlerle ilgili özel bir yasa istiyoruz, özel bir sigortalama sistemi olabilir" diyor. Dernek bu konuda İçişleri Bakanlığı’ndan destek istiyor.
Çalışanlarınızı Şirketinize Aşık Edin !
Aslında bütün yöneticilerin derdi aynı.
Eğitimde, toplantılarda yöneticiler hep aynı şeylerden şikayet ediyorlar :
“Ben bu şirketin yöneticisi olarak çalışanlara pek çok fırsat sunuyorum ancak onlar istekli çalışmıyorlar, ellerini taşın altına koymuyorlar, fedakarlık yapmıyorlar!”
***
Hep başkalarının bir şeyler yapmasını beklemek bence bir lidere yakışan bir tavır değil. Bana benzer şikayetlerini söyleyen tüm yöneticilere diyorum ki :
“Demek ki aslında yapmanız gerekenleri tam olarak yapamıyormuşsunuz”
Bir yöneticinin çalışanın mutluluğu için bir şeyler yapmaya çalışması çok güzel bir davranış. Ancak, başka firmaların yaptıklarını taklit ederek kendi çalışanlarınızı memnun etmeye çalışmak etkili bir davranış değil. önemli olan sizin firma kültürünüze uygun, sizin çalışanlarınızı memnun edecek, onları şirkete bağlayacak araçları kullanmak. Bunun için çalışanlarınızı iyi tanımanız gerekiyor.
Her şirket için farklı yöntemler geliştirilmeli. Bunları yaparken de çalışanların psikolojik beklentileri göz önünde bulundurulmalı.
Eğer amacımız,
Sadece kendisine verilen görevi yerine getiren ve çevresinde başka neler olduğu ile ilgilenmeyen çalışanlar yerine
inisiyatif kullanan, kendisini ve işini geliştirmeye çalışan, bunun için de fedakarlık yapmaktan kaçınmayan çalışanlara sahip olmaksa
maaşlara yapılan %5-10luk zamlar tek başlarına işimize yaramayacaktır. önce bizim sorumluluk almamız gerekiyor.
Size yöntemler listesi sunmak istemiyorum, çünkü her yöntem her kurumda aynı etkiyi yapmayabilir. Siz işinize uygun yöntemleri kendiniz de kolaylıkla geliştirebilirsiniz. önemli olan çalışanların işe koşarak gelmesini sağlamak.
İşine aşık çalışanlarla çalışmak istiyorsanız onların şu beklentilerini karşılayın:
1- çalışanlarınızı Takdir edin
Sadece çalışanlarınızın değil, çevremizdeki herkesin ortak beklentisi şu : Var olduğunun ve değerli olduğunun kabul edilip gösterilmesi.
Herkes yaptığı olumlu işlerin fark edilmesini istiyor, sadece “BRAVO” diyerek bile olsa takdir edilmek ise insanların iş yerlerinde para kazanmak kadar önem verdikleri bir konu.
çalışanların şirketinize bağlı olmaları için yaptıkları olumlu şeyleri fark edin ve onları anında takdir edin. İnsanları takdir etmek için çok yöntem var, istediğiniz yöntemi kullanın ama mutlaka kullanın, zaman kaybetmeden bir şeyler yapın.
2- Ortak Edin
çalışanlar çalıştıkları şirketin bir parçası olmaktan mutlu olurlar.
Onları karar alma sürecine dahil edin, şirketin kazandığı başarıları onlarla paylaşın, şirket ile ilgili uzun vadeli planlarla ilgili çalışanlara düzenli ve açık bilgiler verin, şirket sorunları ile ilgili çözüm önermelerini bekleyin ve sundukları çözümler ne olursa olsun bunun şirket için ne kadar değerli olduğunu hissettirin.
3- Yaptıkları İşe Kendi İmzalarını Atmalarına Fırsat Verin
çalışanlar yaptıkları işe kendilerinden bir şeyler kattıklarında işlerine daha fazla sarılır, daha fazla özen gösterirler. Elbette her işin bir yapılış şekli var, ama ana kuralların dışına çıkılmadıkça her çalışanın yaptığı işe kendi imzasını atmasına izin verin.
(önemli olan işin başarılı bir şekilde yapılması değil mi? Belki de bu şekilde şirketiniz yepyeni bir yöntem kazanacaktır)
4- çalışanların Görüşlerini Alın, Fikirleri Hayata Geçirin
İnsan ilişkilerinde altın kural : Dinlemek!
çalışanlarınızı da dinleyin.
En yakın olduğunuz kişiler, en çok şey paylaştığınız kişilerdir.
çalışanların da fikirlerini söylemelerine, eleştirmelerine, çözüm önerileri sunmalarına izin verin. Bunların çoğu sizi rahatsız ediyor olabilir, ama bunu belli etmeyin. Hiçbirşey yapamıyorsanız en azından dinleyin, değer verdiğinizi hissettirin.
Söylediklerinin değerlendirileceğinden emin olan çalışanlar daha fazla şey söylemek isteyecektir.
5- Bir Lider Gibi Davranın
İyi bir liderle çalışmak pek çok çalışan için motivasyon kaynağıdır. önce iyi bir lider olun, sonra da bunu hissettirin. Bırakın çalışanlarınız başka şirketlerde çalışan arkadaşlarına sizden bahsetsin, sizi çalışmaktan duyduğu memnuniyeti anlatsın.
Etkin liderlik için birkaç ipucu vereyim, ama yöntemler yine size kalmış :
Her zaman kibar olun
Kimseye hiçbirşey için hakaret etmeyin
Ayrılan çalışanların arkasından konuşmayın
Laf kalabalığı yapmayın, beklentilerinizi net bir şekilde ifade edin
Her zaman adil olun
Eleştirdiğinizden daha çok takdir edin
Bildiğinizi paylaşın, kimden olursa olsun yeni bilgiyi almaya istekli olun
Herkese davranılmak istediği gibi davranın (bunun için çalışanlarınızı tanımaya zaman ayırın)
Favorilerine Ekleyenler
Hakkında Yapılan Yorumlar










