Aslının Günlüğü
Gönderen: Editorya Tarihi: Ara 30, 2007
aslic tarafından sahiplenilmiştir.
Hakkında : Bendenizin hüzünlü hikayesidir bu.
Açıklama :
Rss : aslicin.blogspot.com/feeds/…
Kategori : Kişisel
Etiketler : kitap seyahat sinema moda çocuk müzik Güncel
Aslının Günlüğü
Aşık bir eş, hamarat bir ev hanımı, anlayışlı bir anne, yaratıcı bir eleman, oflamayan bir evlat, eğlenceli bir arkadaş, güleryüzlü bir gelin ve hatta mümkün olsa kaybolmayan sakız olmaya çalışıp çabalayan bendenizin hüzünlü hikayesidir bu. Hıck !!!
Son Gönderiler
Asli'nin günlüğü
Aşık bir eş, hamarat bir ev hanımı, anlayışlı bir anne, yaratıcı bir eleman, oflamayan bir evlat, eğlenceli bir arkadaş, güleryüzlü bir gelin ve hatta mümkün olsa kaybolmayan sakız olmaya çalışıp çabalayan bendenizin hüzünlü hikayesidir bu. Hıck !!!
Şövalye'ye saygılar...
Zarif, cesur, kahraman ve aynı zamanda şövalye gibi.
Dediler.
Aman ne mesudum anlatamam.
Meğer ben tanıyamamışım.
Bir an aynı kişiden mi bahsediyoruz diye düşündüm.
Sonra eski söylemlerini hatırladım. Koyun gütmeler, yan gelip yatmalar, ananı da al git gibi.Tabii ya dedim, nasıl farketmemişim.
Çok cesur sözler bunlar. zarif gerçekten de.
Adeta bir şövalye.
Gerçekten çok gururlandım...
Bu ilacı sabah akşam aç karnına al, gay'lik falan kalmaz...
Bir bakan.
Kadın ve aileden sorumlu bakan.
Demokratik !!!, herkesin eşit olduğu Türkiye'min bir bakanı.
Haftasonu bir gazetedeki demecinde diyor ki: Eşcinsellik bir hastalıktır.
Okuyunca önce şaşkın gözlerimi açıyorum. Bunu söylemiş olamaz değil mi? Sonra devam ediyorum okumaya. Tek izlediği dizinin Kurtlar vadisi olduğunu öğreniyorum.
Hmmm tamam o zaman diyorum.
Çok normal.
Yani aynı ülkede yaşıyor olabiliriz ve hatta kağıt üzerinde benden mesul olabilir.
Ama aynı gezegenden değiliz.
Daha mesul olduğu benimle aynı dili konuşamıyorken hiç ilgilenmediği insanları nasıl anlayabilir ki?
Hiç mi okumuyor diye sorabilirsiniz?
Herkes her konuda bilgi sahibi olamayabilir tabii.Herkes bir çok konuda cahil olabilir. Ben de bu konuda uzman değilim ama elime ne geçerse okuduğum için bir çok konuda az çok bir şey bilirim.
Şu durumda bildiklerimi "bilmeyenlere" anlatmayı da borç bilirim.
Ülkemizde hurafelere verilen değer bilime, hacı hocalara verilen değer doktorlara verilmez ama istediğiniz kadar inkar edin, dünyada bilimden başka gerçek yoktur.
Öncellikle bu açıklamanın yapıldığı 2010 yılında çoook öncelere gidelim.
Amerikan Psikiyatri kurumu 1973 yılında eşcinselliği, "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu"ndan çıkarmış. 1993yılında WHO eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkardı. Açıklama "cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez" şeklindeydi.
Peki, eşcinselliğin sebebi ne?
Amerika Psikoloji derneği 20 yıl önce şu açıklamayı yaptı:
Ben, sen, yada bu sayfayı okuyan herhangi bir üçüncü kişi, heteroseksüel olabiliriz. Ama bu homofobik olmamızı gerektirmiyor. Başkalarının özgürlüklerini biz belirlemiyoruz. Buna hakkımız yok.
Buna teşhis koymak ve aşağılamak da dahil.
Araştırmalar ülkemizde eşcinsellerden çok ailesi, çocukları ve heteroseksüel görüntüsü olan gizli homoseksüellerin olduğunu gösteriyor. "Normal" olarak nitelediğiniz insanlar bir gün sizin için "anormal" olabilir ama unutmayın ki asıl "anormal" olan bu insanları tüm hayatlarını bir maske ardında yaşamaya iten bizleriz...
Hazır çorba kara gün içindir...
Küçücük çocuklar gibi üşüttüm. Boğazım acıyor, burnum akıyor, üstüne üstlük kulak iltihabı bile başlamış. Antibiyotiği alıp bir elimde selpak kutusu bir elimde kumanda koltukta sıcak su torbası ve battaniye eşliğinde bütün gün yatıyorum. Halim olursa kendime bir hazır çorba yapabiliyorum sadece. 3. gün bugün, kaç günde iyileşirim acaba?
Hasta olmanın iyi tarafı, her gün illa ki kendime bir iş edinip Speedy Gonzales gibi nafile koştururken, şimdi dinleniyor oluşum. Bir de tabii, ertelediğim filmleri izliyorum. Viva Teknoloji ! Arkadaşım bir sürü film doldurmuş harici diske, şimdiki tv larda direkt takılıp izleniyor ya, yerimden kalkmama da gerek kalmıyor.
Gerçi arada kalkmak lazım, yata yata insanın her yeri daha çok acıyor...
Bizi yıkan deprem değil...
8.8 le sarsıldılar. Haiti felaketinden sonra ölü sayısı ne kadar da az görünüyor, nasıl oluyor acaba, diye söylenirken ben, annem onlar yıllar önce çok büyük bir deprem daha yaşadılar da ondan, dedi.
Önlem almışlar.
Biz de büyük depremler yaşadık. Er yada geç göreceğiz bakalım, biz de akıllandık mı? Önlem aldık mı?
Bu konuşma dün geçti aramızda. Bu sabah dabuzaklardan deprem haberi geldi.
6 şiddetinde.
Yaralılar, ölüler ve enkaz altında kalanlar var. Civardaki hastaneler de doktor yetersizliği varmış.
Biz gün boyu twtitter da günlük can sıkıntılarımızdan bahsederken , siz bugün bunu aldım,bakın şunun altına şunu giydim, ne şahane dimi diye yazarken, birileri yediği yemeği eleştirip burun kıvırırken ve bizler, hala gizliden gizliye Avrupa ülkesi olduğumuza inanırken, bu haberler tokat gibi patlıyor suratımıza.
Belki çevremizde görmüyoruz, belki bilmiyoruz yada görmüyoruz ama biz buyuz.
Hastane kapısı yenilendi diye devlet erkanıyla, kurdelalar kesip açılış yaparlar, o kapıdan kaç Dr girebiliyor diye sorup sorgulamadan.
Dün haberlerde Çin malı oyuncakları, birbirini ezen çocuklara fırlatan başbakanı gördüğümde de içimde bir şeyler kopmuştu.
Ondan önceki gün çamurlara bata çıka düştüğü için ağlayarak okula gitmeye çalışan çocukları görüp, bizimkileri servis neredeyse yatak odalarından alıyor diye düşündüğümde de koptu.
Bugün de bir şeyler kopuyor...
Bugün "Kadınlar günü" için ne yaptın?
Kurabiye !
Henüz yapmadım ama yapacağım. Şekilli kurabiyeler yapıp, üzerlerini renkli şeker hamurları ile süsleyeceğim. Bir güzel paketleyeceğim. El emeği ürünler istediler, resimlerim henüz satışa çıkacak - hatta bana kalırsa kimseye gösterilecek- kadar iyi değil. Tasarım desen, malzeme eksiğim var. Bu durumda ancak kurabiyeler paklar. Okulumuzun kadın derneklerinden biri yararına düzenlediği stand satışı için birazdan mutfağa gireceğim.
Başka ne yaptım?
Bir dergide küçük bir köşe yazım çıktı. Konu kadınlar günü.
Bir de sabah kadınlar günü etkinlikleri çerçevesinde bir organizasyonun kahvaltısına gittim. Kadınlara bir faydası mı dokundu ? Hayır. Ama keyifliydi, biz kadınlar kendimizi eğlendirdik.
Akıllıbebek'e bir yazı yadım bir de. Tersine Dünya'dan bahsettim. Hayalimiz dünya düzeninin tersine dönmesi değil tabii, o işin şakası, ama daha adaletli bir düzen isterim doğrusu.
Bu da güne özel dileğim olsun...
Acil olarak bu soykırımı tanımalıyız ...
Ermeni lobisi oyları alacakmış da, başbakan telefon etmiş de, son anda dışişleri bakanları "Aman ha, red oyu verin, sonra iki ülke arası ilişkiler tam düzelirken bozulur" demiş de, falanmış filanmış.
Ne oluyor yahu?!
Bırakın oylasınlar, bırakın kabul etsinler, bırakın soykırım yaptınız desinler.
Onlar dedi diye öyle mi oluyoruz?
Tarihçiler nerede? Belge bilgi yok mu?
Var.
Eeee?
Şu durumda yapmamız gereken şudur kardeş.
Amerika, dünya tarihindeki en büyük soykırımlardan birini yaparak, Kızılderilileri katletmiştir. O caaanım topraklara el koymuş mudur? Koymuştur. Elin zavallı göçebelerini oraya buraya sürüp, yerlerine gökdelenler kondurmuş mudur? Kondurmuştur. Onların Kanada'da kumarhane sahibi, Hollywood filmlerinde yardımcı oyuncu, ve bilimum yerlerde turistik ikon olmasına sebebiyet vermiş midir? Vermiştir. Aksiyon filmlerinde başkan olan zenciler, gerçek haytta bile başkan olabilirken ve hatta Oscarları artık zenciler alabilirken bu zavallı ezilmiş asıl toprak sahipleri bunları hala rüyalarında görememiştir. Asıl zulüm bu değil midir? Neyse ki uzaklarda onlarla akraba olduğunu düşünen biz Türkler varız. Ne güne duruyoruz? Meclisimizi acil toplanmaya çağırmalı ve bir an önce bunu oylamalıyız. Sonra da bunu tanımalıyız.
Onlar bizi tanımasa da... :)
Susun bakim !
Biz halktan insanlar sessiz kalmaya, ezilmeye, süzülmeye alışığız.
Öyle yetiştirildik.
Kamera görünce el sallarız, çocuklarımızın hayatı kurtulsun diye ya topçu ya da popçu olsun isteriz. Milletvekili olursa daha şahane, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun" diye sorabiliriz.
Ünlü olma sevdamızın sonu yoktur. Yemek yada yetenek yarışmasına girip adımızı duyurmak en büyük hayalimizdir. Nitekim yemek yapamadığı halde alttan üstten açarak şöhret olanlar az değil, yemek mi? Hangi YY da yaşıyoruz ? Herşeyin hazırı var.
Kendimizden bahsettirmek için yapamayacağımız şey yoktur. Okunmuyorsak hediye veririz, 3 kilo pirinçle oy aldılar, okur mu kazanılmayacak? Konuşur, konuşur, konuşuruz, ne dediğimiz önemli değil. Türkiye'nin en çok okunan gazetesi diyebiliriz kendimiz için. Değilsek bile diyebiliriz. Nitekim ünlü olunca tüm kapılar da kolayca açılır. Yıllarca emek verdiğin bir işi , ünlü yada ünlücük biri gelip yapmaya başlar, 1 ayda yılın bilmemnesi seçilir. "Tüh lan bir bilmemne olamadım kaç yıldır" der, senin gibi onlarcası ile dirsek çürütmeye devam edersin.
Hayat bu. Acaip, bazen şaka gibi.
Belki de bu sebeple artık Türk gençliğinin birinci vazifesi, "yırtmak"
Şöhret olunca, birileri bizim peşimizden koşunca da hazmetmesini bilemeyiz o da ayrı mesele. Polemik yaratırız ki ,adımız duyulsun. Duyulduysa yeteri kadar, herkes sussun isteriz. Nitekim artık halktan biri değiliz. Zamanında canım cicim yaptığımız gazetecilere şimdi " Çocuklar" diye hitap edebiliriz.
Eğer mevkiniz biraz daha yukarılardaysa eleştiriler de sizi rahatsız eder. Misal susturun şu adamı diye korumaları çullandırabiliriz üzerine. Tv da çıkıp hakkımızda konuşan adamı yaka paça attırabiliriz. Ya da gazetelere susturun yazarlarınızı diyebiliriz.
Bekir Coşkun ne yazsın? Magazinci olabilir mi? Yılmaz Özdil'de mizah yazabilir pekala, değil mi ama? Emin Çölaşan da isim vermeden anılarını yazsın, nasıl?
Diyorum ya biz halktan insanlar, bu hayatın figüranları gibi, sadece alkışlamak, omuzlarda taşımak ve " Bu ülke seninle gurur duyuyor" diye bağırmak için arada bir sahne alırız.
Şöhret sevdamızla her söyleneni yaparız. Şöhtretlinin şakşakçısı oluruz. Kimileri paçalarının ne kadar kirlendiğine bakmadan aramızdan ayrılır ve alkışlanan yere geçer. Kimileri de alkışlamaya devam eder.
Hepimiz programlardaki izleyiciler gibi bekleriz,
Alkıııııışlayın !
Gülün !
Susun!
Yeter ki kameralara güzel görünün...
Söyleşi
Aşk-ı Memnu modasının ardındaki isimlerden Başak Dizer Fransez ile söyleşi yaptık, şuradan okuyabilirsiniz.
Recep İvedikleştiremediklerinden misiniz?
Recep İvedik bilmemkaç çıkıyormuş. Yoksa çıktı mı?
Bilmiyorum ama filmden çok tartışmaları ilgilendiriyor beni.
Recep İvedik'e gülenler ve gülmeyenler olarak ikiye ayrılıyor adeta insanlar.
Çok yanlış !
Aslında Recep İvedikler ve İvedik olmayanlar olarak ikiye ayrılıyoruz.
Misal bizim Tedaş'da Recep'in dişisi var. Bizzat gördüm ve konuştum. Daha doğrusu ben soru sordum o cevaplamadı. Israrla sordum, suratıma bakmadı. Sormaya devam ettim ve işini bitirdiği halde mıhlandım yerimde, baktı ki gideceğim yok, lütfedip cevap verdi, ama böğürdüğü için anlamadım.
Sadece orada mı? Her yerde karşımıza çıkıyorlar. Gelir seviyeleri, eğitimleri veya geldikleri yer de bir şeyi değiştirmiyor. Sokaklarda gördüklerini unutsan, gittiğin yerde hiç tahmin edemeyeceğin bir konumda çıkıyor karşına, kapıyı kapatsan televizyonla evine giriyorlar.
Bu ülkede "Halk eğitim" merkezlerinin ne kadar önemli olduğunu biliyor musunuz? Okuma yazma, biçki nakış, takı tasarımı her şey var. Keşke talim terbiye dersleri de olsa diyorum bazen. Ya da daha iş o kadar uzatmadan, okullarda genel bilgi, kültür, görgü dersleri olsa. Amaç hayata hazırlamak değil mi? O zaman ne Recep İvedik'ler olur etrafta, ne de onu eleştirenler...
Dip sos: Meraklıları için bu akşam da sanırım TV da Recep İvedik var :)))
Ara...
Buradayım.
Sesim çıkmıyor çünkü moda haftalarını takip ediyorum. Bir yandan spor salonu zamanımı almaya başladı. Haftasonları malum oğluma daha fazla zaman ayırmalıyım. Misal "Ben 10 Alien Force" oyununda çok iyi olup ona eşlik etmek gibi ulvi bir görevim var. Arkadaşlarımla görüşmek için de en iyi zaman haftasonu. Malum pazar aile günü, evde yayılmak yada dışarı çıkmak. İkisi de zamanı su gibi akıtıyor. Bu akıntıda sudan çıkmış balık gibiyim, biraz dinleneyim, yazmaya devam edeceğim...
Şaka gibi ülkenin şakacı insanları...
Dün malum bir kanalda grizu patlamasını askerlerin gözaltına alınmasına bağlayan süper zeka spikeri izlediniz mi?
İzleyince tabii ya dedim.
O kadar büyük çete kurabilen adamlar, her ne kadar kroki çizmeye ihtiyaç duyacak kadar kafaları çalışmasa da ve her ne kadar ellerinin altında onca silah olmasına rağmen oraya buraya silah ve muhimmat gömseler de, ve hatta evlerinde bir şey bulunmasa bile illa ki kafalarının içinde planlar olduğu iddia edilebiliyorsa, eminim grizuyu, 99 depremini, geçen sonbahardaki İstanbul selini, bilimum trafik ve uçak kazalarını,3. sayfa haberlerini, Seda ablamızın genç kocasından boşanmasını, tüpçü Mehmet'in karısının zinasını, komşu Ayşe teyze'nin siyatiğini de organize etmiş olabilirler.
Misal bir haftadır boğazım ağrıyor, kuşkulanıyorum hani...
Bu durumda yıllarca terörle mücadele etmiş insanların terörle mücadeleden içeri alınmaları çok olağan olmalı değil mi?
Sirk gibi bir ülkede yaşıyoruz yahu...
Siz de kabullendiniz değil mi?
Akşamları haberleri yüreğim kaldırmıyor diye, fırsat buldukça sabah haberlerini izliyorum. Akşam ancak siyasi haberleri izleyebiliyorum, sonra zaten söylene söylene kapatıyorum. Çünkü izledikten sonra kafamda oluşan tablo o kadar can sıkıcı ki hala nasıl evlerimizde oturup hayatımıza devam ettiğimize şaşırıyorum. Utanç verici aynı zamanda.
Sabah Balıkesir'de yaşanan maden faciasını, pardon katliamını - ki tabii ki kimsenin hatası değildir, her zamanki gibi Allah'ın takdiri- izlerken çok üzüldüm. Belki benim senin için yarın unutulacak bir haber ama aslında bizi de çok ilgilendiriyor olmalı. Çünkü bu, ülkemde aynı şeyleri ne kadar deneyimlesek de hiç bir şeyin değişmediğine ve değişmeyeceğine iyi bir örnek. Muhtemelen bir kaç sene sonra yine tekrarlanacak. Bugün koşturarak oraya giden siyasiler, yarın orada önlemlerin alınacağına garanti verebilecek mi? Bugün orada olan haberciler, yarın bu işin sonrasını sorgulayacak mı? Bir şey değişecek mi?
Beni yaralayan ölü sayısı , o insanların yaralı hali yada ağlayıp çırpınan yakınlarının görüntüleri değil.
Madenden çıkan diğer işçiler. Yaralanmamışlar, yavaşça yürüyorlar peşi sıra. Dikkatimi çeken şey yüzlerindeki ifade.
Üzüntü?
Hayır.
Öfke?
Hayır.
Çaresizlik?
Hayır.
Şoktalar mı acaba?
Hayır öyle bir ifade de yok.
Ne var biliyor musunuz?
Kabullenmişlik !
Evet tam karşılığı bu, suratlarındaki ifadenin. Bir kaç haberde bir kaç kere izledim, siz de izleyin göreceksiniz.
Ne kadar acı değil mi?
Sonra farkediyorum, başka ülkelerdeki başka insanları dehşete düşürebilecek, siyasetten magazine hemen her konuda, aslında yenilip yutulamayacak, kabul edilemeyecek, sessiz kalınamayacak ne haberleri olağan karşılıyoruz.
Aslında haberlerdeki utanç verici o haberleri izlerken artık şaşırmıyoruz.
Bizim de suratımızda öyle bir ifade var. Hatta belki de bu haberi izleyen bir çok insan da aynı surat ifadesi ile izledi haberi.
Ve çoktan unuttu...
Cosmo testlerini mumla arayacaksınız...
Arşivden bir fotoğraf. Albümleri düzenlerken çıkardım aralarından, mart sonu çiçekçiye gitmem gerektiğini hatırlatsın diye belki. Belki de seviyorum bu fotoğrafı. Bir sürü anı var arakadaşlarımla, hemen bu fotoğrafın arka planında. Saint nehri kıyısında pazar günleri gezilebilecek tek yer bence çiçekçiler. Ne şahane limon ve mandalina ağaçları vardı balkon için. Burada da o kadar güzelleri var mıdır acaba?
Sadece çiçek mevzusu değil, hayatımda eften püften bir sürü detay var paylaşıp fikrinizi alacağım. Yani yazının sonunda "eee ?" diye sormak istemiyorsanız yukarıdaki çarpıya şu anda basın, ya da sonsuza dek sus... yani sonuna dek okuyun...
Geçenlerde meşhur bir markamızın geçtiğimiz sezonda indirimde aldığım şeylerin ellerinde kalanlarını indirilmemiş fiyatları ile yeni sezonda tekrar satışa sunduğunu farkettim. Sanırım rengi yeni koleksiyonuna biraz uyuyorsa, sokuyorlar arasına.
a- Ne de olsa balık hafızalı milletiz biz diye düşünüyorlar
b- Elimde kalacağına iyi kötü dillerinde olayım diyorlar
c- Düpedüz bizi bu şekilde salak yerine koyuyorlar.
Oğluş doğmadan önce sabahlayıp işe gitmemize sebep olan Play Station maceramız yenilenen makinamız ile yeniden başladı. Artık 3 kişiyiz, hatta oğlumla şahane bir ikiliyiz, tabii bu sefer sabahlamıyoruz.
a- Olmaz Aslı, çocuğun okul hayatı başlayacakken yapılacak iş mi? Daha yaşı kaç?
b- Tı tı tı... Çocukla çocuk oluyorsun.
c- ..... oyununu aldınız mı? Bir de onu dene.
6 aylık mecburi aradan sonra dün tekrar spor salonuna başladım. Haftalık programımızda pilates ve aletler var ama daha sonra step de girebilecek işin içine. Bu hafta acıların çocuğuyum ama kendimi enerjik hissediyorum. Dün ilk pilates dersindeyken hoca bir hareketi göstermeye yanıma geldiğinde şaşkınlıkla pilates yapıyor musunuz diye sordu. Karın kaslarımın onunkinden iyi durumda olduğunu söyledi. Öhöm, doğumdan önce daha da iyiydi dedim sırıtarak. Sonra eve gelip burger yedim bu mutlulukla
.
a- Çok boktan bir hocaya düşmüşsün o zaman.
b- Sana iltifat etmiş olmasın?
c- Gaza getirmeye çalışıyor olabilir... ( Tşk Mormermaid )
Ne zaman bu kadar kibarcık olduk? Hani her konuda paçalarımızdan akıyor kibarlık ve asalet ya. Sanırım bu apartman kültürünü benimsemeden villalara taşınan çok !!! görmüşlerimizin icadı oldu. Kapıcınız olmayacak, apartman görevlisi başlayacak dediler bu sabah yönetimden. Eee? Şoför dersem hakaret mi etmiş oluyorum, ulaştırma görevlisi mi arkadaş? Bildiğin sekreter ne zaman asistan oldu? Genel Müdür asistanıymış. Müdür hasta olduğunda vekaleten sen mi imza atıyorsun çeklere? Şarkıcı denince alınıyorlar, ses sanatçısıymış. Bildiğin tezgahtar işte, niçin utanıyorsun ? Satış görevlisi olunca maaşın mı artıyor?
a- Şekerim ne banalsin, şehirli adabı bu.
b- Gıcık mısın kızım sen?
c- Bak bir de şu var .....
2 yıl aradan sonra ofis hayatına geri dönme konusundaki kararsızlığım ile kafaları şişirmeye devam ediyorum. İlkokul bir kabusu, kriz sonrası maaşların durumu, ya o strese değmezse endişelerine, oğluşun geliş gidiş saatlerinin hesabı karışıyor. İşimi huzurla yapabileceğim ve haftasonları çalışmayacağım bir yer olsun da gerisi hallolur diye düşünüyorum. Önümde bir kaç yer fikri var ama ben 40 ına gelip koca beğenmeyen kızlar gibi, onun otu bunun sapı diyerek oyalanıyorum. Evde kalacağım sonunda - Mecazi de değil hani -
a- Boşveeer, hayatını yaşa. Yaza doğru bir İtalya planınız yok muydu?
b- Çalışan kadın, gerek ekonomik gerek kültürel kalkınma, gerekse yeni nesillerin yaşam standartlarının geliştirilmesi için, sosyal gelişimde sosyo analitik bla bla bla...
c- Ofis hayatı sıkıcı ama insanın sevdiği işi yapmasının değeri paha biçilemez mez mez...
Haydi bakalım kolay gelsin...
Şimdi doğru eve...
Dün gece oğlum ilk kez arkadaşında yatılı kaldı.
Doğduğundan beri hem ben hem de eşim çok kez yurtdışına birer hafta kaybolduğumuz iş gezilerine gitmiştik. Anneannenin büyüttüğü zamanlar oldu. Ama giden hep bizdik. O değil !
Her zaman bu konularda başına buyruk, korkuları olmayan, yalnız kalma konusunda kendine güvenen bir çocuk oldu ama bunu denememiştik doğrusu.
Playstation oyununu, pijamalarını, diş fırçasını ve okul kıyafetlerini alıp geçti onların arabasına.
Tamam arkadaşlar yabancı değil, 15 senelik samimiyetimiz olan insanlar, ayrıca karşıdan apartmanlarını görüyoruz, mesafe olarak da o kadar yakınız ama gel gör ki güvensizlik duymadığımız halde hissettiklerimiz zorluydu.
Henüz 5,5 yaşında. Kendisini her şeyi başarabilecek güçte sanıyor oysa.
-Nemo'nun babası gibi mi konuştum bir an ?-
Acaba iyi mi? Terledi mi? Söz dinledi mi? Her zaman gidip kalmak için tutturmaz değil mi? Naapıyor? Yattı mı? Üstünü açtığı mı? sorularıyla kaçta uyuduğumu hatırlamıyorum. Tabii belli bir saate kadar arayıp sordum da bu soruları arkadaşıma. Evde bir eksiklik var, bir boşluk sanki. Üstünü örtmeye kalkmadığım bir gece . Garip...
Sabah ilk iş aradım. Gayet mutlu mesut konuştu. Okula gitmek için hazırlanmışlar, akşama yine oraya gidecekmiş ama gelip gece biz alacakmışız. Bak sen... !?
Şimdi okuldan alıp biraz oyalayıp hemen eve getirmeyi düşünüyorum. Bir anneye bu kadar işkence yeter...
Çekilmez Hint kumaşı
İnsanın özeleştiri yapması iyi bir şey. Bu eleştiriye göre bir şeyleri düzeltebiliyorsa ne ala. Gelen her yeni yaş da destek veriyor bir taraftan.
Bugün bir arkadaşım sen de bazen huysuz olabiliyorsun dedi. Hatta çok huysuz. bize yapmıyorsun bunu ama çok yakınlarına yapıyordun. Zamanla çok değiştin.
Utanç verici aslında. Çünkü ben de flört ettiğimiz zamanlarda şimdilerde eşim olan bay sabır küpüne yaptığım huysuzlukları hatırladım o zaman.
Evliliğimizin ilk yıllarında da az çektirmedim itiraf ediyorum. Ama zamanla herşey birbirine uyum sağlıyor, ben de ona benzemeye başladım sanki.
Ben kendimi bilmez miyim?
Bazen oğlumla iki küçük çocuk - ki kendisi sadece bu sıfatı taşıyor olmalıydı- gibi inatlaşırken buluyorum kendimi. Küçükken anneme inadımla az çektirmemişim, şimdi oğluma ne diyebilirim ki?
Tabii bir de asabiyetim. Doğumda sinirlerimi de almışlardı neredeyse. Ofis hayatından uzaklaşınca da daha dingin oldum. Şimdilerde dayanamadığım tek şey oğlumla alakalı şeyler. Yemek konusu beni hala deli edebiliyor. Ama ah o kokusu yok mu, sarıldığım an en baba sakinleştirici oluyor.
Başka??? Hmmm, Bir de yerimde duramama sorunum var. Telefonda konuşurken bile dolaşıyorum. Her işimi bitirmeden oturamıyorum, hoş bitirdiğimde de bir şey bulabilmeliyim. Totonun üzerine oturmak yok! Tezcanlıyım ayrıca. Bir iş beklerse beni rahatsız ediyor. Önümü görmek istemem yok mu? Herşeyin çizgilerini netleştireceğim kafamda. O da insanları deli ediyor olmalı. Biri söz verdiğinde sözünü tutsun istiyorum. İnsanlarda güleryüze çok önem veriyorum. Kimi konularda herkes benim gibi düşünceli ve duyarlı davransın istiyorum. Davranmazlarsa kırılıyorum, yine de sineye çekiyorum. Dağınıklığa tahammülüm yok. Herkesi iyiniyetli sanıyorum. Haksızlığa dayanamıyorum, boş yere canımı sıkıyorum. Düzeltemeyeceğim şeyler için üzülüyorum. Maymun iştahlıyım biraz da.
Ya yazdıklarımı şöyle bir okudum da, pek de eğlenceli değilmişim.
Ama büyüyorum. Oğlumla birlikte, daha da çok ve çabuk büyüyorum.Bütün bu huylarımın çoğunu körelttim, hala da çalışıyorum.
Kendimi eleştirdikten sonra "Kim çeker bu kızı" diye düşünüyorum. Ama sanırım, burada kendimi övecek halim yok ya, daha iyi bir şeyler var bende ki, bu kadar beni seven eşim dostum var. Deli değil ya bunlar?
İnsanlar nasıl da bulunmaz hint kumaşı oldukları yönünde yazarlar, çizerler, ballandırırlar ya.
Ben değilim.
Söyleyeyim dedim...
Halk bunu istiyor kardeşim !
Avrupa ülkesi olarak anılmak üzere kendimizi paralasak da ülkemiz topraklarının büyük bir kısmı asya kıtasında. Ama bir Avrupalı gibi yaşayamıyorsak bahanemiz bu olamaz tabii. Tam tersi olsaydı durum değişir miydi? Belki. Coğrafi konum tabii ki kültürümüzde etkili.
Ancak Avrupa ve Asya arasında yer alan ülkemin kültür başkenti olmaya aday şehrinden o kadar ümitsizim ki sanki bizi Avrupa'nın göbeğine koysalardı, yine durum değişmezdi. Atam bize ümit vermiş, bizim için en iyisini hayal etmiş iltifat etmiş ve "Türk Milleti çalışkandır" demiş. Oysa hiç de öyle değil. Yakın tarihimizde yaşadığımız olaylar belki de sorumlusu, sinik, sessiz, pussuz, çalışmak yerine öyle ne verirlerse kabullenip yetinen, beleş seven, buna rağmen meyve vermek yerine meyve vereni taşlayan bir toplum olduk.
Bize yıllarca her başa gelen "Her şey fevkaladenin fevkinde" dedi, biz de inandık.
Şimdi de "Kültür başkent"inin neferleri olarak bizler kültürlü insanları temsil ediyoruz. Bırakın Türkiye'nin tamamınına sormayı, İstanbul'da yaşayan herkes " Kültür" ün hiç olmazsa kelime anlamını biliyor mu ?
Sağolsunlar Osmanlı'dan atalarımız cami, medrese, çeşme yaptırmış, Allah da halimize acıyıp bize, şimdilerde içine etsek de eşsiz doğal güzellikler vermiş, eee biz de diktik mi görgüsüzce her köşeye kocaman çirkin herşey dahil otel binaları ?
Sağolsun John Logie televizyonu keşfetmiş. Hepimiz evimize birer tane aldık. Yetmedi her odaya birer tane aldık. Şimdilerde LCD, Plazmasını beğenmez olduk. LED inin peşine düştük. Aldık salonumuzun baş köşesine koyduk. Şimdi her akşam birer doz dizi, haftasonları magazin, BBG ile başlayıp kaynana gelin çekişmeleri ile devam eden, magazinlerle, yeteneksiz olduğumuzu ilan eden programları seyrediyoruz en aşağı 106 ekranlarda. Aman HD olsun da Seda ablasının programında mendil sallarken sivilceleri görünmüş mü iyi görsün. Yada İzdivaç'da ona göre bir adam var mı, iyi seçebilsin. Tv olmasaydı Yemekteyiz'i izleyemeyecek, bir çoğumuz supla nedir bilemeyecektik.
Sağolsun gazeteler bir ara ansiklobediler verdi de hiç okumasak da baş köşeye koymuştuk, kitap verdi bir ara tencere tavaya yasak gelince iki karıştırdık kitap okuduk. Yemek kitapları verdi gurme kesildik.
Sağolsunlar internet çıktı. ICQ,Msn, ve facebook'u kız tavlamak için kullanan yegane memleket olduk. Bloglar çıktı, yazamasalar da oradan buradan arakladılar blogger oldular. Televizyonda kalitesiz diye eleştirdiğimiz programlar nasıl milyonları topladıysa, abuk subuk siteler ve vıcık vıcık konuşmaların yazıya dökülmüş halleri yüzlerce takipçi topladı.
Sağolsun bir Şahan çıktı da, sinemaya gidememiş olanlar büyük ekranla tanıştı. Köşe yazılarımızda yerden yere vursak da bizim popüler kültürümüzün canı ciğeri oldu.
Tiyatro mu? Oda ne yahu?
Bale desen yeni moda. Herkes kız çocuğunu gidip yazdırıyor bir kere, erkek çocuklarının erkek babaları göndermiyor pek oğullarını.
Klişedir, belgesel isteriz Tv de derler, belgeselleri kimler izler? Ayşe teyze sabahları evi toplarken Arya mı dinler? Jazz Club mı çoktur, Türkü Bar mı? Kaç kişi kitap alır ülkemde, kaç kişi dergi takip eder? Gerçekten Türkiye'nin en çok okunan gazetesi hangisidir? Kaçımız bir sporla uğraşır, kaçımız diğer kültürleri görmeye uzaklara gidebilir? Kaçımız kendi kültürünün tarihini bilir? Kaçımız sinemaya gidiyor düzenli ?
Recep'i, bayan "Bebeeem" i, Seda ablayı, Yemekteyiz'e katılan pavyonvari giyinmiş hanımları, İzdivaç'da koca bulurken göbek atanları eleştirmeyin nafile.
Çünkü beğenseniz de beğenmeseniz de " Biz buyuz". Bunlar seviliyor, bunlar takip ediliyor.
Evet bezen ümit verecek şeyler olsa da ülkemde,bizim "kültürümüz" budur.
Bu şartlarda Avrupa kültür başkenti olmak ise... Size vereceğim bir bardak soğuk sudur.
Sizi Sevgili İsmail Yk'nın şiir tadındaki şarkı sözleri ile uğurlamak isterim, umarım benim olduğu kadar sizin de hoşunuza gider.
İnternet cafeye gittim
Facebook sayfasına girdim
Adımı çılgın diye verdim
Artık bende üye oldum
Tanıştım güzel biriyle
Yazışıyoruz günden güne
Merhem oluyor gönlüme
Artık bende sever oldum
Ama sevmeye bedel
Gözleri çok güzel
Öyle bir tatlı zor bulursun
Herkes sorar nerden buldun
Facebook facebook
Her gün aradım durdum
Facebook facebook
Bu kızı oradan buldum
Facebook facebook
Görür görmez tutuldum
Facebook facebook
Galiba aşık oldum
Facebook facebook
Her gün aradım durdum
Facebook facebook
Bu kızı oradan buldum
Facebook facebook
Görür görmez tutuldum
Facebook facebook
Galiba aşık oldum
Lokomotif Gülşen çıtı pıtı Birsen ah bir görsen
Cici bici Ebru esmer Banu tanışabilsen
Güzellerden güzel beğen ne istersen
Herkesin zevkine göre facebookta
Yakışıklı Erkan karizmatik Serkan canlar yakan
Sempatik Ercan çılgın Ayhan yüzüne hayran
İster dost ister yeni aşk bulursun
Ben zaten aşkımı facebooktan buldum
Facebook facebook
Her gün aradım durdum
Facebook facebook
Bu kızı oradan buldum
Facebook facebook
Görür görmez tutuldum
Facebook facebook
Galiba aşık oldum
Sevgili sevgililer günü...
Bir sevgililer gününü daha atlattık, geçmiş olsun.
Demek ki neymiş? Paniğe gerek yokmuş.
Heyecanlanmanın da, kötüleyip tu kaka yapmanın da alemi yokmuş.
Zorunluluklardan uzak, sadece o pazar günü sevgililer günü olduğu için değil, her pazar gününün o gün gibi özel olması önemliymiş aslında.
Pahalı hediyelere, çiçeğe böceğe, paket merasimlerine doymuş olmak, sadece sevdiklerinle sağlıklı olmanın mutluluğunu öğrenmiş olmak, evinde keyifle sarılarak film izlemek, ailece oyun oynamak, alealde bir güne anlam yüklemek yerine her günü anlamlı olduğunu düşünmek de kafi geliyormuş insana, bir ara sıcacık sütlü kahveleri paylaşıp yanına küçük bir pasta getirmek bile sürpriz olabiliyormuş.
İlk sevgililer günümüzün üzerinden bir asır mı geçti ne?
Yıllar insana ne de güzel dersler veriyormuş, tabii öğrenmeye istekliysen...
Ölü Ozanlar...
Hayalperestin biriyim, ne olmuş? Hayatın film gibi olmasını istiyorum, zaten filmler de hayattan beslenmiyor mu? Besleniyor ama işte işin içine notaya dökülmüş, bizim için bir araya getirilmiş, sahip olamadığımız kareler girince hayatın bir o kadar içinde, ama bazen de çok uzağında hikayeler çıkıyor karşımıza.
Bu sabah haberleri izlerken, Ankara'da ulaşım ücretlerine yapılan zammı protesto etmek isteyen üniversiteli gençlerin yaka paça, yerlerde sürüklenerek, itilerek ve fena halde kakılarak gözaltına alınışlarını, ve bu sırada çevreden izleyen güruhun içinden bir iki tane anaç teyzenin " Bırakın çocuğun kolunu kıracaksınız" feryadı dışında diğerleirnin öküzün trene baktığı gibi öylece olan biteni izlemeleri karşıssında yine hayal kurdum.
Orada, onların da hakkını savunmak için bir araya gelmiş gençleri kurtarmak yada onlara destek vermek için bir şeyler yapsalar. Alkışla protesto etseler, yada çocuklar için başka bir eylem yapsalar. Seslenseler onlara, destek verseler, teşekkür etseler.
Ölü Ozanlar derneğindeki gibi bir sahne olsa.
Olmaz mı?
Sonra düşündüm de, yok biz de olmaz. Olamaz. Bizden olsa olsa bu dünyada değil ama başka bir alemde " Ölüp gidenler derneği" kurulur, sessiz, sedasız, nefessiz...
Keyifsiz...
Blogda bir şeyler yazmak beni çok mutlu ederken, bir yandan da kimi zamanlar kapatıp gitmeli diye düşünüyorum. Daha önce farklı sebeplerle "gitmeliyim" dediğim zamanlar oldu ama dönüp bakınca 5 seneyi bitirdiğimi görüyorum.
Herkesin hoşuna gidecek şeyler yazmıyorum burada. Hayatta her zaman güleryüzlüyken burada suratımı, ifadelerimi, mimiklerimi gösteremediğim için bazen sözlerim tüm duygularımdan sıyrılmış, sadece " düşünce" olarak çıkıyor beni okuyanların karşısına. Sanki söylemek istediklerimi yeterince iyi anlatamamış gibi hissediyorum. Sanki yazdığım şeyler kimilerini tatmin etse de, kimileri alakasız olduğu halde alınıyor. Hissediyorum insanların yazdıklarından. Yazdıklarımı anlamadıysa, ben nasıl anlatabilirim arkasından? Bakmakla görmek nasıl birbirinden farklıysa, okumakla okuduğunu anlayabilmek de öyle.
Nihayetinde burası düşündüklerimi yazmak için var. Katılırsınız yada katılmazsınız. Amacım kimseyi yermek, üzmek, yada kırmak değil. Sadece bu benim düşüncem.
Belki de ben insanları fikirlerine, giydiklerine yada yaşamlarının getirdiklerine göre sınıflandırmadığım için aynı şeyi başkalarından da bekliyorum. Çok beklerim :)
Ben ise insanları sadece samimiyet derecelerine göre sınıflandırırım. Asık suratlı, yapmacık gülüşlü, ağzından zoraki laf alınan, ukala, yazı yada konuşması ile kendisini yükselten insanlardan uzak durmaya çabalar, tam tersine fazla samimiyetle " bebeğiiim" diyerek üzerime gelenlerden ise bir dakika durmaz kaçarım.
Biliyorum insanlar her zaman hoşlarına gidecek şeyler duymak istiyorlar. eften puftan şeyler. Uzaklaşmak istiyorlar buralarda gezinirken. Hayat yeterince can sıkıcı. Benim ise herkesin beğeneceği şeyler yazabilmem imkansız, o zaman bu sayfayı ne kadar doldurursam doldurayım, aslında bomboş olur.
Bugün böyle düşünüyorum işte, keyifsizim biraz, biraz da uzak kalmalı sanki...
Durup dinleyenlerden mi, başını çevirenlerden misiniz?
Bizler, darbe kuşaklarının sinmiş gençlerinin sindirilmiş çocukları olarak, tuzumuz kuru bir şekilde mutlu mesut yaşarken, "Hatırla sevgili" seyredip yakın tarihimizdeki isimsiz kahramanlara hayranlık duyarken, hayatımızdaki bizim için önemli olan giyim, kuşam, yeme içme, partilemelerden geri kalmazken dünyanın bir yerlerinde her zaman için bir fırtına kopuyordu.
Sessiz kalıp izleyerek şimdiki haline geldi bu ülke. Tamam ben suçsuzum, elim kırılsaydı da sandıkta... diye başlayan cümleler kurmuyorum en azından, ama ne kadar içten içe desteklesem de sesini çıkaran, hakkını arayan, bir şeyleri savunan insanları izlemekle kalıyorum sadece.
Hayat ne ironik. Başka geçmişlerden gelip, başka hayatların içinde, bambaşka hayatları yaşıyormuşçasına gülümseyen maskelerin çevresinde, kendi baş rolümüzü oynuyoruz. Akla kara karışıyor bir yerde. Kozmopolit bir şehrin karmakarışık hikayelerini yaşıyoruz her gün.
Yapabildiğim tek şey buradan haykırmak oluyorsa her durup dinlendiğimde...
Durun demek istiyorum yine. Birileri açlık grevinde orada. Ölümüne istedikleri bir şey var. Dönüp bakın bir. Sizin için önemli olan pek çok nafile şeyden daha önemli bu. Dinleyin.
Yarın bu olur, bir başka gün bir diğeri. Haksızlığa tahammülüm yok. Onların hiç yok.
Tekel işçilerini kalpten destekliyorum. Birlik oldukları için onları kutluyorum. Biliyorum ki birlikten güç doğacak, aydınlığa çıkılacak.Ümit ederim ki, artık herkes üstüne düşen vazifeyi yapacak. Sadece akşam haberlerindeki üzüldüğünüz bir haber değil onlar, benim, sizin gibi bir sürü insan.İnanıyorum ki birileri de onları duyacak.
Siz duyuyor musunuz?
Tatil, Turkuazoo ve Adrenalin tutkusu
Hahayt ! Hayat tekerrürden ibaret. 10 gün çocuğu kar tipi soğuk diye dışarı çıkarmadım, bir çıkardım yine hasta oldu.
Grip belirtileri gösteriyor ki, ödüm kopsa da çaktırmıyorum, sonra Prof. Dr. !!! babamız başlayacak şunu ver, bunu sür, şuraya yatır, öksürdü, tıksırdı demeye.
Henüz büyütecek bir şey yok sadece boğaz ağrısı. Biraz da halsiz göründü gözüme. Bacağında bir yeri gösterdi ağrıyor diye ki bence o dün evde Wipe - Out alanı kurup atlayıp zıplamasından kaynaklanıyor.
Başımın etini yemesine rağmen onu hala neden Arjantin'e götürmediğimi, Asuman'la tanıştırmadığımı ve "Wipe- Out"a katılmasına izin vermediğmi anlayamıyor. Çok basitmiş efendim onlar, hemen yaparmış.
5 yıl 3 aylık birine göre boyu da dili de biraz fazla uzun beyefendinin.
Ödülü ne yapacaksın diyorum. Hesaplamışlar babasıyla. 1000 tane Hot Wheels alabiliyormuş.
Peki...
Tüm tatili evde geçirmesin diyerek tipi arasına sinema, kar arasına arkadaş ziyaretleri ve soğuklarda da Tukuazoo yapabildik ama yarışmaya katılamadı ya bir anlamı yok. Zaten o oradaki balıkları da biliyormuş, ahtapotun 8 ayağı olduğunu da biliyormuş niçin şaşırıyormuşuz ki?
Nemoları gördük, tahminimden küçüklerdi ama onun için Nemo'nun öğretmeni Vatozları görmek daha keyifliydi. Köpekbalıklarını da hırlayarak korkuttuk bir ara.
Tatil bitti diye üzülse ve okulu çok sıkıcı bulsa da daha fazla şey öğrenmek istiyorsa tıpış tıpış okula gidecek.
"Okula gitmeyenler çalışmak zorunda, o zaman hadi babayla işe" dememin de etkisi oldu sanırım servise yetişmesinde.
Bu arada şu Küba açıklarında yaşayan üzeri vatoz görüntüsünde ama çok sert, altında ise yengeç ayaklarına sahip dinazorlardan bile eski bir geçmişi olduğu söylenen yengeç türüne de dokunduk ki hayatımda uğurböceği haricinde dokunduğum tek böceğimsi oldu. Bizim bay minik adrenalin merakla elledi. İyyyk. O ayakların hepsi ayrı yöne hareket ediyor, hayal edin halimi anlarsınız...
oh may gad, "LOST"iz dı best prodakşın ay hev evır siiin !!!
Lost'u izledim. Evet evet izledim, biraz önce bitti. Tahmin ettiğim kimi teoriler çıktı, kimi sarpa sardı, cevaplara çok yakınız.
Fringe'de ipuçları verilen alternatif boyutta olup bitenler ayrı hikaye, iyi ve kötünün geçen sezonun sonunda ak ve kara olarak sunulduğu karakterlerin şimdi John Locke ve Sayid olarak vücuda gelmeleri ayrı hikaye. Siz de öyle düşünmediniz mi? Jacob Sayid'le dönmüş olamaz mı? Mısırlıların hayat işareti de buna iyi bir örnek. Ancak maya tapınağında hiyeroglifler ???
Jack'in babası da muhtemelen diğer bölümde karşımıza çıkacak.
Bu arada Sawyer şarap gibi değil mi?
Meg Ryan'ın ardından...
Anlaşılan o ki, bu haftasonu herkes Meg Ryan'ın kaçışını konuşacak.
Kulislerde dalgası geçilen bu konu aslında tam bir muamma. Kimileri kaçtığından bahsediyor, hatta çadırı kestirip arkadan gizlice kaçtığı söyleniyor. Buna sebep olarak da organizasyon şirketi gösteriliyor. Ne kadar doğru olabilir? Bence doğruluk payı sıfır. 90 lı yılların romantik komedi yıldızı o, aksiyon kahramanı değil, büyütmeyin !
Bir diğer dedikodu kendisinin gelmeden önce bazı kurallar koymuş olmasına rağmen bunlara uyulmadığı yönünde. Rop. vermem, konuşmam, tanışmam falan filan. Olabilir. Üzerine kara gür bıyıklı, koyu takım elbiseli adamlar ellerinde makaslarla gelince korkmuş da olabilir. Nitekim 11 eylül sonrası tüm Amerika'lılarda bu tiplemeye karşı bir korku var. Bizde adettendir, hastanenin kapısını değiştirsek devlet töreni ile açar, ille de kurdela keseriz diyemeyiz ya. Desek de inanmaz. Dünyada hangi moda haftası kurdelayla açılıyor? - Bu arada önünde dana yada deve kesilmemesine şükretmeli -
Kimileri diyor ki fazla ilgiden bunalmış. İtiraf etmeliyim, bugüne kadar her defile veya davetten sonra hak verip meşhurlarımızı ve hatta meşhurcuklarımızı takdir ediyorum. Burna sokulan bir mikrofon ve gözleri kör edici kamera ışıkları ile yaşamak zor olmalı. Ama durun ! O bir Hollywood yıldızı. Bunlara alışık olmalı, sebep bu olamaz.
Kimileri de zaten anlaşmasının sadece açılış için olduğu yönünde. Bir iki standa baktı, işini bitirdi. Puslu İstanbul havasındansa sıcacık Hollywood'a dönmeyi tercih etti. Ben de olsam aynı şeyi yapardım. Güzel bir havada İstanbul'a gelip gezmek daha keyifli olacaktır.
Evet muhtemelen sebebi budur.
Konuştuğum kimi insanlar bunun yurtdışındaki basında nasıl lanse edileceğini merak ediyorlardı.
Şu durumda bence korkacak bir şey yok. Neyse ki baştan yanlış meşhur seçimi yapılarak, modayla alakası olmayan, kırmızı halılarda görünmeyen, stiliyle anılmayan, 90 ların sönmüş yıldızı davet edilmiş. Gelişi bile bizim basın dışında pek de fazla fark edilmemiş olsa gerek.
Nitekim, Fashionable meşhur isimleri davet etti diye, Fashion Week'in de bunu yapmasına gerek yoktu. Her ne kadar bir yarış içindeymiş gibi gösterilmeye çalışılsa da ikisi birbirinden çok farklı. Ortak oldukları nokta ise çok önemli.
İFW'nin düşündürdükleri...
Detaylar daha sonra ama ilk aklıma gelenler şunlar:
1- Şebnem yetişemediğim tüm defilelerde var olduğu için kocamaaan teşekkürler. Canım canım canımmm :)
2- Aylardır beklediğim Lost bilgisayarımda ve ben hala izlemeye vakit bulamadım, bulamıyorum sen nelere kadirsin İFW
3- Evet ben spor ayakkabı insanıyım, bırakın topukluları babetlerle bile canım çıktı :P
4- Türkiye'de moda günleri veya haftalarının daha kat edeceği yol olsa da geliştiği hız inanılmaz.
5- Özgür Masur muhteşem bir tasarımcı.
6- Moda blogger'ları korsan toplantısı süper bir fikirdi, fikir anası Trendometre'ye tekrar teşekkür ederken, tanıştığım blogger'ların bu sektörün içinde olanların aksine son derece içten ve samimi oluşları beni şaşırttı- En azından sohbet ettiklerim öyleydi- Melis Alphan ve Moda Trendenin Melis'le sohbet edemesem de tanıştığıma çok sevindim, ikisini de zevkle takip ediyorum.
7- Evet yaşlanıyorum, arkadan süper, heyecanlı, yaratıcı ve bu işe gerçekten gönül vermiş blogger'lar geliyor, bunu görmek güzeldi. Şebnem'le kimileri için ne yaratıcı kız, aferim ne tutkuyla bağlanmış bu işe bu çocuk, yada ne zeki kız vay canına yorumları yaptık ki isimleri de bizde kalsın.
8- Ancak çevrede konuşulanlara kulak kabartınca insan hayal kırıklığına uğruyor. Moda öğrencisi olduğu anlaşılan kimilerinin kimseyi beğenmeyen halleri, sohbetlerdeki modacı cehaletleri, ve sadece ilgi çekmek için dolaptaki herşeyi üzerlerine geçirip gelmiş görüntüleri beni şaşırttı.
9- Defileler çok kalabalık, alan ise dar. Meg Ryan ve kurdelalı açılış fiyaskosuna kalabalığa dar gelen orta alanı da eklemek zorundayım. Üst üste alt altayız. Ancak görevliler kibar ve yardımcılar.
10- Fotoğraf makinemin azizliğine uğradım yine. Ama umarım bir kaç can alıcı kare kurtaracağım. O koca makinelerden taşımanın zamanı geldi biliyoruuum ...
Aşk...
Hayatta iki "şey" önceliklerimizi değiştiriyor... diyecektim ki, aslında o ikincisinin de birincisinden bir farkı olmadığını hatırladım.
Annelik de bir aşk değil mi?
Belki de bu sebeple o da aptal aşık gibi dolaştığımız günlerdeki gibi serseme çeviriyor bizi. Önceliklerimizi, bizim için değerli olan şeyleri, gelecek planlarımızı bir anda değiştiriyor.
10 senelik evlilikten sonra dışarıda bir yerlerde buluştuğumuzda hala pırpır atmıyor yüreğim belki ama 5. senemizde bile yurtdışına bir kaç günlük bir iş gezisine giderken gizlice eşimin gömleklerinden birini alır, özlediğimde kokusunu duymak isterdim. Aşkın evliliği öldürdüğü yalan yani.
Ama şu var ki 5. sene hayatıma başka biri girdi. Yani bir başkasına aşık oldum. Bu sefer iş gezilerinde valizimde onun fotoğrafları, kokusunun sindiği minicik atletlerinden biri vardı.
Ve benim hayata dair tüm planlarım değişti.
Bu aşk beni kimi zaman sevdiğim etkinliklerden, gitmek istediğim defilelerden ve fuarlardan, iş hayatımda yapmak istediklerimden, kimi seyahatlerden, ve hatta kimi hayallerden alıkoyduysa da buna değer olup olmadığını düşünmüyorsun bile.
Çünkü koşulsuz bu. Adı üstünde aşk.
Bugünlerde uzak kaldığım ofis hayatına dönmeyi planlarken, o zaman onun şimdiki gibi el bebek gül bebek büyüyemeyeceğini biliyorum. Çalışırken ben de derdim bilmiş bilmiş, çocuk da yaparım, kariyer de diye. Külliyen yalan efendim. O gazetelerde okuduğunuz çocuğumu da büyütüyorum bilmemenereyi de işletiyorum hikayeleri. İçten içe hepimiz itiraf edemesek de biliriz ki çalışan annenin çocuğu çalışmayan annenin çocuğuyla aynı şartlarda büyüyemez. Belki artıları da vardır ama eksileri çoktur.
Buna rağmen onu bırakacak yerim olmadığında, yada hava buz gibi diyerek onu bırakacağım yere götürmediğimde ,bazı şeylerden feragat etmek beni üzmüyor. Tam tersine bu "bir şeylerden vazgeçmek" eğer vazgeçemeyeceğim yada mecbur kalacağım şeyler olacaksa bir gün, bunların karşısında suçluluk duymamı engelliyor.
Bugün vazgeçtiklerim listesine bir çentik daha atacağım.
Ama günün sonunda vazgeçtiklerim listesinin karşısında sadece bir tanecik satır bile olsa, bir ıslak öpücük, bir sıcacık sarılma, bir koku, hiç bir şeyin önemi kalmıyor. Kariyer, günübirlik heyecanlar, defileler, partiler, kahkahalar. Her şey gelip geçici.
Oysa bu her dakikasını kaçırmak istemediğim aşk kalıcı...
İlgili Başka Sayfa Bulunamadı.
Etiket Bulunamadı.
Yazıyı Email Gönder












Ilgin icin cok tesekkurler, iyi seneler…