« Webtekne
Data Kasa »


Dare to be different?

Gönderen: Editorya Tarihi: Oca 22, 2008
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (8 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 4.25 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 34.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 8
Beğenilme Oranı % 42.5
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...

branderen-blogspot-com.jpgbranderen tarafından sahiplenilmiştir.
Ad : Eren
Soyad : KumcuoÄŸlu
Açıklama : Marka yönetimi, pazarlama’nın her yönü ve bu konularda dikkatimi çeken geliÅŸmeler hakkında herÅŸey.. Bunun dışında, kafama takılan, beni rahatsız eden, hoÅŸuma giden, ya da sadece fikir beyan etmek istediÄŸim konulardan oluÅŸan bir blog. Keyfini çıkarın!
Rss : feeds.feedburner.com/DareTo…
Kategori : Pazarlama
Etiketler : pazarlama marketing marka yönetimi marka iletişim communication brand reklam ad guerilla marketing gerilla pazarlama gerilla

Eren Kumcuoğlu Hakkında
Yeditepe Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik bölümü mezunuyum. Bir dış ticaret ÅŸirketinde yarım yıldan uzun süre çalıştıktan sonra bu tip tekdüze iÅŸler yapamayacağımı anladım. Ardından askerliÄŸime kadar Leo Burnett’ta stratejik planlama, ve askerlik dönüşünde Junior Marka Danışmanlığı yaptım, ÅŸu anda ise bir gıda firmasının Marka İletiÅŸim Sorumlusu olarak profesyonel yaÅŸamımı sürdürüyorum.Devamı>

Son Gönderiler


Dare to be different?
Marka yönetimi, pazarlama'nın her yönü ve farklılaşma üzerine.. Bunun dışında, kafama takılan, beni rahatsız eden, hoşuma giden, ya da sadece fikir beyan etmek istediğim konulardan oluşan bir blog. Keyfini çıkarın!

Deve'nin cazibesi

Bu... outdoor çalışmasını (başka türlü isimlendiremedim) bir süre önce Ümraniye'de gördüm.

Bu deve, üzerindeki branda ile yerel bir hipermarket'in lansmanı amacıyla sokakta gezdiriliyordu.

Orada bulunsanız uygulamadan tiksinebilir, zaten sıkışık olan trafik felç olduğu için öfkelenebilirdiniz...
Ve insanların, devenin cazibesine nasıl kapıldıklarını, araçlarını yavaşlatıp olayı seyrettiklerini ve hatta cep telefonlarıyla hatıra (!) fotoğrafı çektiklerini kaçırırdınız!

İletişim tonumuzu ayarlamak için uzun süren toplantılarda kafa patlatırız.
Bazen de, ilham almamız gereken şeyler burnumuzun dibinde olur.

Acaba hipermarket sahibi bu tonu tutturmak ve hedef kitlesini müthiş bir anlayışla kavramak için uzun saatler kafa mı patlattı, yoksa bu çalışmayı tamamen içgüdüsel olarak mı yaptı dersiniz?

Bence ikincisi.

Odaklanın; Kaybettiğiniz zamana...

Bazen Iraz'ın da dediği gibi, küçük insanları bırakıp yola devam etmek gerek...

Çoğu zaman da Uğur Abi'nin dediği gibi, kazanan olmayı belirleyen şey, koltuk veya ünvan değildir.

İş yaşamında telefondaki kaba insana, müdür konumundaki zorbalara karşı kendi doğrularınız için savaştığınızı düşünüyor olabilirsiniz...
İkili ilişkilerinizde karşınızdaki insana onlarca dakika boyunca laf anlatmaya çalışabilirsiniz...
Trafikte asabınızı bozan kimseyle camın ardından avaz avaz birbirinize bağırarak kendinizi haklı çıkarma mücadelesine girebilirsiniz...

Kim kazanır? Ne kazanılır?
Hiç düşündünüz mü?

Bu tip tartışmaları sürdürürken kendinize, elinizde yapacak işlerin, görüşeceğiniz arkadaşların, gezip göreceğiniz yerlerin, ya da keyifli bir günün olduğunu hatırlatın...

Mücadele etmeyin.

Dünya Web 2.0 Logo Mozaiği

Bu tıklanabilir web 2.0 mozaiği çok hoşuma gitti...


Özellikle yoğun bir şekilde sansüre maruz kaldığımız bugünlerde, bu koca dünyanın karartılmaya çalışılması gerçekten çok... (gerisini siz getirin!)

Bir bakkal, iki hikaye

Mahallemizin 40 senelik bir bakkalı vardı.

Supermarketlerin bu kadar yaygın olmadığı dönemde herşey güllük gülistanlıktı onlar için. Daha sonra Beşiktaş'a Tansaş açıldı; o dönemde işleri eskisi gibi iyi gitmedi. Onlar, 1.jenerasyondu.
Onların ardından 2.jenerasyon geldi, fakat 2.jenerasyon, 1.jenerasyon gibi güleryüzlü değildi. Bunun önemli birşey olmadığını düşündüklerinden, ziyaretçilerle bırakın bir bağ kurmayı (bakkal işletmenin esası), selam dahi vermediler ve müşteri kaybettiler.
Bir süre sonra hatalarını anlamış olacaklar ki, tavır değiştirdiler. Ancak, tavır değişikliği kar marjını da beraberinde getirmedi ve ardından zarara dayanamayarak işletmeyi devrettiler.

40 yıllık bakkalımızın işletmesini 2 genç devraldı. Önce güleryüzlü hizmet verdiler, mahalleyle iletişim kurdular, ardından (şansın da yardımıyla) Beşiktaş Tansaş, yerini yeşil alana bıraktı ve Serencebey'deki perakende piyasası yeniden canlandı. Bu gençler, fırsatı görüp değerlendirdiler.

Bu bahsettiğim dükkanın tam karşısında bir başka bakkal var. Senelerce süren ezeli rekabet tam bitti derken karşılarında 2 genci görünce şaşırmış ve paniklemiş olan rakip bakkal, bu gençlerin etnik kökenleri hakkında bir viral çalışma başlattı.
Rakibini kötüleyen hangi işletmenin ayakta kaldığını gördünüz? Bu tip kampanyalar çoğu zaman geri teper.
Bu viral çalışma da geri tepti ve mahalleli, tercihini kendisine her seferinde selam veren, hatrını soran ve güler yüzle karşılayan gençlerden yana kullandı.
Neticede, 40 yıllık bakkalımızın yeni işletmecileri, bu olumsuzluğu da yalnızca kendi lehlerine çevirdiler ve şu an herşey yolunda.

Şimdi bana sorarsanız, pazarda tutunmak şans işi midir yoksa yetenek mi diye, vereceğim cevap; şansın, elinize geçen fırsatları iyi kullanmak olduğu, dolayısıyla (çoğunlukla) yetenek işi olduğunu söylerim.

Starbucks nasıl kurtulur?

Geleneksel Türk işletmesi; sipariş verdiniz, doğru içecek gelmedi ya da beğenmediniz ve geri yollamak istediniz, alacağınız cevap muhtemelen "Bizde böyle kardeşim, öde parasını kalk git o zaman!" olur.

Starbucks; sipariş esnasında çok beklediniz, (olmaz ya) içecek yanlış geldi, (yine, olmaz ya) çalışanların kaba-hatalı tavırlarına maruz kaldınız ya da herhangi bir olumsuz koşul yaşadınız.
Alacağınız şey bir özür ve genellikle 1 ya da 2 adet bedava içecek kuponu olur.

3.dünya ülkesinde yaşayan siz için artık bu mekan, bir Lovemark'tır.

Peki, ya bu kuponla çözülmeyecek farklı bir sorununuz varsa ve ısrarla kupon ile kandırılmaya çalışıyorsanız?

2 hafta önce Özgür'ün yazdığı yazıya istinaden Starbucks'tan bir cevap geldi ve geçtiğimiz Cuma günü Özgür, Eray, Murat ve ben, Starbucks yetkilileri ile görüşmeye gittik.

Deneyimlerimizi okumanızı öneriyorum. Ardından, Starbucks nasıl kurtulur? üzerine de konuşabiliriz...

Kimbilir, belki bir etki yaratırız ve Starbucks'ın yokluğundan üzüntü duyacak insan sayısı artar...

Tüketici olduğumuzu unutmak

Evin bir işini halletmek için bir dükkana giriyorum, ürünlere bakıyor, kararımı veriyor ve satışı yapan arkadaşla eve gelinip ölçü alınacak tarih hakkında karara varmaya çalışıyorum.

"Yarın saat 9 olabilir" diyor, "çünkü yarın Fatih Belediyesi'ne çok yüklü miktarda bir siparişimizi teslim edeceğiz..."

"Vay canına! Demek Fatih Belediyesi'yle çalışıyorsunuz... Çok etkilendim!" demem gerekiyordu sanırım.

Pazarlama iletişimcileri de benzer endorsement'ları kullanırlar, kimi zaman etkilemek, kimi zaman inandırıcı olmak için...
"X kurumunun tercih ettiÄŸi marka", ya da "X'lerin tercihi" gibi.

İşletmelerden içeri çalışmak için girdiğimizde tüketici olduğumuzu unutuyoruz ve başka şeylere odaklanıyoruz. Tüketici olarak düşündüğümüzde, kaçımız buna gerçekten önem vererek bir ürün/hizmet tercih ediyoruz?
Şampiyonun mayosunu, diş hekimlerinin kullandığı diş macununu, Fatih Belediyesi'nin stor perdecisi... Size bir şey ifade ediyor mu?

Kurumsal insanlar ve tasarım

Sabah sabah izlediğim bu video hem güldürdü, hem de üzdü beni.
Belki benzer şeyleri zaman zaman yaşadığım içindir...

Dur levhasını büyük bir kurum tasarlasaydı nasıl olurdu? Cevabı aşağıdaki videoda.


http://view.break.com/542649 - Watch more free videos

Yorumsuz paylaşıyorum.

Vodafone'dan Recep İvedik'li Turkcell'e outdoor golü!

2 ihtimal var;

1-Bu billboard'lar planlı ve bilinçli bir şekilde Vodafone tarafından rezerve edildi, süre dolar dolmaz da uygulama yapıldı.

2-Tamamen şans eseri uygulandı, ya da bir ajans tarafından viral uygulandı ve şu an halen yayılmakta.

Hızlı bir şekilde medya satın almak, billboard rezervasyonunda öne geçmek ve böyle ince düşünerek karşı tarafın onayını "ti"ye almak elbette Vodafone ve üçüncü partileri için bir sorun değildir, ama ben bu görselin ikinci ihtimal doğrultusunda ortaya çıktığına inanıyorum.

Sonuçta, ne olursa olsun, viral taktikler gittikçe eğlenceli bir hale gelmeye başladı.

Güç kelimesi; Bedava

Biliyorum, böyle bir zamanınız yok, ama bir dakikanızı ayırıp arka arkaya bu sözcüğü telaffuz edin ve sizde ne çağrıştırdığını düşünün...

Bedava... Bedava... Bedava.
Genelde şöyle yazılır; Bedava!
Hatta; BEDAVA !

Az önce gözüme çarpan bir banner oldu. Diyor ki; "Hediye melodi için dövüş"

Şu "hediye melodi" olayını kavramaya çalışıyorum.
"Biz de kontör istiyoruz!" gibi korkunç prodüksiyonların medya satın almasına inanılmaz paralar döktüklerine göre bu konuda inanılmaz bir tüketici ilgisi ve rant olduğu aşikar.

Ben bana söyleneni yapıp dövüştüm ve bakın karşımdakini ne hale soktum.

Bedava melodi için değer miydi? Bence hayır.
Ancak (oyun bile olsa) aslında, insanlar bedava bir şey için dövüşmeye hazır!

Güç kelimesi; Berbat

Bazı kelimeleri ben, güç kelimeleri olarak adlandırıyorum. Berbat'ta bunlardan bir tanesi.

Üçüncü partilerinizden biri ya da başka bir kurum, size bir proje sunuyor...
Sunulan projeyi beğenmeme hakkınız her daim olduğu gibi, bunu dilediğiniz gibi ifade etme özgürlüğüne de sahipsiniz.

"Olmamış" olabilir... "Beklediğim gibi değil" olabilir... "Başarısız" olabilir... "Kötü" olabilir... Hatta "I-ıh" bile olabilir...

Peki "berbat" gibi bir kelime için ne diyorsunuz?

Berbat = Çöp
İçinde berbat kelimesinin geçtiği cümlelerin anlamı nedir? Kısaca çöp.

Üzerinde emek harcanmış bir fikre/çalışmaya çöp demek için nasıl bir nedene ihtiyaç duyarsınız?
Sadece meraktan soruyorum!

Yarın hayatınızda...

MSN Messenger olmasa...

Microsoft yarından itibaren, neredeyse global bir internet iletişim markası haline gelmiş MSN Messenger hizmetini süresiz olarak durdurma kararı alsa ve serverları kapatsa... Tüm kontaklarınızı yeni bir Internet Messenger hizmetine taşımak zorunda kalsanız ve yeni bir messenger programı kullanmak zorunda olsanız...

Her daim arka planda çalışan ve sizi arkadaşlarınıza bağlayan bu programı özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?

Hatırlanmak

Telefon çalıyor ve bir ses "merhaba" diyor, "Eren bey hatırladınız mı geçtiğimiz günlerde görüşmüştük? Ben ..."

"Hayır hatırlayamadım" deyince bozuluyor.

Bu soruyu sorarken kendisini hatırlamamı sağlayacak bir intiba bıraktığından emin gibiydi...

Bunu soran kimse bir iletiÅŸimciydi...

Siz böyle sorular soruyor musunuz?

Eğer soruyorsanız, insanlara kendinizi hatırlatacak özel birşey yapıyor olmanız lazım! Giyim-kuşam haricinde, selamlamanız, sohbeti yürütüş şekliniz, kapanış cümleniz, hatta attığınız maillerin sonuna koyduğunuz imzanız bile karakteriniz ve mizacınız hakkında ipucu verebilir.

Her insan hatırlanmak istiyor, ancak bunun için çok azı çaba harcıyor...

WOMM'un gücü!

Dün, radyoda bir spota denk geliyorum.
Spot değil, tam anlamıyla deklarasyon!

"...İnternet'te dolaşan bu maillerin... Kurumsal itibarımızı zedelemeye yönelik girişimde bulunan şahıslar yargı önünde hesap vermektedirler..."

"Danone" dedim.
Ardından da teyidi geldi; "Danone olarak, bu tip girişimlerin..."


Daha önce, Danone ürünlerinin muhteviyatının, Türk çocuklarının zihinsel gelişimini özellikle engellemeye yönelik geliştirildiği bilgisi bir e-mail ile viral etkiyle yayılmıştı. Gerekli açıklamaların yapılmasına rağmen bu leke üzerlerinde kaldı.

Danone bu algıyı kırabilmek için fabrikaya anneleri davet etmesinin yanında muhtemelen;
-Bir sürü reklam filmi prodüksiyonu yaptı,
-Call center elemanlarının sayısını artırıp ek eğitimler verdi,
-Database'inde bulunan kimselere çeşitli direct marketing kanallarıyla ulaştı,
-In-store ve outdoor bilgilendirme aktiviteleri düzenledi,
-Yüzlerce basın bülteni gönderimi gerçekleştirdi,
-Medya takibi için ciddi efor harcadı,
-Ve daha aklıma gelmeyen başka faaliyetlerde bulundu...

En sonunda da, dün duyduğum bu radyo spotu...
Danone halen bir kaç sene önce atılan bu e-mail'in lekesini temizlemeye çalışıyor!

Bilginin yayılma hızı korkunç. Yarattığı etkinin finansal ve fırsat maliyeti ortada!

Danone krizi ise başarılı bir case study olarak görmek lazım.
Yeni iletişim mecralarını halen ciddiye almayan tüm iletişimcilerin okuması, kafa yorması ve çözüm üretmeye çalışması gereken bir case study...

Vakıfbank ve değişim

Süre olarak kısa olan iş yaşantımda şunu çok net anladım; eğer taşımak istediğiniz misyon çalışanlarınıza ağır-zor gelirse, yerlerde sürünmeye mahkum olur.

Polis teşkilatı'nın iletişim yaptığı dönemde olan budur. Büyük olasılıkla Vakıfbank'a olacak olan da...

Mühim olan, değişimin fiziksel boyutu değil, çalışanların bunu benimsemesidir.

Vakıfbank deyince benim aklıma gelen kavramlar arasında hantal, bürokrasi ve mekanik yapı var.

Sizce Vakıfbank çalışanları bu yeni misyonu benimseyebilir mi?

Huggies Little Swimmers

Ürün geliştirme açısından akıllıca, farklı, çok spesifik, yalnızca yaz aylarında denize/havuza giren bebekler için bir bez üretmek...

Bir süredir TV'da reklamlarını görüyorum. Hani şu bebeğin, havuzun içinde, annesinin kollarında oyunlar oynadığı reklamı diyorum...
Reklamdan sonra aklımda kalan tek şey, benzer bir manzara gördüğümde o havuza girmek için can atıp atmayacağım oldu.

Her ne kadar bez için "sızdırmaz" deseler de, böyle bir şeyin garantisinin olmayacağı aşikar.

Annenin yanlış bağlaması, çocuğun hareketi, bezin içinde bulunduğu koşullar gibi değişkenlerle suya üre karışması çok muhtemel.

Bezle havuza giren bir bebekle kim aynı yerde yüzmek ister sevgili Kimberly Clark?

Reklamda havuz yerine yukarıdaki kare kullanılsaydı bence daha uygun olurdu...

"Zihin körü" insanlarla iletişim

Bu insanlar her yerde karşınıza çıkabilirler.
Sosyal ortamlarda, ofisinizde, toplantılarda... Daha da kötüsü; iş görüşmesinde!

İK ya da pazarlama departmanı yöneticileriyle görüşürken, sahip olduğunuz bilgi dağarcığınızı jargonuna göre aktarmaya çalıştığınızda sizi, binlerce fersah uzaktan dinlediklerini anladığınız oldu mu?

Böyle durumlarda en güzeli görüşmeyi bir an evvel sonlandırmaktır, zira karşınızdaki kimseyle iş görüşmesinde vereceğiniz iletişim mücadelesinin aynısını çalışırken de vereceksiniz!

"Yok, ben pes etmem" diyenlerdenseniz güzel bir tecrübe yazısı; bakın Cadı iş görüşmelerinde ( 1 - 2 - 3 - 4 ) "zihin körü" insanlarla nasıl mücadele ediyor...

DEW reklamı başarılıdır, çünkü...

Pazar sabahı TV'de İsmail YK konser görüntüleri dönüyor.

İsmail YK. "O da kim?" diyeniniz var mı?

Hani şu "bombabomba.com" ve "bas gaza yavrum" şarkılarını söyleyen kişi.

Kendi kendime hep sorardım "Bunlar nasıl albüm yapabiliyor?" diye.

Kendi küçük dünyam için elbette geçerli bir soru, ancak dışarıda kocaman bir dünya var ve o dünyada yaşayanların birçoğu İsmail YK'yı seviyor!

Tıpkı şu çok eleştirilen DEW motor yağları reklamı gibi.

Mesleğinize "pazarlamacı" diyorsanız yazısının yorumlarında bahsettiğimiz "aynılık" ve "insanlardan uzak yaşama", bir kreatif direktör olsaydınız size, DEW için daha sofistike, sanatsal yönü ağır ve mesaj kaygılı bir reklam senaryosu yazdırabilirdi.

Ve müthiş yaratıcı fikrinize rağmen hatırlanmazdınız.

Reklamı hiç izlemedim, ancak filmin inanılmaz bir media coverage'ı oldu ve en az 20 yerde okudum.


Reklam filmini dahi görmediğim, ancak motor yağı deyince aklıma kazınmış markalardan biri olan DEW. Üstelik, reklamı sevenler de cabası!

Çok uzağa bakmaya gerek yok, Süheyl ve Behzat Uygur kardeşlerin 20 senedir program yapmayı başardığı, Acun Ilıcalı'nın programlarının izlenme rekorları kırdığı, Recep İvedik'in komik olarak nitelendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Ne zaman sanata bu kadar susadık ki, müşterisine bu kadar media coverage ve bilinirlik yaratan DEW reklamlarını (ve dolayısıyla balajans'ı) eleştiriyoruz?

Mesleğinize "pazarlamacı" diyorsanız...

Yüce'nin geçenlerde iyi bir pazarlamacı olmanın gereklilikleri hakkında yarattığı listeye bir göz atın derim. Kendinizi test edin, kaçının yanına tik atabileceğinizi görün.

Bu ütopik listenin altına yorumumu yazdım, Yüce'de bu yorumu blogumda paylaşmamı önerdi.

"Zaman dilimi olarak içinde az bulunduğum pazarlama-iletişim camiasını düşündüm ve genç bir iletişimci olarak soruyorum;

İyi sunum yapmak... Kaç pazarlamacı-iletişimci gerçekten iyi sunum becerilerine sahip?

Okumak... Kaç pazarlamacı bilgilerini taze tutmaya çalışıyor, bildiklerini yeniden hatırlıyor?

İsmi google'landığında nitelikli sonuçlara ulaşılması... Kaç pazarlamacı "online community evangelist"lik yapıyor?

Blog yazması-okuması... Yok canım!

Ayaküstü sohbetlerin ustası olması... Kaç pazarlamacı etrafındakilerle doğru dürüst iletişim kurabiliyor?

Benim gördüğüm kadarıyla bizim pazarlamacı-iletişimcilerimiz iyi sunumu, uzun yazıları madde haline getirip toparlamakla tanımlıyor.

Okumaya "bullshit" diyor. Ajanslarda kitaplara gülünüp geçiliyor, kurumsalda ise "sen toysun kitap okumaya devam et" deniyor.

Trend takibi mi? Daha neler!

İsmi google'landığında sonuç çıkmaması çok normal. İnternet'te neymiş? Facebook'tan ve MSN'den ibaret bir oyuncak.

Blog okuması-yazması da nerden çıktı? Akşama Şamdan'da parti var adamım, vakit ayıramam böyle şeylere!

En ölümcül günah ise şu sohbeti becerememe konusu. Sorumlusu olan unsur, yukarıdaki olumsuzlukların hepsinde bulunuyor bana göre; Kibir.

Pazarlamacılarımız-iletişimcilerimiz o acaip kibirlerinden kurtulabilseler, insanlarla diyaloğa girmekten çekinmeseler, başarısızlıklarından ders alabilseler... Belki o zaman iyi bir pazarlamacı, iyi bir iletişimci olabilirler.

Geri kalanı kendiliğinden olacaktır..."

Benim mevcut durum görüşüm budur. Daha tecrübeli (ya da tecrübesiz!) olup ekleme yapmak isteyen var mı?

Organik... Nereye kadar?

Sık kullanılan her kavramın, her kelimenin içi boşalıyor.

Önce kaliteli, sonra lezzetli, ardından sağlıklı...

Åžimdi de organik!

Market içerisinde organik olan bir sürü ürün var ve organik olması artık tüketicide bir fark yaratmıyor.

Çünkü herşey organiğe dönüyor!

O halde Organik Rakı'da bu haftanın şakası olsun...

Fonksiyonel gıdaların ambalaj iletişimi

Çoğunlukla yetersiz oluyor. Aşağıda bahsedeceğim ürün gibi...

İçerenköy Carrefour'da alışveriş yapıyoruz, süt ürünleri reyonunda bir sürü yumurta yanyana dizilmiş. Bir iki tanesi hemen dikkatimi çekiyor; Omega 3'lü ve Selenyum'lu yumurtalar...

Omega 3 ve faydaları çok tanıdık.
Selenyum... Selenyum... Selenyum... Düşünüyorum ama hafızamda böyle bir şey yok!

Ben merak ettim ve Selenyum'un ne olduğuna hem Wikipedia'dan hem de başka bir kaynaktan baktım.

Zaten yumurta'nın içerisinde doğal olarak bulunan bir maddeymiş Selenyum.
Yumurtaların hepsi Selenyum'luysa, bu yumurtadaki Selenyum miktarı mı fazla?
Yoksa basit bir uyanıklık mı?
Bilemedim.

Bu tip ambalajlar gördüğümde aklıma gelen, gerçekten bir katma değer varsa bunun ne olduğundan ziyade, tüketiciye ne faydası olduğunun yazılması gerektiği oluyor.

Bu örneğe tüketici zihninden bakarsak;
Önemsiz; Selenyum'lu yumurta.
Önemli; İçerdiği Selenyum ile bağışıklık sistemini güçlendirir.
Bu fayda-fonksiyon ilişkisinin (kurulmasının ve yönetilmesinin), fonksiyonel gıdalardan daha güçlü olması gereken bir alan var mıdır bilemiyorum.
Ancak, bir çözüm önerisi sunuyorsanız, sorundan da bahsetmeniz gerekir.

Motosiklet ölüm değildir!

Bir motosiklet sürücüsü olarak trafikteki insanları (özellikle otomobil sürücülerini) bilinçlendirmek adına bir sunum hazırladım. Slideshare'den izlenebilir ve download edilebilir şekilde sunuyorum.


Çok başarılı bir sunum olmadığının farkındayım, ancak kendimi en kısa yoldan ifade edebileceğim formatın bu olduğunu düşünüyorum.

Bir istatistiğe göre 1 motosiklet sürücüsü, bu bilinci ister istemez etrafındaki 100 kişiye aşılıyor.
Ben daha fazlasına ulaşmak istedim.
Siz de etrafınızdakilerle bu bilgileri paylaşabilirseniz, belki ufak çaplı da olsa bir değişim yaşanır.
Ne de olsa deÄŸiÅŸim, bireylerden baÅŸlar...

Yarın hayatınızda...

Madem konu DtbD?'a geldi ve madem Haziran ayını terkediyoruz, o zaman bir farklılık yapıp kendimizi sorguayalım;


Dare to be Different? olmasa...

Şu andan itibaren yazmaya tamamen son verme kararı alsam... Yaşadıklarımdan çıkardığım dersleri, önerdiğim insight'ları, zaman zaman dışarı çıkıp gözüme çarpan in-store ve outdoor uygulamaların fotoğraflarını paylaşmayı durdursam... Blogosferi terk etsem...

Bu blogun yazılarını özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?

Özel günler

Blog yazmaya başlayalı 1 sene 2 gün olmuş.
Yani yine "özel bir gün"ü kaçırmışım.

Özel günleri hatırlamakta hep sorun yaşadım; belki bana o kadar da özel gelmedikleri içindir.

Yaşgünleri, yıldönümleri ve diğer "özel günler"...

Bu kayıtsızlığın nedeni, zaten ilgilendiğim (ya da ilgilenmediğim) insanlara yeterli özeni zaten gösterdiğimden olabilir.
Sizinle paylaşımı özel günlerden ibaret olan insanların doğum gününüzü kutlaması sizin için bir şey ifade eder mi?
Hep yanınızda olan insanların bu tip günleri hatırlaması gerekir mi?

Benim her iki soruya da cevabım; hayır!

DtbD? için (ilk zamanlardaki kadar olmasa da!) yeterli özeni gösterdiğimi düşünüyorum.
Umarım siz de öyle düşünüyorsunuzdur.

Bilginin yayılma hızı


KuruluÅŸ: Haz 20, 2008 23:10pm
Haz 20
, 2008 23:40pm 1,230 Üye

Haz 21
, 2008 23:10pm 26,511 Üye

Haz 22
, 2008 23:10pm 52,705 Üye

Haz 23
, 2008 23:10pm 78,423 Üye

Haz 24
, 2008 23:10pm 98,892 Üye

Bu veri bir Facebook grubundan alındı.
Benim bu yazıyı yazarken gördüğüm üye sayısı ise 128,046 seviyesinde.
Ertesi gün bu sayı rahatlıkla 13,000'i geçmiş olacaktır.
İşte size, sosyal ağların ve sosyal medyanın bilgiyi yayma gücü!

Konuşulan elbette ki büyük bir hikayesi olan milli takımımız.
Ancak, bir de bu gücü markanız için kullanabildiğinizi düşünün!

Ya da daha karanlık bir şekilde kullanıp, rakibinizi karalamak için kullandığınızı!

Elbette ki, markanızın (ya da rakiplerinizin) anlatacak birşeyleri varsa...

Fonksiyonellik ne kadar önemli?

Uğur Özmen'in Müşteri Tecrübesi Yönetimi adlı yazısını okuyunca uzun zamandır değinmek istediğim bir konu aklıma geldi.

Şehirhatları vapurlarını İDO'ya devrettikleri günlerde Şehirhatları çalışanları önce iş yavaşlatmış, sonra çeşitli boykotlar yapmış, son olarak ta insanlarla iletişime geçip dikkat çekerek, insanlara bu devir-teslim'den dolayı işsiz kalacaklarını duygusal bir mesaj olarak iletmeye çalışmışlardı.

Bunu, iskelede gül dağıtarak başarmaya çalıştılar...

Elbette birçok insan, daha bir ay öncesinden iş yavaşlatma eylemine girip kendilerini canlarından bezdiren, somurtkan yüzlerle karşılayan ve kaba davranan bu kimselerin elinden bu gülleri almadı.

Geçtiğimiz günlerde vapura bindiğimde hatırladığım bu nafile çabanın, iş işten geçtikten sonra tüketiciyle duygusal bağ kurmaya çalışmaktan hiçbir farkı yok.

Yıllarca pis, bakımsız ve sahipsiz kalan şehirhatları vapurları bugün nispeten daha bakımlı, temiz ve güleryüzlü bir personel tarafından idare ediliyor.

Bu bağlamda şöyle demekte sakınca yok herhalde; ürün/hizmet alırken yalnız fonksiyonelliğine önem verseydik muhtemelen aynı ekip işinin başında olurdu.
Deniz taşımacılığı bugün insanlara yalnız trafikten kurtulmak için alternatif bir çözüm olmak yerine aynı zamanda (kısmen de olsa!) bir keyif aracı olarak sunuluyor. İnsanları getirip götürmekten bir adım ötede yani.

Kim ne derse desin, tüketicilere ne sunduğunuzdan ziyade, kurduğunuz diyalog ve çözüm için gösterdiğiniz yaklaşım önemlidir.
Öyle olmasaydı yaygın dağıtım ağına sahip olan PTT halen pazara hakim olur, telefonla rahatça ulaştığımız kargo şirketleri bu denli gelişemezdi.

Favorilerine Ekleyenler

Hakkında Yapılan Yorumlar


Kategori başlığı Pazarlama olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder

1 Yorum Var »

Çok güncel bir pazarlama sitesi tebrikler

Mayıs 16th, 2008 | 11:08
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum