« salincakta iki kisi
Fıkra Sevenlere »


Aslının Günlüğü

Gönderen: Editorya Tarihi: Ara 30, 2007
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (8 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 3 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 24.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 8
Beğenilme Oranı % 30
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...

aslicin-blogspot-com.jpgaslic tarafından sahiplenilmiştir.
Hakkında : Bendenizin hüzünlü hikayesidir bu.
Açıklama :
Rss : aslicin.blogspot.com/feeds/…
Kategori : Kişisel
Etiketler : kitap seyahat sinema moda çocuk müzik Güncel

Aslının Günlüğü
Aşık bir eş, hamarat bir ev hanımı, anlayışlı bir anne, yaratıcı bir eleman, oflamayan bir evlat, eğlenceli bir arkadaş, güleryüzlü bir gelin ve hatta mümkün olsa kaybolmayan sakız olmaya çalışıp çabalayan bendenizin hüzünlü hikayesidir bu. Hıck !!!

Son Gönderiler


Asli'nin günlüğü
Aşık bir eş, hamarat bir ev hanımı, anlayışlı bir anne, yaratıcı bir eleman, oflamayan bir evlat, eğlenceli bir arkadaş, güleryüzlü bir gelin ve hatta mümkün olsa kaybolmayan sakız olmaya çalışıp çabalayan bendenizin hüzünlü hikayesidir bu. Hıck !!!

Masumiyet Müzesi

Sanırım kitapla ilgili şunu yazabilirim:

Doğduğum ve ilk yaşlarımı geçirdiğim yılların hiç hatırlayamadığım İstanbul'unda yaşanan belki de tek taraflı bir aşkın günümüze kadar uzanan, kimi sayfalarda eski Türk filmlerini anımsatan yer yer heyecanlı, ama çoğunlukla insanı kitabın ana karakterinin yaşadığı acı ve - veya aşk ile sarıp sarmalayıp sıkan, bildik konusunun içinde çok farklı bir dille anlatılan, en çok da birinci tekil şahısın ağzından anlatılmasını sevdiğim roman, bize Orhan Pamuk'un daha önceki romanlarından göndermeler yaparak, yine eski Beyoğlu ve Nişantaşı'nı göremediğimiz, o yıllarda ilk gençliğimizi , yaşamadığımız o havayı koklayamadığımız ve muhtemelen bu sebeple romanı okurken bir yanımızın eksik kaldığını hissettirerek hayıflanmamıza sebep oluyor.

Ama ben şunları yazmak istiyorum:

İlk yüz sayfa

Nasıl bir anlatımdır bu? Bayılıyorum her cümlenin girdiği şekle. He kelimenin özenle seçilmesine. Hikaye de sürüklüyor insanı, daha ne olsun?

İkiyüz civarı

Cevdet bey ve oğullarını hatırlatıyor bana. Size de öyle geldi mi? 70 li yıllarda cinselliğe ve aile değerlerine bakış biraz abartılı anlatılmamış mı ayrıca? Hayır, abartılı doğru bir kelime olmadı, sıkıcı demeli sanırım. Okuyucu kendisini aptal gibi hissetmiyor mu? Ben devamlı beynime sokulan ve bıkmadan tekrarlanan bekaret konusundan sıkıldım misal.

Üçyüz civarı

O sıkıntı değilmiş, asıl sıkıntıyı kitabın ortalarında görüyorum. Ama inat ettim okuyacağım, nihayetinde bitecektir bu aşk acısı değil mi? İşin ucunda merak da var. Ama Kemal beyin derdi beni fena halde gerdi.

Dörtyüzler

İtiraf ediyorum, 69. bölümü es geçiyorum. Okuyamayacağım. "Bazen", bana basıyorlar böyle...

Beşyüzler,final ve bana düşündürdükleri

-Bu kitabı Orhan Pamuk yazmamış olsa, dil bu kadar ustalıkla kullanılmamış olsa sanırım Antropoza girmiş bir adamın geçmişe özlemi olmalı bu derdim, konu ve bahsedilen tüm diğer konularların tekrar tekrar tekrar bahsedilmesi ile ilgili.

-Sonra gözümün önünde Kemal bey beliriyor. Yaşadığı aşk değil, ciddiyetle tedavi görmesi gereken bir adamın hikayesi bu. Çok mu acımasızım? Sanmıyorum, hatta üstüne üstlük nazikçe söylemem gerekirse saf bir adam, gerisini siz anlayın. Şu gazetelerde gördüğümüz belediye görevlilerinin beyaz maskelerle girip balkondan atarak evdeki ıvır zıvırları boşalttıkları evlerden biri olmalı Merhamet apartmanındaki daire de. Çukurcuma'daki ev olmamalıydı bence. Müze mi? Kime göre??? Orası değildi o acıların çekildiği yer. Ve Füsun, aslında biz Kemal beye acırken, hayatta hiç bir isteğine kavuşamayan zavallı Füsun'muş asıl acıyı çeken, ne de güzel söylemiş son cümlede Kemal bey:

"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" diye...

İçimde bahsedilen semtleri gezme isteği var ama ne yazık ki kitabı alabilmek için beklediğim gibi oralara gidebilmek için de bir kaç ay beklemeliyim.

-Orhan Pamuk'un Tarantino veya Frida gibi esere kendisini de sokması hoş bir sürpriz tabii.

Sözün özü: Kemal bey bir nevi mazoistmiş, bu kitabı okumak da bana kalırsa bir miktar mazoist olmayı gerektiriyor ama yine de şiddetle tavsiye...

Dip not: Bu "Masumiyet müzesi"ni sadece 1,5 günde okumuş kitap eleştirmeni olmayan alelade bir okurun sıcağı sıcağına yazılmış yorumlarıdır, fazla da ciddiye almamak lazım gelir tabii, onu da söyleyeyim...

Bir problem var...

Normalde ev alışverişini ben yaparım. Normali budur veya değildir, orasını bilmiyorum ama zamanında tüm ödemeleri, arabanın bakımını ve bilimum ailevi işi de ben yapardım da başka ülkedeyiz diye yırtıyorum şimdi.

Konu ne normal ne anormale gelirse uzar gider, misal bir kısım arkadaşıma normal gelmeyen hayatımız, şimdi size bahsetsem son derece normal hatta sıradan, çok zorlarsak sıkıcı gelebilir.

O konuyu binealeyh yazacağımı not ederek asıl konumuza dönüyorum.

Artık oğluş büyüdü ya, arada bir baba oğul çıkmaya başladılar. Eğer benim de evde işim varsa, veya kafamı dinlemek istiyorsam işime geliyor bu. Hatta alışveriş merkezlerine yakınlarsa alınacak eksik şeylerin listesini veriyorum, alıyorlar.

Sorun da bu işte.

Aslında ben bile bile lades demesem ortada sorun falan da kalmayacak ama her defasında aynı hataya düşüyorum.

Sorun şu: Eşim vur dedimi öldürüyor.

Misal eve gelirken süt alır mısın diye soruyorum, bakıyorum bir kaç litre almış. Bir kutu meyve suyu al desem, piyasadaki her çeşidi topluyor. Dün gelirken karpuz ve Muz alır mısın çıkıp alamadım, oğluşun canı çekmiş dedim, manavdaki tüm meyveleri, hatta kendisinin ve oğluşun yemediklerini bile alıp gelmiş. Haydi bunları es geçelim, insan 5 parçalık listeyi alarak 3 koca torba ile nasıl geri dönebilir. Haydi onu de gaçtim ve her nevi abur cubur dolan evi sineye çektim.

Ya her çıktığında oyuncakla dönmesine ne demeli?

Buraya taşınalı 5 ay bile olmadı ama sanki 5 yıldır buradaymışız gibi oyuncağı var çocuğun.

İndigo çocuklarmış, kristal çocuklarmış, haydi oradan.

Doyumsuz çocuklar bunlar.

Muz istediğinde her nevi meyve önüne yığılan, çizgi film istediğinde kanallardan kanal beğenemeyen, bilgisayar oyunları içinde kaybolan, şimdiden kütüphanesi olan, ve odalarında oyuncakların arasında kaybolan çocuklar.

Ben elimden geleni yaptım, içim rahat mı, hayır, yenildim, ne yazık ki oğluş büyüdükçe, hele bir de taşındıktan sonra arkadaşlarından ayrı kalınca, bir apartman çocuğu olarak günümüzün hızlı tüketiminin girdabı içine sürükleniyor. Katkılarından dolayı eşime madalya vereceğim ama bekliyorum oğluş bluğ çağına girsin de bizzat onun elinden alsın bunu başağrısı olarak...

Cahillikler kitabı

Hayatta hiç bir işime yaramayacak, muhtemelen sadece konusu açıldığında ahkam kesmeme yarayacak, ancak okuması son derece zevkli olan şu kitap bir ihtimal bir gün "Kim 500 milyar ister" e katılırsam falan belki iyi ki de okumuşum dedirtebilir.

Buna rağmen şimdiden bu kitabı okumayan pek çok insandan daha çok şey biliyorum, tabii ya, söyleyin bakalım bir balinanın yutabileceği en büyük şey nedir?

İzmir dönüşü

Dönüyoruz...

Bir çok arkadaşımla görüşemedim ama bir kaç ay sonra koca bir ay için İstanbul'da olacağım.

İzmir'de daha uzun kalınca İzmir'deki bir çok arkadaşımla görüşebildim, ona seviniyorum çok. Haberler döndükten ve kendime geldikten sonra.

İyi haber, kararımızı verdik, buradaki evimizi İzmir'e taşıyacağız bir dahaki yaz. Ne de olsa İstanbul'da annemin evinde de kalabiliriz. Üzülmeyin İstanbul ahalisi, bir orada bir İzmir'de olacağım, söylenmeyin taşınıyorum diye, o kadar mutluyum ki. Evi yenilemek, bu eski semte taşınmak, aile ve akrabalara çok daha yakın olmak, bir de tabii Çeşme'ye daha yakın olmak iyi gelecek bana.

Evi yenileyecek olmak başka heyecan tabii.

Bir de burada bir pazar var ki sırf onun için taşınılır. Orada bu yeşilliklere o kadar hasretiz ki, dün pazardaki o renk cümbüşünün içinden geçerken taze havuçların kokusunu içime çekerken kendime geldim.

Taşındıktan sonra kendime ilk iş ekoseli bir pazar arabası alacağım, içimde uktedir :)

Of ki ne of !

Bugün İzmir'e geçtik. İstanbul'un tadına varamadan. Olsun annemi ve sevdiklerimin kimilerini görebildim, yağmurda yürüdüm şemsiyeye düşen damlaların sesi ve toprak kokusuyla, bir de saray simidi yedim, İstanbul'un taşı toprağı bir başka bahara.

Çok kalabalık dışarısı, çıktığıma çıkacağıma pişman döndüm biraz önce ama pazara çıktım biraz önce. O tezgahlardaki renkler nedir öyle? Yok memleketim gibisi. Yok Ege pazarı gibisi.

Havuç aldım kıtır kıtır yiyeceğim, roka aldım ona da tuz ve limon. Kütür kütür elmalar, sarı iri üzümler aldım çekirdeksiz.

Bir de börülce aldım, şimdi düşünüyorum yemeğini mi yapalım, salatasını mı diye :)

Tam ortasındayım - Otuzbeşe doğru doğumgünümde mırıldandıklarım..

Veni vidi vici

Çok olaylı geldim İstanbul'a, ah sormayın anlatırım sonra. 1 günüm geçti bile, yorgun ama mutluyum, lahmacun yedim bir de...

Sony sorunsalı

Sony kalitesine güvendiğim bir marka idi. Ne yazık ki artık değil, bu sebeple de son olarak bilgisayarımı Hp ile yeniledim. Telefonum, benim ve eşimin dijital makinaları, kameramız ve bilimum ıvır zıvırım Sony di oysa. Bundan sonra tercih eder miyim bilmem. Kolay arızalanıyor ve arızalandıklarında tamir olmaları da uzun sürüyor. Garantin bitmişse ateş pahası tamiri, o da ayrı mevzu. Ki garantin bitmemişse bir açıdan daha da berbat bir durum, daha süresi dolmadan arıza.

Telefonum Sony Ericcson, bir süredir kapağındaki tuşlar çalışmaz oldu, arada bir kafası karışıyor, ekranda dokunduğun yerlerden farklı şeyler açılıyor. Malum yazmıştım, kameraların ikisinin de lensleri arızalandı. Birinin lensi için 400 lira istediler, diğeri garanti kapsamındaydı, yeni makina vereceğiz dediler, bir ay geçti, ben sabırsızlaşınca, başka bir model vereceğiz diyerek eskisinden daha düşük optik zoom ve pixele sahip bir makina önerdiler. Daha fazla gecikmemek için çaresiz, aslında bu daha ucuz ve özellikleri daha düşük makinayı kabul ettim. Tek avantajı bunun daha hafif olması ve garantisinin yeniden bir yıl olarak başlaması.

Naapalım, 6X değil de 3X optik zoom olsun, zaten pek fazla özelliğini de kullanmıyordum, bu da bana ders olur, diğerinin lensini de o bedele değiştireceğime bir tane daha yeni makina alırım olur biter.

Bu sefer Sony olmayacak, ondan eminim...

Lord of War Şiddetle tavsiye

Dünyada her 12 kişiden biri silah kullanıyor. Soru şu: Diğer 11 kişiye silah kullandırmanın yolu nedir?

Sadece introsu için izlenir diyordum ilk gördüğümde.

Sonra diyaloglara takıldım.

Süper bir soundtrack.

Eğer izlemediyseniz bu filmi mutlaka izleyin. Ne yazık ki ben bu güne kadar izlememişim. Dünyanın kimler tarafından, nasıl,nerelere götürüldüğünü görün.

Film, üçüncü dünya ülkelerine satış yapan bir silah tacirinden bahsediyor.

Nicholas Cage, Melekler şehrinde beni fena halde baydıktan sonra bu filmle hayranlığımı kazanıyor.

Tam bir silah tüccarı oluyor.

Ve film bir sahnede adam tetiğe bastıkça çıkan yazar kasa sesi ile bizi hayran bırakıyor...

Abur cubur

Bunun kibarcası "İştahım çok açık" olabilir ama eğri oturup doğru konuşalım, bazen çok pis boğaz olabiliyorum ben. Hele pazar günlerini kendime sınırsız tatil ilan ettiğimden beri bu konuda pek az kişi elime su dökebilir. Aburcuburun dibine vurmak budur herhalde. Şöyle ki, gelin pazar gününe geri dönelim...

Sabah Peynir ekmek çay ve yanında iki tane cevizli kurabiye.

Öğlene doğru sıcak süt, içinde biraz kahve ve oğluştan kalan çikolatalı pasta.

Öğleden sonra oğluşa patlattığım mısırlardan didkleme.

Akşam üzeri meyve

Akşam yemeğinden sadece talaş böreği.

Akşam meyveli yoğurtlar ve meyve püreleri.

Gece elma suyu.

Yatmadan önce kaçan uykuyu bastıracak kaşık kaşık Nutella.

Tamam her günüm böyle geçmiyor, kendime bir abur cubur hakkı veriyorum ama bu nedir bu? Bir insan evladı tatlı, tuzlu, yağlu, unlu,kalorili bunca şeyi nasıl bir araya getirebilir?

Bugün tartıldım, son günlerdeki kötü beslenmemden ve geçirdiğim hastalıktan olacak 53 kiloyum. Bunu bilmek hiç suçlluk duymadan abur cuburlara dalmamlı sağlayacak ama bu sefer yemezler ( Her iki anlamda da ) Bu listeyi açıp açıp okuyacak ve kendime bu kötülüğü bir daha yapmayacağım...

Heyecanlıyım çoook !

Gece geç yattım, heyecanlıyım, Emmy ödüllerini izledim, tabii ki Emmy ödülleri için heyecanlı değildim, İstanbul'a az kaldı diye heyecanlıyım, yağmurlu olacakmış diye duydum ama bu canımı sıkamayacak, yeter ki eve ulaşabileyim, annemle karşılıklı oturalım, onun harika böreklerinden yiyeyim, demleme çay içeyim, sonra yağmurda dolaşmak istiyorum İstanbul'u. Biraz alışveriş edeyim, arkadaşlarımı göreyim, sabahlayalım yine, İzmir'e gideyim sonra, gevrek yiyeceğim, pide yaptıracaklar bizim için, oh içine roka va acı biber. Kumru yemeden dönmem, bir de Topçuya giderim, tabii arkadaşlarla rakı balık. Böyle de yiyeceklerim için heyecanlıyım gibi oldu, yok, anlatamıyorum, içim içime sığmıyor, özlediğim her şey ve herkes için o kadar heyecanlıyım ki !

Buraya gelirken ağlamamıştım, sıkı durmuştum ama sanırım buraya bu defa dönerken çok ağlayacağım...

Sinir eden şeyler...

Handan beni mimlemişti.

Her zaman optimist olmaya çalıştığım için pek bir şey bulamayacağımı düşünüyordum. Heyhayt, meğer içimde bir yerde gizli o aksi kız, ben farkına varmayalı pek asık suratlı olmuş da içine atar dururmuş, ne bileyim. Velhasıl liste aslında uzun ama ben elimden geldiğince kısalttım.

Aslı nelerden nefret eder? Sabahtan başlayalım...

- Nefret etme tanımından nefret eder, hoşlanmıyorum diyelim biz şuna.
- Acele işe şeytan karışmasından , ki her işi aceledir Aslı'nın.
- Hastalıklardan, bu kadar nazlı bir bünyeye sahip olmaktan.
- Gazetenin benden önce açılıp mıncıklanmasından.
- Trafikteki saygısız insanlardan.
- Alışverişe çıktığımda enseme yapışan satış görevlilerinden, hele ki benimle kırk yıllık arkadaşımmış gibi senli benli konuşup, ben bilmiyormuşum gibi bana " Çok yakıştı canım bu sanaaa" diyenlerden, 10 liralık şeyi gözümün içine baka baka bana 1110 liraya satmaya çalışmalarından ve indirimde bindirim yaparak adeta bizlere süzme salak muamelesi çekenlerden.
-Gazeteyi açtığımda okuduğum haberlerden, haksızlıklardan, cahilliklerden, vurdumduymazlıklardan, sefaletten, nankörlükten, vurgunlardan, kinden, nefretten.
- Çocuğumun yanında sigara içenlerden. Sigarayı seviyorum ben diyenlerden. Sigara kokusundan.
- Ter kokusundan.Pis insanlardan. Yerlere çöp atanlardan, insanların tepesine bir şeyler silkeleyenlerden, çöp ayrıştırmanın ne olduğunu bilmeyenlerden, bir de üstüne üstlük öğrenmek istemeyerek, hala dünyanın gidişatının ne korkunç durumda olduğunu anlamak istemeyenlerden.
- Cehaletten. Cahil olmakta inat edenlerden. Ve tüm bu cehalet sahibi insanların seçimleri ile benim yurdumda yaşamak zorunda kaldıklarımdan.
- Dakik olmayan insanlardan. Ben dakik olabiliyorsam, sen de olabilirsin.
- Film izlerken dikkatimin dağıtılmasından.
- Kitaplarımın bitmesinden ve yaban ellerde kitapsız kalmaktan.
- Buralarda bulamayacağım şeyleri reklamlarda görüp istemekten. Kardeşim alabilen var alamayan var.
- Adsl in arızalanmasından.
- Gece uyumak sabah kalkmak bilmemekten.

Özellikle kimseyi mimlemiyorum ama eğer sizin de aklınıza bir şeyler geliyorsa, Aslı beni mimlemiş diye düşünebilirsiniz. Yok, illa davetiye isterim demeyin, bak bu nazdan niyazdan da pek hoşlanmam ben.

Not: Hayır, Bencil, düşüncesiz, görgüsüz, suratsız, sevimsiz, kompleksli, karaktersiz, kıskanç, çıkarcı, çomakçı insanlardan nefret etmiyorum, insanları olduğu gibi kabul edebilmek lazım bazen de, ne yazık ki hayat herkese adil davranmıyor ve kimileri bu çirkinlikleriyle hayatlarının sonuna kadar yaşamak zorunda kalıyor.

Dip not: Çok Ç. gördüm kendimi. Haha, eski işyerimdeki kızlar hatırlar onu, herşeyden nefret eden kızı. Yok ya, o kadar da değilim değil mi? Di deyin lütfen...

" Sigara içenlerden nefret ederim. Sigara içiyorum ama nefret ederim. Sigara içilmeyen odalar kokuyor, nefret ederim. Saçım da sigara kokuyor, nefret ederim. Nefret ediyorum sigaranın söndürüldüğünde çıkan kokusundan. Ne? Çok mu içiyorum? Sigara içmeme karışanlardan nefret ederim..."

Arkadaş....

Herkes için arkadaşlarının yeri ayrıdır değil mi? Benim için de öyle. Hatta benim olayı abartıp arkadaşlarım için annemle babamla, eşimle tartıştığım zamanlar da çok olmuştur.

Arkadaşlık kolay kurulan bir şey değil, emek istiyor, zaman istiyor, zaten zamanla yıllanmışı şaraptan bile tatlı oluyor.

Dolayısıyla yıkmak da kolay değil, ama oluyor işte, kimi arkadaşlar yıkmak için o kadar çabalıyor ki yıkılıyor, olsun, onlarla yaşadıklarımı silmiyorum ben yine de. Yav ne iyi arkadaşlardık diyorum. Neler yaşadık.

Bugünlerde heyecanlıyım ya, bir sebebi de arkadaşlarım. Çok özledim onları. Kimi ile eskileri yad ederiz sıkça, kimisi kendimi bildim bileli arkadaşım, kimileri ile dertleşiriz, kimilerine ben anlatırım, kimilerini sadece ben dinlerim. Kimileri ile deli gibi eğleniriz, kimileri ile planlar yaparız gerçekleşmeyeceğini bile bile. Kimileri harika hayal kurar. Kimileri beni çok güldürür.

Şimdi yine "Paylaşmak" için bir an önce orada olmak istiyorum.

Not: Sinem ile Msn'den kahveyi denedik, oluyor, hem de pek eğlenceli oluyor.

Dip not: Şebnem, ses ver bir iki. Geliyorum, Beyoğlu yapalım, günü ayarla, bekliyorum.

Dip sos: İineciğim ben gelmeden ay of deme, sakın doğurma. Msn'deki " Baby hit me one more time" temennin beni her gün güldürüyor, adın üstünde Kutsal damacanam.

Dip sosun suyu: Demet, bahanemiz bol,tatilimiz uzun, bir gece ayarla.

Suyunun suyu: Kızlar çayı demleyin, az kaldı yoldayım...

Akıl fikir...

Kendime geldim. Kerem'i okula bıraktım, Samimi diye adlandırdığım velilerle bir kaç dakika sabah sohbeti edip, Suratsız diye adlandırdığım velilere her ne kadar onlar surat asmaya devam etseler de selam verip eve geldim, bilgisayarı açtım.

Güneşli güzel bir gün iyiyim, iyi hissediyorum. Baş zonklaması yok, mide bulantısı yada boğaz, kulak, göz, kafa ve bilimum her bir yerin ağrıması da yok.

Suratsız velilerin ikisinin Fransız, üçüncüsünün de Rus olması bir tesadüf müdür, yoksa gerçekten herkesin söylediği gibi soğuk insanlar mı bunlar? Ok Fransız ları az çok bilirim ama bu kadar suratsızı az bulunur.

Gözünü seveyim Akdeniz ülkelerinin.

Heyecan var tabii. Bir hafta kaldı Türkiye'ye. Biliyorum gözümüzü açıp kapayana kadar geçecek, hele bir de nasıl tatlı gelecek oraları bana. 4 aya yakın olmuş buraya geleli, o zaman bile ne çabuk geçti.

Bak, başka bir şey yazmak için oturmuştum, ama aklımda sadece orası var.

Yazarım birazdan...

Seçme saçma...

Bugün iyiyim, evet iyiyim. Sadece uykusuzluk var, ilaçlar sanırım uyutmuyor, onun yerine çok fazla düşünür ve hayal kurar oldum. Hayır, hayallerimi anlatmayacağım, çokça saçmaladım çünkü. Bir çoğuna hayal de denmez aslında, ateşten miras herhalde halisinasyonlar işte.

Bir de düşündüm de , sanırım ölene kadar blog yazacağım ben. Belki sonrasında da :)

Blogger'ın bizlere verdiği şahane bir şey var elimizin altında. Yazıyorsun yazını, tarihini saatini ayarlıyorsun, ve o senin adına tam o tarih ve saatte o yazıyı yayınlıyor.

Yolun yarısına yaklaştığım şu günlerde geleceğe bir kaç mektup yazmaya karar verdim. İlkini yazdım bile, bir not. Muhtemelen çoktan bu diyardan ayrılmış olacağım 60 yıl sonrasına. Blogger da ciddi ciddi kabul etti tarihi.

Şuna bak sen. Çok güvenme kendine belki ben 95 yaşına basıyor olurum o zaman ama ortalıkta google blogger olmayabilir, hıh !

Ateş insanı saçmalatır...

Belki duymuşsunuzdur, her büyük depremden sonra uçak kazası olur derler. Gerçekten de bu aralar depremler de uçak kazaları da çok fazla oluyor. Bu yakında Türkiye'ye tatile gelecek bizler için aramızda gülerek ama tabii içten içe biraz da tırsarak konuştuğumuz bir şey.

Bugün gazetede ilginç bir tesadüften bahsediliyordu:

"Son 25 günde İspanya, Kırgızistan ve Rusya'da düşen 3 uçakta, 1'i işadamı, 1'i emekli öğretmen, diğeri inşaat mühendisi 3 İzmirli ölürken, üçünün de uçaktaki tek Türk olması dikkat çekti."

Korkmayın kızlar bir tek İzmirli ben varım aranızda :)

Şanslıyım

Yurtdışına kimseyi tanımadığınız bir yere taşınıyorsanız, bir kaç aile taşınıyor olmanız büyük bir şans. İki gündür devamlı ateşle yatıyorum, tam düştü diyorum yine çıkıyor, sol boğazımın vurduğu sol kulağımın, gözümün, kafamın zonklaması da cabası.

E şans bunun neresinde diyecekseniz başa döneyim.

İki gündür buradaki arkadaşlarım bana yemek getiriyorlar, bu halde yapamazsın diyerek. Ben yiyemesem de oğlum ve eşim için. Ama sanırım boğazım yansa da yutarken, o pide denemesinden yiyeceğim.

Size ne kadar teşekkür etsem az...

Ateş...

Gece ateşim 38 in üstündeydi. Çocuk gibi oldum.

Fazla yazamayacağım, zaten son haftalarda Moda Mutfağında uykusuzluk, hastalık, yorgunlukla bir sürü şeyi saçmaladım.

Susmak, uymak, uyumak, uyumak lazım...

Yatmak uyumak lazım...

Eşimin eve haftalar önce getirdiği boğaz enfeksiyonuna, ne kadar söylesem de önlem almayınca kendisi, önce bildiğiniz gibi oğluşa bulaştırdı, onunkini geçirdik, şimdi sıra bende. İstanbul'a gidişimize az kalmışken, nereden çıktı bunlar bilmiyorum ama bildiğim şu ki bir an önce iyileşmeliyim. Kiloya dikkat edemeyeceğim şu günlerde, kendime dikkat edeceğim. Hem ne de olsa oraya gidince kilo almayacak mıydım?

Gider gitmez yiyeceklerimin ve buraya getireceklerimin listesi hazır...

11 Eylül filmleri

Hala izlemediyseniz 11 kısa filmden oluşan 11 eylül filmleri şu anda Cnbc e de başlıyor...

Okul vb...

Sadece aşağıda bahsettiklerimi öğrenmiyor tabii. Bu günlerde öyle cümleler kuruyor ki şaşkın bakıyorum.

Nihayet, dedi geçen gün. Başka bir şeye de , zannetmiyorum dedi. Bir şey sordum, düşüneyim düşüneyim diyerek düşünen adam oldu. Garip bir şey.

Annelik zor zanaat. Hastalığı bitiyor, davranışlarına takılıyor insan, o olmazsa istekleri bitmiyor. Şimdi dertler yeni başlıyor aslında, artık bir de okulumuz var.

Ama okulda zor durumdayız. Öyle öğrendiği 50-100 kelime ile yürümüyor işler tabii.

Öğretmenlerini ve arkadaşlarını anlamadığı için çok hırçın. Sınıf öğretmeni İngiliz, dolayısıyla aksanı çizgi filmlerin İngilizcesine de benzemiyor. Dün asistan öğretmenlerden biri çıkışta benimle oğluşun asabi oluşu hakkında konuştu. O kadar üzüldüm ki. Sonra akşam oğluşla konuştum iyice. Bu sabah okula gittiğimizde sınıf öğretmenleri ise çok olağan bunlar, her çocuk yapıyor, üzülmeyin diyerek optimist konuştu. Ben de sadece oğluş sanıyordum.

Asistan öğretmende bir gıcıklık seziyorum ama dur bakalım hayırlısı, Türk oluşumuzla ilgili bir problemi mi var göreceğiz.

Umarım sezgilerimde yanılıyorumdur...

Sünger Bob

Kerem tam bir sünger oldu.

Şu süngerliğini okuldaki İngilizce'de gösterse neyse.

Yoook, o beni deli edecek ve buraya geldiğimden beri literatürüme eklenen envai dildeki küfürlerimi, tüm konuşmalarımın içinden sanki biliyormuş gibi seçip öğrenecek.

Anlayacağınız beni daha da deli ediyor.

Geçtiğimiz günlerde yanlışlıkla ağzımdan kaçırdığım bir şeyi bu sabah boya kalemlerinin bittiğini gördüğünde söylediğini duydum.

Ağzıma biber süreceğim bir daha söylersem...

Uykusuz her gece...

Geçen gün daha önce hayatımda hiç yapmadığım bir şey daha yaptım.

Dr. a sormadan antibiyotiğe başladım.

Aslında sormadan demek doğru değil, buraya gelmeden önce kendi doktorumuzu görmüş ve taşınmamız konusunda konuşmuştuk. O da bana oğlumun tekrarlayan rahatsızlıklarını artık bildiğimi, ve çok çaresiz hissedersem kullanabileceğim kimi ilaçları ne şartlar altında kullanacağımı bildirmişti.

Çarşamba günü oğluş okuldan geldikten sonra ateşi başladı.

Ama öyle böyle değildi, 2 saatte bir 38 in üzerine çıkıyor zaten. 4 saat bekleyemem bari 3 saat bekleyeyim diyerek duşa soksam da ben şurup verene kadar 39 u geçiyor. 3 günde kaç kere duş aldırdım bilmiyorum. Kaç saat uyudum, onu da bilmiyorum. İşin garibi, uyuyamıyorum da artık, ateşinin bittiğini bir görebilsem 3 gün 3 gece uyuyacağım herhalde.

Sinüsler yine tıkalı.

Zaten 2 haftadır öksürüyor, ne yazık ki doktorun verdiği envai şurup da bitmesine rağmen işe yaramıyor.

Bronşlar dolu.

Ben de gece 40 lara varan ateşte tüm olan biteni kafamda toparladım ve ilaca başladım. Artık başladığıma göre bırakamam. Türkiye’ de olsam asla böyle bir şey yapmazdım diye avutuyorum kendimi.

Ertesi günü doktora gittik, boğaz iltihaplanması çıktı gerçekten de.

Ama ne verirsek verelim ateşin düştüğü yok. Bir gün, iki, üç derken bugün dördüncü gün. Eh işte biraz daha iyi. En azından artık ateşi 40 lara varmıyor ve 2 saatte çıkmıyor. Bugün bir başka çocuk hastanesine gittik belki test yapılır diye. Boğaz iltihapı çok yayılmış, o sebeple ateş düşmüyormuş. Neyse ki antibiyotiğer erken başladık, sanırım yarına kadar düşmeye başlar. Doktor hanım da öyle söyledi.

İlaçların ve biraz da üşütmenin etkisi ile biraz ishal ve kusma da eklenince iştahsızlığına, bu 3 günde platin saçlı oldum tam olarak.

İşte böyle zamanlarda bin pişman oluyorum buraya geldiğime geleceğime. İnsan hiç bir yerde kendi dilini konuşabildiği yer kadar huzurlu hissetmiyor.

Atatürk’ün dediği gibi, beni Türk doktorlarına emanet edin…

Msn sohbetleri

Msn kankam oldu. Uzakta olmanın ne demek olduğunu biliyorduk da herkesten uzak kalmanın ne demek olduğunu şimdi öğrendik. Evimizde de kullanıyorduk uzaktaki kuzenlerle, görüşemediğimiz arkadaşlarla veya İzmir'deki akrabalarla haberleşmek için. Ama şimdi benim özlediğim herkesle görüşebilmem için o bana çok lazım. Hele karşındaymış gibi görüntülü sesli konuşabilmek bizim için harika. Birlikte kahve içtiğim arkadaşlarımla kahve yapıp geçiyoruz bilgisayarın başına. Annem yorgun görünüyorsun haydi yat diyor yanımdaymış gibi. Biri İngiltere'de biri Fransa'da olan arkadaşlarımla beraberce sohbet edebiliyorum.

Dün şu bizim Moda mutfağının haberinin çıktığı gazeteyi gösterdi arkadaşım msn den. Akıllıbebek için çektirdiğim fotoğrafı göndermiştim çaresiz. Nerede bende yalnız çekildiğim bir fotoğraf ? O da sitenin köşesinde olsa iyi duracak belki ama gazetede gözüme çok komik göründü. Ne o öyle? Zaten kendimi hiç bir fotoğrafta beğenmem. Neyse en azından çok büyük basılmamış diye avuttum kendimi, neyse ki tanıdıklarımdan çok fazla insan da almamış gazeteyi, netten okumuşlar.

Msn'den hal hatır sormanın yanısıra, birbirlerine aldıklarını gösterme, burada merak ettikleri evimi canlı olarak göstermeye şimdi de orada kahve falı baktırdığım arkadaşıma fal baktırmayı deneyeceğim. Bakalım nasıl olacak. Sağa çevir, sola çevir, aaaa kocaman balık çıkmış Aslı !!!

Caiz mi, değil mi?

Bir haftadır internetimizde problem var.

Daha önce yapmadığım bir şeyi yaptım ve şifresiz bağlantısı olan birinden bağlandım bir kaç kere.

Bir ulemaya sormak isterim, bir başkasının wireless’ına girmek acaba dinen caiz midir, değil midir ?

Valla film indirmedim !

Kategori başlığı Kişisel olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder

1 Yorum Var »

Ilgin icin cok tesekkurler, iyi seneler…

Aralık 30th, 2007 | 19:14
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum