Geveze Kalem
Gönderen: Editorya Tarihi: Kas 19, 2007
Kim Bu Kalem?
Her elimi oynatışımda iz bırakıyor bir yerlere bu kalem. Geveze de üstelik, her telden yazıyor. Bari adresi olsun artık. ‘Geveze Kalem’ bu bloğu karalayacak, duyurdum gitti…
Bilgilendirme;
Barış’ın ”Annesi’nin Kalemi” olarak çıkmıştım bu yola. Derken Geveze Kalem oluştu ve ortalıkta kafa karıştırıcı birçok kalem uçuştu. ‘Annem’in kalemi olarak görünen adım artık Geveze Kalem olacak. Bilgilendireyim dedim. ![]()
Geveze Kalem karalamaya devam ediyor…
Sevgiler.
Son Gönderiler
Küf
Birkaç cümlem vardı, hiç el değdirmediğim; açıkta kalmış, küflendi. Şimdi tutup çiğnesem beni zehirleyecek. Küfü de temizlenmiyor, namussuz; çekirdeğe kadar varıp, yerleşmiş. Atsan atılmaz, satsan satılmaz; elimde patladı cümlelerim.
Tüketmek gerek her şeyi; hem iyiyi, hem kötüyü. Vaktiyle harcamak gerek. Tüketmek, çoğaltmakla yüzyüze bakar benim köyümde. Köy dediysem, ovaları sevgiden, ağaçları fikirden, sıra dağları huzurdan yapılmış, gönül köyüm yani. Aklımdakileri demlediğim, çarsız çöpsüz tavşan kanı dile doldurduğum gönül köyüm... Orada bir tutuyorum tüketmekle çoğaltmayı; anlamdaş, kardeş, bir elmanın iki yarısı... Çoğaltmak için tüketirsin, mecbursun tüketmeye. Mesela tuhaf gelir bana, acı bir sonmuş gibi, "Sevgimizi tükettik," denilmesi. Olsun. Ya hiç harcamasaydın, o daha büyük kayıp değil midir ki? Ya da, "Zamanı tüketiyoruz," denilmesi... Zaman tükenmezse yaşanmışlıklar çoğalır mı hiç?
"Yazacak / söyleyecek her sözümü tükettim!" Hah, en güzeli de budur belki; doğmak gerek yeniden, hazneyi sıfırdan doldurmak gerek. Hem de önceki eskilere hiç değmeden, taptaze, dinlenmiş toprağa tohum serpmek gerek...
"Sabrım tükendi!" Oh be! Sabır da cimriliktir bir nevî. Belli sınıra kadar korumak tutumluluktur tamam da, bu cümleyi dedirtecek noktaya vardı mı sabır, zamanında gerektiği gibi harcamamışsın demektir. Ne demiştik; vaktiyle harcayacaksın ki, çoğaltasın. Eğer sabrı gerektiği yerde harcamaya başlasaydın, durum 'tükenme' noktasına gelecek kadar vahim bir hal almayacaktı. Sabrın fazlası hem cimrilik, hem de tembelliktir. Hatta korkaklık! Yersiz suskunluk, hareketsizlik! Çünkü mücadele vardır sabrın bittiği noktada.
Nereden gelmiştim bu noktaya? Hah, cümlelerim vardı, vaktiyle tüketmeyince küflendi diyordum. Bu yazıyı da zaten o yüzden yazıyorum; olur da aklım bunları kovalarken yazmazsam, gün gelir küflenir diye korkuyorum. Belki değerli belki değersiz, olsun. En nihayetinde el değdirmeden yararsızlar diyarına göndermektense, 'harcadım,' derim daha iyi...
.
"Bir yazı odasıdır burası. Hayatın koşturmacası içinde soluklandığımız, nefes aldığımızın ayrımına vardığımız 'yazı' saatlerinde, öykülerimizi, dostluğumuzu paylaşıyoruz bu odada. Her bir öyküde hepimizin adı var. Geçmişimizin kokusu siniyor paragraflara. Yazıyoruz, okuyoruz, kokluyoruz, dokunuyoruz ve iç içe geçip tek bir öykü olarak doğuyoruz... Öyküler hiç bitmiyor. Yazı dostlukları da öyle... Biz yol aldık gidiyoruz. Kapımız aralık, uzanmak isteyen tüm öykü gönüllüsü ellere..."
(Alıntı: Öykü Atölyesi karşılama yazısı.)
.
Öykü Atölyesi açıldı.
.
Başarılı çalışmalar çıkacağına inandığımız bir öykü atölyemiz var artık. Buradan da duyurmasak olmazdı.;-)
.
Seksek!
.
.
Seksek misali şu sıralar hayat.
Önce zorlu üç adımı geçip, dinleniyorum 4-5'te. Kısa sürüyor dinlence çünkü yol uzun, devam etmek gerek. Tek adım zıplayıp, aranıyorum 7-8'i. Anlıyorum ki henüz hazır değilim uzun yolda sekmeye. Tam sağlam basıp, kendimi iki ayak rehavetine kaptırmak üzereyken, geliyor aklıma yine yolun devamı; söz vermiştim, devam edecektim, yolun sonundan bir başarıyla dönecektim... Topla gücünü at bir adım daha, derken bir bakıyorum varmışım yolun sonuna; 9 bana bakıyor ben 9'a.
Meğer geri dönebilmek için varılırmış son noktaya. Zaten hayat bir ileri bir geriymiş. Arada kazandıkların ne çok değerliymiş...
'El' Görür! (Fotoğrafın Dili)
.
.
olan adresim
olarak değişmiştir.
Lütfen alıcılarınızın ayarlarıyla oynayınız. :)
.
Yalın
.
- Yalın olan niçin bu denli karmaşık, zor, güç (handiyse) ulaşılmaz?
- Yalın olduğu için.
- Yalın olduğu için mi?
- Evet. Yakına varmak uzağa gitmekten daha güçtür. Bunu daha kalemi eline aldığın ilk gün söylemediler mi sana?
. Ferit EDGÜ
(Sevgili Sardunya'ya...)
Beni Bunlar Korumasın!
.
İnsanlığımızı kaybettik, HÜKÜMSÜZDÜR!
-------------------------------------------
Dün 1 Mayıs olaylarına Şişli Etfal Hastanesi'ne atılan biber gazı bombası güne damgasını vurdu. Vali "yanlışlıkla atılmış" dedi. Ama olaya tanık olan Taraf Gazetesi muhabiri Ahmet Şık bu fotoğrafları çekti.
.
.
Şık, haberinde olayı şöyle anlatıyor: "Bizzat olaya tanık olmuş bir gazeteci olarak (...) Şişli Etfal Hastanesi'ne doğru bir grup kaçtı. Polis grubu kovaladı. O sırada atılan gaz bombalarından hastaneye giden yol ve hastanenin kapısı nasibini aldı"
.
.
Hastanenin bahçesine düşen gaz bombasına hem hastalar, hem de doktorlar tepki gösteriyor. Kantinden çıkan biri "Burası hastane ne yapıyorsunuz? Burada hastalar var, çocuklar var?" deyince asıl bomba o zaman patlıyor. Şık'ın da tanıklık ettiği olay şöyle gerçekleşiyor:
.
"Bu sırada hemen önümüzdeki polislerden biri okkalı bir küfür savurup yanındaki meslektaşına döndü: 'Ver lan şu bombayı' Hemen yerine geldi istek. El bombası biçiminde gaz bombasını eline alan polis bir anda kantinin içine atarak 'şimdi konuş bakalım' dedikten sonra arkasını dönüp gitti?
.
Şık, olayın gerisini şöyle anlatıyor: "Ama en az bizim kadar bombayı atan polisin amiri de şaşırmış olmalı ki, “Oha lan oraya da bomba atılır mı?” diye bağırmaktan kendini alamadı." .
Kantinin kapısına düşen ve içerisini bir anda cehenneme çeviren gaz bombasından kaçış yoktu. Kantinden kaçanlar bahçedeki gazdan etkileniyordu. Kadınlar, çocuklar ya da yaşlılar herkes payına düşeni aldı. Tedaviye getirdikleri çocukları gazdan bayılan bir aile ise acil servise gitmeye çalışıyordu koşturarak.
Yığıldılar epeyce. Bir dağ gibi yükseldiler. Artık o kadar çoklar ki, en eskilerini unutmuşum çoktan; alt katmanda sıkışmışlar. Neredeyse her gün yenisi ekleniyor, çöp dağım giderek büyüyor. Ama mutsuz değilim, çünkü onlar benim 'tutunduğum sebeplerim'!
Arada sırada dolanıyorum çevresinde; ne çoklar! Bir ısırımlık alınıp atılmışlar, yarım şişe içilip bırakılmışlar, birkaçı eksitilmişlerle dolu çöp yığınım. Ama hâlâ hepsi taze. Göremiyorum en eskilerini ama biliyorum ki onlar bile körpecik daha. Salmamışlar kokularını.
Ben hâlâ bekliyorum, koruyorum onları çöp evimde; belki bir gün sahipleri gelir benimle paylaşır diye.
Bazen diyorum ki alsam elime en kocamanından kara bir poşet, doldursam hepsini içine körlemesine, fırlatıp atsam sonsuzluğa... Dönüp baksam sonra, sevinir miyim her yer tertemiz diye?
Ne mümkün! O boşluk giderek büyür içimde, biliyorum. Arsızca yayılır. 'Balon'a çevirir beni. Sonra bir çentikle, yükselirken göğe söner, kaybolurum. Ben çöplerimle olmaktan memnunum. Çünkü onlardır benim 'tutunabildiğim sebeplerim.'
İnsan bazı şeyleri bir türlü öğrenemiyor. Mesela umut etmemeyi öğrenemedim ben bir türlü; hayat sıklıkla hayal kırıklıklarımı tazelese de. Herkes bir vaatle ilişti yanıma. Hatta canlı cansız her şey, bir vaate bürünüp süzüldü içime. Sonra bir baktım kaybolmuşlar; ortalıkta ne kendi var, ne vaati... Gittiği yerde çöpü kalmış ,vaadinden geriye.
Hepsini yığdım. Hâlâ da yığıyorum. Umutlarım onlar benim. Elbet bir gün paylaşılacağını tutkuyla beklediğim umutlarım. Hepsini söküp atarsam içimden, ne kalır tutunabileceğim?
Kimselere veremem, yok edemem; yarım yamalak halleri içimi acıtsa bile, varlıkları besliyor ya beni, o da yeter.
Ne tuhaf, şimdi bunları benim yazdığımı sanıyorsunuz değil mi? Hayır ben değil, 'içimdeki' yazıyor. Selam vermek, hal hatır sormak için araladığımda içimin kapılarını, dikiliyor karşıma ve hızla yükseltiyor anlamlandıramadığım sesleri. Orkestranın akort sesleri gibi çalınıyor önce kulağıma. Sonra bir senfoni doğuyor o seslerden. Ve ben 'içimdeki'nin bestelediği o senfoniye teslim olup, sıralıyorum cümleleri. Benim değil, onundur bu cümleler. Diyor ki; denildiği gibi umut fakirin ekmeği değil, zenginin ilk sermayesidir. Umut etmelisin, yoksa çentik atılmış bir balon gibi, kaybolur gidersin...
.
.
Canhıraş çığlıklarla geçen uzun saatler sonunda, bir kordon boyu mesafede, doktorun avucunda, buruş buruş ve beyazla kırmızının karıştığı sıvıya bulanmış halde, o küçücük ağzı eşşiz bir mağara gibi açılmış ağlıyordu. Seyri doyumsuzdu ama bir an önce kavuşmak istiyordu. "Verin," dedi gözyaşları içinde, "Verin bebeğimi bana."
O anda bütün evren; hızla atan bir kalp, şekilsiz mırıldanışlar, ara ara yükselen tiz çığlık, küçük bir burun, büzüşmüş kanatlarıyla bir dudak ve kapaklarının ardından ışığı kabullenmeye çalışan kapkara bir çift gözdü onun için. Çıplak, sıcacık dokunuşlar, endişeyle frenlenen sarılışlar bir ömür boyu öyle sürsün, o an hiç bitmesin, yıldızlar tepelerinde sönüp, gün aynı yerde defalarca doğsun istiyordu. Korkuyordu. Bir kez bırakırsa bir daha asla 'anne' olmayacağından korkuyordu. Tıpkı bir öncekinde olduğu gibi.
İlk değildi bu. Ne yazık ki ilk değildi. Ve bunu bilen bir o, bir de...
Beş yıl önce kısacık dakikalar boyu süren zaman içinde kayıp gitmişti anneliği elinden. Bu kez öyle olmayacaktı ama. Bebeği, biriciği ona 'anne' diyecekti günü geldiğinde.
Kalabalıktı oda; eşi, kayınvalidesi, kayınpederi, eşinin kardeşleri, onların çocukları, annesi ve küçük kız kardeşi. Bebeğini pembe tulumlar içinde getirdiler odaya, melek görünümlü bir hemşirenin kollarında. Annesine takıldı gözleri, sicim gibi akıyordu gözyaşları. Bakıştılar, uzun uzun. Hemşirenin emzirmeyle ilgili söylediği sözleri de, minik kızının açlık ve korkuyla attığı çığlıkları da duymuyordu. Bunca yıldır yaşadığı büyük sırrın ağırlığı, bir zamanlar kapattığını sandığı yaralarda derin sızılarla kendini hatırlatıyordu. "Hadi," dedi eşi, "Hadi bak ağlıyor minik bebeğimiz, doyur onun karnını annesi."
Umursamadı. Kendinden on sekiz yaş küçük kızkardeşine şevkatle gülümseyip, "gel," dedi. Şaşırmıştı herkes bu duruma, bir tek annesi hariç. İki yandan sarkan uzun sarı saçlarını neşeyle savurarak vardı ablasının yanına küçük kız. Yatağın yanına oturtup yüzünü okşamaya başladı. Saçlarında, yanaklarında, gözlerinde kör dokunuşlarla dolandırdı elini, ağlıyordu. Sımsıkı bastırdı göğsüne, "Elifimm!" dökülüyordu ağzından, elifim, elifim, elifim... Ama yüreği çığlık çığlığa bağrıyordu; "Kızımmm! Kızımm! Kızımm"...
Günün birinde, yazdığımız öykülerden, geriye ne kaldığını sordum kendi kendime. Sözcükler, oldu verdiğim yanıt. Ressamların resimlerindeki renklerin, biçimlerin, çizgilerin, karşılığıdır yazdığımız öykülerdeki sözcükler. Birçok ressam, derdini dört-beş renkte, hatta iki renkte (siyah-beyaz) anlatabildiğine göre (dedim kendi kendime) niçin olaylara, betimlemelere, tiplemelere sırtımı dönüp, birkaç sözcükle öykünün özünü yazmayayım? Bir aforizma ya da mesel değil, maddenin çekirdeğindeki atom gibi öykünün çekirdeğini yazmak... Denedim. Deniyorum. Deneyeceğim. Bu arada, Aristotales'in Poetika'sından bir alıntı okudum bir dergide. Başlangıcın başlangıcı yoktur, diyordu Aristotales. Sonun da sonu yoktur. Ama 'orta'nın başı da vardır, sonu da. Yanlış anlamadımsa yazdığım bu öyküleri tanımlıyordu Aristotales. Çünkü okunduğunda görüleceği gibi (bunun için büyük bir çaba gerekmiyor) bu öykülerin ne başı var, ne sonu.Tam orta noktalara odaklanmış gibiler. Başını ve sonunu okura bırakmışım. Benzetmede kusur olmadığı doğru ise: Tanrı'nın bizlere yaşamı bıraktığı gibi.
(Bu postu yazmama vesile olan Şule'ye teşekkür ederim.)
(Alıntı: Ferit Edgü - Binbir Hece - Can Yayınları)
Usta Anlatı
İyi bir romanı, uzun süren bir doğum sancısı gibi düşünürsek, öykü onun yanında bir baş dönmesi'dir. (...) Roman okuru sabırlıdır. İlk on sayfa, yirmi sayfa, otuz sayfa ilgisini çekmeyebilir; okur sabreder. (...) Öykünün böyle bir şansı yoktur. Öykü, daha ilk bir iki cümlede okurun ilgisini çekmek zorundadır. İlk cümle çok önemlidir öyküde. Diyelim, okur kitaptaki ilk öyküyü okudu. Bir yürek buruntusu, bir baş dönmesi yaşadı. Bir öykü bir bütündür; bir roman kadar bütündür. Okurun hemen ikinci öyküye geçmesi, öykünün şanssızlığıdır. Okur, daha ilk öykünün baş dönmesini atlatamadan ikinci öyküye geçerse, o öykü kitabına yazık olacaktır. Okur, okumasına ara vermelidir; kalkıp -içiyorsa- bir sigara yakmalı, gidip pencereden rüzgarda sallanan bir ağacı, sokağı, karşı damları, pencereleri seyretmeli, -içiyorsa- içkisinden bir yudum almalı, kitaplığındaki iki üç kitabın yerini değiştirmelidir; o ilk öykünün sarsıntısından kurtulmalıdır. İlk öykünün sarsıntısı kesinlikle atlatılmalıdır. Çünkü ikinci öykü, okuru yeni bir baş dönmesine götürecek büyülü yeni bir ortamdır...
"Okumak CİDDİ bir iştir," demiştik ya, öykü okumanın ciddiyeti işte böyle anlatılıyor bir usta tarafından.
Romanın tahtı sarsılıyor beğeni sarayımda. Öykü, tâcı ele geçirmek üzere...
Mim - Kitaplar
Sevgili Goddess-Artemis kitaplar konusunda beni mimlemiş. Konunun tam olarak ne olduğunu kendisi de anlayamadığı için ben de kendimce ortaya karışık yapacağım.:)
Ağustos başına kadar yazmaya programladım kendimi. Belki de bu yüzdendir ki o döneme kadar, yazamayacak kadar yorgun olduğum gecelerde uyku öncesi birkaç sayfa okuyarak, ancak 1-2 kitap bitirebilirim. Fakat okuyamasam da kitap alışverişini ihmal etmem. Hatta cuma günü verdiğim bir sipariş bugün yarın elime ulaşacağı için her zamanki gibi büyük bir heyecan içindeyim. Bu seferki sipariş özellikli bir sipariş oldu, tamamen öykü kitaplarından. 13 kitaplık sipariş içinde Can Yayınları'nın birçok öykü seçkisi var; Yol Öyküleri, On Üç Büyülü Öykü, Gece Öyküleri, Yalancı Öyküler, Can Öykü Antolojisi 90 Yazar 90 Öykü. Bunun haricinde Tahsin Yücel'den Aykırı Öyküler, Yeşim Türköz'den Büyü Dükkânı (Psikodrama Öyküleri), Turgay Kantürk'ten Hayat Siyah Ölüm Beyaz (Kısa, Çok Kısa Öyküler), Ferit Edgü'den Binbir Hece 60 Öykü ve Doğu Öyküleri, Cemal Şakar'dan Pencere siparişime dahil olan kitaplardan.
Muhtemelen seçkiler içinde okuduğum birçok öykü de vardır ama kütüphaneme dahil olduğunu bilmek güzel bir duygu.:)
Kitap paylaşmayı sevmeyenlerdenim ben de. Ama benimle paylaşılmasına bayılırım.:) Geçenlerde mail ortamında dolanan bir akım vardı; Book Crossing. Aslında epeyce yaygınmış ama ben birkaç hafta önce öğrendim. Özetle bir kitabı okuyup tanımadığın birine veriyorsun ya da herhangi bir yerde bırakıyorsun, kitap birçok el değiştiriyor falan. Maili aktardığım arkadaşlarımdan biri (Pınar), kitaplarını veremediği için bu akıma dahil olamayacağını yazmıştı bana. Aynı şey benim için de geçerli, yani kendi aldığım bir kitabı paylaşıma açamam ama kitap onca yol tepip bana ulaştıysa halkayı da kıramam, ulaşmasını sağlarım birilerine. Ya da kitaplığımda en sevdiğim bir kitabın çok okunmasını istiyorsam, yenisini aldıktan sonra dahil edebilirim bu zincire. Okuduğum kitaplardan bu zincire dahil etmek isteyeceğim mutlak ve mutlak denemeler olurdu. Özellikle Cemal Süreyya'nın 'Günübirlikler'i ve Nermi Uygur'un 'Güneşle'si, sıklıkla elime aldığım kitaplardandır. Bence denemeler bir kere okunmamalı, çeşitli yaş dönemlerinde ve ruh hallerinde tekrar tekrar okunmalı.
Kitap okuyarak dinlendiğini söyleyenleri ben pek anlayamam. Yorar beni okumak. Fiziksel olarak da düşünsel olarak da yorar. Fiziksel olanı kabaca şöyle tarif edebilirim; elini ayağını nereye koyacağını bilemeden uzun bir süreyi aynı noktaya odaklanarak geçirirsin. Tam, "hah!Şimdi rahatım," dediğin noktada sayfa çevirmen gerekir ve bütün süreç tekrarlanır.:) Düşünsel olarak da epey yorulurum. Bir kere okuduğunu sindireceksin, kurguyu yorumlayacaksın, sürekli tahminler yürüteceksin, kullanılan kelimelerin anlamlarını cümleye iyice yedireceksin, yazarın yazarkenki durumunu analiz edeceksin, yazım sürecini bir yandan kafanda kurgularken kitaptan da kopmayacaksın, eğer çeviriyse çevirenin hatalarıyla boğuşacaksın, yanlış yazılmış kelimeler gözüne çarptığında yayınevini, editörü, baskı sorumlusunu vs. paylayacaksın, bazılarının yanlış yazıldığını düşünüp tekrar tekrar aynı hatayı gördüğünde açıp sözlükten araştıracaksın, yok senin dediğin doğruysa kitap boyu neden o kelimenin aynı hatayla yazıldığını sorgulayacaksın... falan filan... :)) Yani bence insan 'BOŞ ZAMAN'larında kitap okumamalı. Kitap okumak CİDDİ bir iştir.:)
Ama bazı kitaplar da gerçekten adamın zamanını boşa çıkartmak için yazılmıştır, onlara sözüm yok.
Bir de vaktini boş geçirmektense, hayal kurmak yerine seni meşgul edecek kitaplar vardır. Bayılırım ben bunlara.:) Mesela bu alanda en ilgimi çekenler Çin İmparatorluğu'nun anlatıldığı kitaplar olmuştur. Büyüklere masal gibidir bunlar. Pu-Yi'nin bazı bölümlerini defalarca okumuşluğum vardır. Ama bunun öncesinde bende bu adımı başlatan, yazarını hatırlayamadığım, kitabı benden kimin aldığını bilmediğim, Pu-Yi'nin büyük büyük büyük annesi Yeholona'nın (Ya da diğer adlarından biri olan Tzı-Şi) hayat hikayesinin masalsı bir dille anlatıldığı Orkide'dir. Yazarını hatırlayan ya da bilen varsa lütfen bana haber versin. Yeniden okumak isterim.
Tabii Yüzüklerin Efendisi'nin de bazı bölümlerini sıklıkla okuduğumu da eklemeliyim bu listeye. Filmini onlarca kez izlemiş biri olarak, kitabını da tekrar tekrar keyif alarak okurum.
Benim listem daha çok uzar... Ben de bu mim de Yıldız Yağmurları 'nı, true crime'cı arkadaşım Özlem'i, yazılarını büyük bir keyifle okuduğum Elektra'yı ve okumayı 'iyi' beceren Evvel Zaman İçinde'yi mimliyor, bu mimden anladıkları kadarıyla kitaplar hakkında karalamalarını bekliyorum.:))
Bunu Duymak İyi Geldi Bugün...
COJEP International'ın bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Şiir ve Öykü Yarışması'nda öykü dalında 'Kan Gölünde Yakamoz' adlı öykümü birinciliğe uygun görmüşler. Değerlendirmede bulunanlara bu sayfa aracılığıyla da teşekkür ederim.
Ve yine uzuuun bir öykü olmasına rağmen sizlerle de paylaşmak isterim.:)
Duvardaki, camlı bölmesine solmuş bir fotoğraf iliştirilmiş sarkaçlı saat altıyı gösteriyordu. Yer yer dökülmüş boyalarına, açığa çıkmış paslı yüzeyine her baktığında farklı bir resmi yakalamaya çalıştığı demir dökme masaya, elindeki makası hızla bırakıp, dış kapıya koştu. ‘’Vapur yanaşmış mıdır acaba?’’ diye telaşla geçirdi içinden. El işçiliği göz dolduran ahşap raftan ayakkabılarını aldı. Kapıyı açmadan evvel el yordamı tepesine topladığı saçlarını yokladı, kaçak tutam yoktu, aynaya bakmaya gerek duymadan çıktı yola.
Evin karşı köşesindeki kasabın kapısında beliren karaltıya el salladı. O yana hiç bakmamıştı ama biliyordu, kasap Hilmi paketi işaret edip ‘’hazır,’’ diyor olmalıydı. Ana caddeye vardığında atıldı hemen yola ve hooop! Arabanın biri dikkat etmesi gerektiğini hatırlatırcasına kornasını ısrarla bağırttı. Ama yok, yok! Bu adam düpedüz küfür ediyordu. Acelesi vardı canım, niye anlayışsızdı insanlar bu kadar? Atmışlı yılların ortalarında bunca araba varsa, ileride sayılarının kim bilir kaç olacağını düşündü. Bugün yayalara saygı yoksa, bunlar çoğaldığında nasıl yürüyeceklerdi acaba? Belki o zamanlar geldiğinde araba sahibi olmanın bir tek zenginlere mahsus olmayacağına dair hayaller kurarak, yol tutmaya devam etti.
Ön koltuğuna kurulurdu, yanında kocası. Yakışıklı bir adam olsundu ama, gür kaşlı; tıpkı babası gibi. Derin gözleri olmalıydı. Güçsüz görünmeyecek kadar ince, şişman görünmeyecek kadar kaslı, uzun boylu olsundu. Kahvesini her içişinde önce burnunu ince kulplu fincana yaklaştırıp koklamalı, ardından başını hafifçe yukarı kaldırıp, ciğerlerini doldurduğu derin nefesi ağır ağır salarken, gülümseyerek almalıydı ilk yudumunu; tıpkı babası gibi.
Ayakkabıları? Evet, ayakkabıları ayna gibi olmalıydı. Yağışlı günler için paltosunun iç cebinde, küçük bir kartona sarılı cilalı bez bulundurmalıydı hep. Halasının pastalarındaki meyveleri örten jöle kadar parlak olmalıydı ayakkabıları her daim; aynı babasınınkiler gibi.
Nereden gelmişti şimdi ayakkabı düşünmeye? Ha, arabaları vardı değil mi? Her akşam yemekten sonra Çengelköy’e gitsinlerdi. O geniş gövdeli çınar ağacının olduğu yerde, tam denizin kenarında bir dondurmacı olsundu mesela. Kendisi çilekli istesindi, kocası da sade; tıpkı babasının sevdiği gibi.
Hayallerle sürdürdüğü her iş çarçabuk biterdi zaten, iskeleye varmıştı bile. Ne zaman telaş etse, telaşını zihninde yinelese mutlaka bir pürüz çıkar yetişemez, yetiştiremezdi; artık yaptığı iş her neyse.
İskele meydanını kucaklayan köşeyi dönmemişti ki sesini işitti vapurun. Ne kadar heybetle gürlediğini düşündü yine. Oysa incecik entarisiyle, alımlı bir hanım gibi süzülürdü onun gözünde vapurlar, üzerlerinde yazılı olan erkek isimlerine aldırmadan. Ne zaman ki sesini işitirdi, o zaman hayalindeki hanımın yerini hiddetle gürleyen bir erkek alırdı; bazen bir baba, bazen koca, bazense öğretmen…
Her zaman beklediği kilim dükkânının önünde durup, seyre daldı çevresini kuşatan resmi. Kalabalıktı yine iskele. Yanaşan vapura binecek olanların yanı sıra, inecek olanları da bekleyenlerin oluşturduğu bir kalabalıktı bu. Aralarda pamuk helvacı, simitçi, kıyıdaki çay bahçesi, bir de küçük sandalında balık ekmekçi… Renkli bir kalabalıktı, çok tanıdıktı ve bir o kadar güvenli. Ne onların içinde ne de çok uzağındaydı, köşedeki kilimcinin tam önündeydi.
Güneş, akşam saatleri içi seçtiği rengini olanca gücüyle yayarken denizin üstüne, halatlar atılıyor ve vapur tıpkı zihninde canlandırdığı gibi alımlı bir hanım edasıyla yanaşıyordu iskeleye. Kıyıya vuran ufak dalgalar, kadının tiril tiril entarisinin bedeninden dökülerek eteklerinde salınmasıydı sanki. O koca halatlar narin birer bilekti elini endamla uzatan. Tepesi boyunca sıra sıra bayraklar, bir de rengârenk lambalar, kolyesi oluyordu, tokası oluyordu, şalı, eşarbı, takıp takıştırdıkları oluyordu çoğu kez zihninde.
Bir tek kendisi değildi bu anı büyülenmiş gibi izleyen. Sanki tüm kalabalık sus pus olmuş, bir ayine tanıklık ediyordu, hiç alışık olmadığı.
Halatın bağlanmasıyla -henüz iskele verilmeden- vapurdan atlayan ilk kişi bozardı her zaman o büyülü anı. Yine aynısı oldu. Görünmez bir el parmak şıklatmış gibi uyandı daldığı hülyadan ve hemen dikkatini toplayarak inenlere yoğunlaştı.
Acelesi yoktu, çünkü hep en son inenlerden olurdu onlar. Onlar. Beklediği. O iki genç kız.
Uzaktan gülüşerek geldiklerini gördü. Biri diğerine heyecanla bir şeyler anlatıyordu, gösterişli kahkahalar ekleyerek. Anlatanın kızıl saçları perçem perçem alnına dökülüyor, her adımında sıkı sıkıya yapıştırdığı dalgalar sabırsız hareketlerle yolundan çıkmaya çalışıyordu. Daha geçen hafta siyahtı, kulak hizasındaki parlak saçları. O da yakışıyordu ama şimdi daha albenisi vardı sanki. Yine yeşil giymişti. Saçlarını kızıla boyadığından beri sık tercih eder olmuştu yeşili. Kızıl saçlarıyla yakaladığı çarpıcı uyumu fark etmiş olmalıydı. Bej gabardin kumaşla robasını boydan boya saran kemer, bir fiyonkla tam göğüslerinin ortasında birleşiyordu. Bahar ayları için uygun merserizeden kısa kollu, derin v yakasını bej tonlarında bir fularla gölgelediği trikosuna hareket katmıştı bu kemer. Aynı kumaştan dikilmiş bermuda pantolonu taradı gözleri. Cep yapmamıştı, potluk oluyordu ya, saklıyordu baseninin inceliğini. İyi de etmişti. Pantolonun paçalarındaki banta iki küçük düğme dikmişti, aynı koyu yeşil trikosunun renginde. Henüz ayakkabılarına bakmaya başlamamıştı ki, ince ayak bileklerini, yosun kadifeliğinde sarıp sarmalayan naylon çorapları fark etti. Gözleri ışıldadı. Hem naylon çorap hem de yün çorap kadar kalın. Mus Çorap deniyordu onlara, duymuştu. Daha yeni çıkmıştı bunlar, ne çabuk almıştı bu kız kendine? Kim bilir kaç paraydı? Ama çalışıyordu ya, parasını kendi kazanıyordu, alırdı tabii. Zaten çalışmasa bunca güzel kıyafeti dikecek kumaşı, ipliği, yünü zor alırdı.
Yeni yolcular vapuru doldurup, eskileri bir bir dağılınca tenhalaşmıştı ortalık. Ağır adımlarla gülüşerek aldıkları yol boyu yakınlaşmıştı iki genç kız kendine doğru. Az sonra şu köşeyi dönünce gözden kaybolacaklardı, çarçabuk diğerini taramaya başladı gözleri. Vişneçürüğü renginde bir elbise vardı üstünde. Kolları bileklerine doğru genişleyip…
‘’Ablaaa!’’
Ödü kopmuş gibi sıçradı aniden. Sanki rüyasının en güzel yerinde yataktan düşmüş gibi hopladı yüreği. Kendisini çağıran, sekiz yaşındaki erkek kardeşi Ömer’di. Biraz yufka yürekli olmasa şaplatacaktı tokadı poposuna, öyle sinirlenmişti.
‘’Ne arıyorsun sen burada?’’ diye sordu kızgınlıkla.
‘’Sen ne yapıyorsun ki asıl? Babam artık bu vapurla gelmiyor ki.’’
‘’Of yürü hadi!’’ diye çekiştirdi oğlanı kolundan. Ürkek bakışlarla çevresine bakındı, gözden kaybolmuştu genç kızlar.
‘’Ben daha maç etçem,’’ dedi oğlan, ‘’sen git.’’
‘’Olmaz öyle şey, gece yarılarına kadar sokaklardasın. Hem sen yemek yedin mi bakalım?’’
‘’Mithat’ın annesi yağlı ekmek yaptı bize. İçine de şeker serpti.’’
‘’Madem maç edecektin niye geldin iskeleye?’’
‘’Çocuklar suya gittiler. Ya bırak, elimi tutma!’’
‘’Gel burada dolanma. Eve gidelim şu kazağını değiştir. Bak yine duvara sürtmüşsün, kirece bulanmış. Çıkarsın yine. Babam gelmeden evde ol ama tamam mı?’’
Sessizce itaat etti Ömer. Elleri ceplerinde ablasının yanı sıra yürüyordu.
Ablasıysa eve giden yol boyu o iki genç kızın giyimlerini geçiriyordu aklından. Onları kendi üzerinde hayal ediyordu. Ama en çok yosun gibi yumuşacık yeşil çoraplardaydı aklı. Çalışmaya başladığında ilk maaşıyla hemen gidip o çoraptan alacaktı. Ama ne zaman çalışmaya başlayabilirdi ki? Sekiz yaşındaki Ömer ve on bir yaşındaki Şükran’a anne olmuştu, yedi yıl önce annesini toprağa koyduklarından beri. Çalışırsa kim bakardı onlara? Kim yemeğini hazır ederdi evin? Ya temizliği, çamaşırı, ütüsü? Kim yapardı babasına kahvesini? Kim?
Alelacele yola çıktığında, uzaktan el sallayarak geçiştirdiği kasaba uğradılar. Onları görür görmez tezgâhın köşesindeki pakete uzandı kasap Hilmi.
‘’Nasılsın Gül? Nereye koşturuyordun öyle aceleyle?’’
Aman, herkese de hesap mı verecekti? Kardeşini savuşturduğu gibi kasap Hilmi’yi de savuşturamayacağını anladı, uydurdu hemen bir yalan.
‘’Halam geleceğim demişti, belki bu vapurdadır diye baktım öyle.’’
‘’İyi, iyi. Bak bu seferki kemikler daha etli. Altına da kuyruk yağı serdim, atarsın az az yemeklere.’’
Mahcupça gülümserken pakete uzandı.
‘’Sağ ol Hilmi Ağabey. Valla bunca yıldır senin çorbanı içiyoruz evde bütün ailecek.’’
Tezgâhın arkasından gülümseyerek yanlarına vardı kasap Hilmi. Elini oğlanın dalgalı uzun saçlarında gezdirdi.
‘’Naber lan?’’ Kafası, onu okşayan elin heybetiyle sarsılırken, yalnızca gülümsüyordu Ömer.
Sonra Gül’e dönerek, ‘’Hadi bakalım, afiyetle yiyin. Ha, o hayırsız babana söyle bir görünsün bana. Merak etmesin bir daha tavlayı sıkıştırmam koltuğunun altına.’’
Yeterince komik olduğundan emin kahkahaları doldurdu dükkânı kasap Hilmi’nin.
● ● ●
Eve vardıklarında Ömer ipini koparmış gibi daldı içeriye. Hemen kazağını değiştirip, anneleriyle çeşmeden su taşımaya giden arkadaşlarının dönüşüne yetişmek istiyordu. Onlar sularını kendileri taşımazlardı. Babaları onca yokluğa rağmen sucudan isterdi evin suyunu. Sırtındaki koca çubuğa tenekelerini geçirmiş gezen sucu eve kadar getirir, evdeki büyük küplere boşaltırdı. Anaları bu dünyadan göçüp gittiğinden beri zaten minicik yavrularının yükü ağırdı. Babaları en azından bu yükü onların üzerinden almıştı.
Ayakkabılarını çıkarıp yerine koydu Gül. Marangoz ustası babasının özenerek yaptığı ağaç rafa yerleştirirken, rafın en köşesinde duran, üstü yeşil çuhayla özenle örtülmüş bohçayı açtı gülümseyerek. Oradaydılar, tertemiz, ışıl ışıl! Halasının getirdiği, deliklerinde göz kamaştıran paraların takılı olduğu, ayna gibi parlayan siyah, deri ayakkabıları. O kadar yeniydiler ki, kimse bir başkasının eskisi olduğuna inanmazdı. Gerçi geldiklerinde biraz çamurlu ve şekli bozulmuş haldeydi. Ama Gül onları güzelce temizleyip, içini nemli gazete kâğıtlarıyla doldurarak kalıba sokmuştu. Henüz evin içinde denemek haricinde giydiği olmamıştı. Dikeceği güzel kıyafetlerle giymek istiyordu ilk. Ah bir de o yeşil mus çoraptan alsaydı… Hemen akşam saatlerinde iskeleye inerdi, vapur çıkışına. O iki genç kızın önünde salına salına yürürdü, kilimci dükkânının köşesine saklanmadan. Hem belki dönüp saati sorardı onlara, kibarca. Kendisini fark etsinler istiyordu. Tıpkı kendisinin yaptığı gibi kıyafetlerini incelerdi onlar da, Gül’ün şıklığı karşısında dudaklarını ısırırlardı.
Dokuz yaşındaydı annesini kaybettiğinde ama üstüne çiçekli dallar resmedilmiş, siyaha boyalı demir dikiş makinesinin bir yandan kolunu çevirirken, bir yandan da iğnenin altındaki kumaşı sürüyüşünü dün gibi hatırlıyordu. Hatta babasının eve o makineyi ilk getirişinde, annesinin gözlerinin nasıl parladığını ve heyecanlı kesik kahkahalarını unutamazdı. Babası, iş bulmakta güçlük çektiği o en yoksul zamanlarında borç harç almıştı bu makineyi. Dikiş dikerek para kazanabileceği söylemini uzun süredir yineleyen annesi dediğini yapmış ve o zor günlerinde etraftan elbiselere dönüştürülmek üzere gönderilen kumaşlar, çorba olmuştu, ekmek olmuştu sofralarında.
Sarkaçlı duvar saatinin camlı bölmesine iliştirilmiş solgun fotoğrafı okşadı, ‘’Ah anneciğim, sağlığın el verseydi kim bilir daha neler dikerdin. Beni de o kızlar gibi giydirirdin. Belki kazandıklarınla küçük bir terzi dükkânı bile açabilirdin. Yanında olurdum hep, yardım ederdim sana. Yanımda olurdun hep,’’ diye hüzünle mırıldandı.
Evden aceleyle çıkarken öylece bıraktığı masanın üstünde duran makinede, anacığını çalışırken hayal etti yeniden. Çevirseydi yine şöyle kolunu, söktüğü iplikleri dudağında ıslatıp topak etseydi, koysaydı iplik kutusunun üstüne az sonra atılmak üzere… Masaya serili kumaşı topladı usulca. Keyfi kalmamıştı, devam etmeyecekti daha biçkiye. Boşalmış masanın yüzeyindeki boyası dökülmüş, paslı, çizik bölümler yine bir resim sunuyordu gözlerine. Ama bu kez ne bir kuş ne bir ağaç, ne de engin denizde yüzen kendiydi kulaç kulaç…
Hastaneden eve getirmişlerdi annesini, hemen ameliyat sonrası, doktorların yapacak bir şey kalmadığını söylemesinin hemen ardından. ‘’Son günleridir, evinde olsun,’’ demişlerdi. Giderkenki hâlinden eser yoktu dönüşünde. Gerçi yine yataklara düşmüş, kemikleri sayılacak kadar zayıflamış, sarı-beyaz teni iyiden iyiye kurumuştu ama hiç değilse karnında takılı şu boru, şu torba yoktu giderken.
Çok kısa sürmüştü her şey. Hafif ağrıları vardı önceleri, biraz da süzülmüştü ama hep yorgundu. Dayanılmaz ağrılardan sonra nihayet gidebilmişti doktora. Bağırsak kanseri. Canı anacığı bağırsak kanseri olmuş diyorlardı, oysa o daha bağırsağın nerede olduğunu bile bilmiyordu. Hızla yayılmasını kimse engelleyemedi, tümünü çekip aldılar. İşte o zaman annesinin karnına takılan torbalardan, bağırsağın yerini de, ne işe yaradığını da öğrenmiş oldu. ‘’Tamam,’’ diyordu Gül, ‘’ben annemin torbasını alır boşaltırım, temizlerim, ben olurum bağırsağı, gözüm gibi bakarım. Yeter ki yaşasın ve hep bizimle olsun.’’ Olmadı, tümden sökülüp atılan bağırsağın komşularına da bulaşmıştı o leke. İç organları bir bir çöküyordu.
Pencerenin önüne çektikleri divana serdiler yatağını, giderken dönülmeze, yanında renkli günler götürsün diye. Hâlbuki gözünü aralayabildiği mi vardı?
Gece gündüz demeden divanın dibinde bekliyordu Gül. Geceleri yatağını yere açıyor, annesinin en ufak sesiyle fırlıyordu yerinden. Dokuz yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek güce, olgunluğa erişmişti çarçabuk. Kardeşi Ömer bir yaşını henüz doldurmuştu, halasına göndermişlerdi. Şükran dördünde ya var ya yoktu. Onu da katacaklardı Ömer’in yanına ama durmadan ağlıyor, annesiyle olmak istiyordu. Çok uğraşmak istemediler, gece halasında kalmak kaydıyla, gündüz annesinin yanında durabileceğini söylediler. Babası? Her gün daha da yaşlanıyordu babası. Hayat arkadaşından duyduğu tek bir söz, kan gölünde yakamoz oluyordu derin gözlerinde. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çaresizliği duman oluyor, rakı oluyordu mezesiz sofrasında. Gün doğmuyordu babasının girdiği çukura, nerede kaldıysa, oradan tüketmeye devam ediyordu.
Masanın yüzeyindeki resim giderek netleşmişti.
Perdeleri iyice köşelere sürüklenmiş pencereden sokak lambasının soluk, beyaz ışığı doluyordu odaya. Hırıltıları hiç susmayan annesinin, yarısı karanlıkla gölgelenmiş yüzüne dalmış bakıyordu. Dudakları kurak topraklar kadar çatlak, engin tuz ovaları kadar beyazdı. Annesinin nihayet derin bir uykuya vardığından emin olduktan sonra süzülerek uzandı yatağına. Henüz dalmış olmalıydı ki, ‘’Gül,’’ fısıltısıyla dikildi hemen başına. ‘’Tuvalete götür beni.’’
Korkuyla ve çocukça bir şüpheyle baktı annesinin gözlerine. Anlamaya çalışıyordu o küçük aklıyla, ne yapacaktı ki tuvalette? Bağırsak dedikleri o torba değil miydi karnına takılı? Günlerdir Gül o torbayı temizleyip takmıyor muydu yerine, annesinin bağırsakları niyetine? Niye gitmek istiyordu, ne yapacaktı tuvalette?
Gözleri kopmadı bir türlü birbirinden. Gül’ün şüpheli, annesinin ısrarlı bakışları geçti iç içe. Dileğini yineleyemeyecek kadar umutsuz, bir kâbustan uyanmak istercesine ısrarlı ifadesine teslim oldu, kayboldu annesinin gözlerinde. Karanlık gözbebeğini, soluksuz bırakan hızla koşarak aştı. Tutunduğu ilk damarla yol alıp, vardı anasının kömürleşmiş yüreğine, belki hakiki emelini öğrenir diye. Tutuldu fırtınaya düştüğü ilk yerde. ‘Umut’ yelken açmış yüzüyordu, ‘gerçek’ denizinin savuran dalgalarında. ‘Çaresizlik’ bulutları çarpışıyordu en tepede, ‘bıkkınlık’ olup dökülüyordu tekrar umut teknesine. Tutunacak bir yer arıyordu umut teknesi, savrulmadan durabileceği, acılarını dindirebileceği bir yer arıyordu. Aslında yolu belliydi, savaşarak da olsa, devrilerek, savrularak da olsa şu ilerdeki toprak parçasıydı ağır ağır gittiği. Ama verilmemişken son nefes daha, emin olmaktı annesinin tek dileği. Gerçekten artık o eskisi gibi değil miydi? Tek arzusu bunu bilmekti.
Birbirini anlayan bakışlar çözüldü birbirinden. Usulca kaldırıp tuvalete götürdü annesini. Biliyordu ki bu ondan son dileğiydi.
Sabah olmadı o gece. Hiç olmadı yıllarca. Ta ki bir gün, şefkatli bir el silerken gözyaşlarını, ‘’Kurtuldu kızım, kurtuldu. O şimdi cennette öyle mutlu ki. Acıları dinmiş bir halde öyle huzurlu ki,’’ diyene dek.
O günden sonra beklentisiz geçirdiği günler azaldı. Kırık buz parçalarıyla örtülü hüznüne güneş sızdı yeniden. Eritemediyse de taşlaşmış hüznünü, ufalttı. Annesini –o güne dek hiç görmediği- bir mutluluk içinde hayal ettikçe, kalp ağrısı azaldı. Ama o günden miras kalan baygınlıkları, her sıkıntıda açığa çıkmak üzere bir köşede saklandı.
● ● ●
‘’Harika!’’ diye küçük bir çığlık attı kendini tutamayarak. Ayakkabı rafının üstünde duran yer yer kararmış aynayı yere indirmiş, aksini izliyordu. Tam üstüne oturmuştu bu pantolon. Zorlamıştı biraz ama tıpkı o kızınki gibi olmuştu modeli.
Erkek kardeşine sünnet hediyesi olarak gönderilen pamuklu kumaşları bulup çıkarmıştı bir süre önce sandıktan. Biri düz bej, diğeriyse bej üstüne koyu yeşil çizgilerle oluşturulmuş ekoseden, iki ince poplin kumaş. Tekini kullanırsa ince olacağını fark etmiş, üst üste koyup biçmişti. İç tarafa kullandığı düz rengi paçalardaki bantta ve kemerde, görünen yüzde kullanmıştı. Garnilerle göz dolduran şık bir bermudası vardı artık.
Bu pantolonla yeşil mus çorapların ne kadar uyumlu olacağını geçirdi aklından. Kaç paraydı ki acaba? Aslında, babasından istese ne yapar eder bulur verirdi. Biliyordu, babasının imkânı olsa, bir dediklerini iki etmezdi ama bu yokluk içinde alt tarafı bir çorap için, babasını zora sokar mıydı o hiç?
Zaten uzun süredir durumları daha da kötüye gider olmuştu. Çalışıyor, çabalıyordu babası, bir tiyatronun dekorlarını yapıyordu birkaç aydır. Geceleri de tiyatroda ayak işlerine koşturuyordu üç beş kuruş fazla para için. Ama tencerelerinde kasap Hilmi’nin verdiği kemiklerden, komşularının bahçesinde yetişen yeşilliklerin pörsümüşlerden fazlası kaynamıyordu ne zamandır. Bu yoklukta çorap lafı edebilir miydi Gül?
Aynadaki aksine bir kez daha baktı. On altı yaşındaydı ama saçlarının ön perçemlerindeki beyazlar sayılamayacak kadar çoğalmıştı. İdealleri vardı, okumak ve tertemiz bir masa başında iş sahibi olmak istiyordu. Henüz dokuz yaşındayken, annesinin zamansız ölümüyle, her gün mutlulukla gittiği okulundan çekilip alınmış, bu eve tıkılmıştı. Evin yeni hanımı rolünü oynadığı günler boyu onu en mutlu eden şey şu dikiş makinesi, körelmiş makası, oradan buradan bulduğu kumaş parçalarıyla diktikleriydi.
On altı yaşındaydı ama bu güne kadar hiç kimseden bir şey isteyememişti. Kendine ait her şey, halasının onun bunun eskilerini tıkıştırarak getirdiği bohçasından çıkanlardan ibaretti.
On altı yıl olmuştu hayallerle yaşamayı öğreneli. On altı yıldır tükenmemişti bir gün istediği şeylere ulaşabilme umudu.
Yaşıtları giyinip kuşanıp ortalarda salınırken, kahkahaları bedenlerini albeniyle kuşatırken, o çocukluk bilmeden genç olmuş, gençliğini de unutup kadın olmuştu orta yaşlarda, henüz on altısındayken daha.
Yüreğinde saray gibi dayayıp döşediği en güzel yere annesinin hatıralarını saklıyor, diğer tarafıyla da babasının bir gün evleneceği hayalini yaşatıyordu, buruklukla. ‘’Affet beni anacığım,’’ diyordu, ‘’çok yoruldum. Senin hatırana saygısızlıktan değil, bu yaşımda çok yorulduğum için istiyorum evimizde yeni bir hanım görmeyi.’’
On altı yaşındaydı ve omuzlarındaki yük çok ağırdı. Bunca şeyin karşılığında bir çorap istemek, hakkı değil miydi?
Babasına bahsedecekti bu gece. Zaten o gelmeden uyumazdı. Gelince bir soluklanmasını bekler, üstünü değiştirip hal hatır sormaya başladığı anda söylerdi dileğini. Konuya nasıl gireceğini çok düşündü. Kaç para isteyecekti ki? Ne kadar olduğunu bilmiyordu. Babasına almasını söylese, nasıl tarif edecekti?
Üstünde düşündükçe kararından vazgeçiyordu. Kafasının içinde sorular, kalbinde duygular durmaksızın çarpışıyordu. Bir mucize olsa, elini daldırdığı ilk yerde o yeşil mus çoraptan bulsa, yine kimseden bir şey istemek zorunda kalmasa, diktiği bermudasının altına çoraplarını giyse, pırıl pırıl deri ayakkabılarını da ayağına geçirip, ömründe ilk kez kendini her şeyi tamammış gibi hissetse… Her şeyi tammış gibi… Hayatında bir kere, sadece bir çorapla bu duyguyu hissetse…
Ah bir mucize olsa, gökten yeşil bir mus çorap düşse… Kimseyi yormayacak, zararsız, küçücük bir mucize…
Saate baktı, henüz altıya çok vardı. Evde pek iş güç kalmamıştı, yine iskeleye inip, o iki genç kızın vapur çıkışına yetişmek istiyordu. Haftalar olmuştu göremiyordu. Sıklıkla işi başından aşkın olduğundan gidememişti. Ama hatırlıyordu, son birkaç seferde kızıl saçlısını görememişti. Onu daha beğeniyordu hâlbuki. İlk başta hasta olduğunu düşünmüştü, sonraları da göremeyince, vapur saatini değiştirmiş olabileceği gelmişti aklına. Belki de iş değiştirmişti aynı yakada çalışıyordu, başka vasıta kullanıyordu? Artık tadı kalmamıştı iskeleye inmenin. Zaten biraz da o yüzden zorlamamıştı kendini sıklıkla gitmeye.
Ama bu akşam tekrar gitmek istiyordu. Kızları görmekten çok, o renkli fotoğrafın içinde yer almaya alışmıştı belki, aylardır. Dinlendiriyordu, hayallerini tazeliyordu. Gidecekti.
Bahar neredeyse bitmek üzereydi. Yazın sıcak akşamları denizin kokusunu varabildiği her noktaya, metrelerce ipek kumaş hafifliğinde seriyordu. Kilimcinin önündeki yerini aldığında vapur henüz ufukta görünmüyordu. Derin derin soludu. Denizi içine doldurdu.
Kendinden önce sesini gönderdi vapur bu kez bekleyenlerine. İskelenin sol kanadından burnunu uzattı az sonra. Bu görüntüyü o kadar uzun zamandır izliyordu ki, her vapurun demir iskeletindeki en ufak bir detayı ezberlediği kadar, her kaptanın kendine has yanaşma biçimini de bilirdi. Bu seferki hiç tanıdık değildi. Başı yanaşsa kıçı ayrılıyor, orayı toplasa başı uzaklaşıyordu iskeleden. Üst kattaki kabine yöneldi hemen bakışları. Bildik yüzüyle sakince gülümseyen kaptanın yanında, epeyce telaşlı ve sıkkın olduğu gözlemlenebilen genç kaptanı gördü. Tecrübesiz olduğunu anlamak hiç de güç değildi.
Vapurdan erken atlama telaşında olan sabırsız yolcuların uğultu oluşturan söylencelerinin sonunda iskele verilmiş, yolcular yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Genç kızların en son inenlerden olduğunu bilse bile, bu kez ilk baştan dikkat kesildi. Gözden kaçıracak olmaktan korktu. Hiç aklına gelmemişti ama belki de bu yüzden görememişti nicedir?
Yorgun memurlar, saçı sakalı karışmış işçiler, ev gezmesinden dönen telaşlı tombul kadınlar, alımlı genç kızlar, yaz dönemi çalışan yeni yetme oğlanlar…
Ama onlar yoktu. Yoklardı. İkisi de.
Karamsarlıkla sarkmış dudakları, tanıdık bir çift gözle karşılaşınca gülümsedi hemen. Halasıydı bu, halası! Elindeki koca bohçasıyla halasıydı bu iki boncuk gözün sahibi. Koşarak boynuna atıldı. Halasını görmüş olmanın sevinci bir yana, yanında getirdiği bohçadan kendine bir dolu şey çıkacağını bilmek, ayrı bir heyecan katıyordu mutluluğuna.
‘’Sen benim geleceğimi nereden biliyordun?’’ diye şaşkınlıkla sordu halası.
‘’Bilmiyordum ki, öylesine gelmiştim iskeleye,’’ derken halasının yanındaki kadını fark etti.
‘’Sen Hikmet Hanım’ı tanıyor muydun?’’ diye söze başlayarak tanıştırdı halası. Vapurda rastlaşmışlar, uzun zamandır görüşmemişler, sohbet ede ede gelmişler, diyordu.
Sevinçle, sarmaş dolaş evlerinin önüne kadar geldiklerinde, halası yanındaki kadını da davet etti. ‘’Gel bir soluklan, gidersin.’’ Biraz naz niyazdan sonra çıktılar hep beraber eve.
Divanın üzerine kâğıt gibi ütülenip serilmiş pantolonu aldılar hemen ellerine. Orasını, burasını inceleyip, övgüler düzdüler Gül’ün becerikliliğine.
‘’Gel,’’ diye çağırdı Gül’ü halası, ‘’hiç sormuyorsun bohçada sana uygun bir şeyler var mı diye?’’
Mahcup gülümseyişiyle misafir kadına kaçamak bir bakış attı. Merak ediyordu etmesine de utanmıştı yabancı birinin yanında, milletin eskileri için heyecan duymaya.
Yere koydu bohçayı halası, ‘’Eğilemeyeceğim kızım, sen aç bak hepsine. Yepyeni, tümü sana göre kıyafetler valla.’’
Bohçanın başına merakla oturdu Gül. Aynı anda halası divanda oturan ahbabına bohçadakilerin hikâyesini anlatmaya başlamıştı bile.
‘’Ah sorma Hikmet Hanım, buraya kadar getirdim bu bohçayı getirmesine de, yol boyu anısı daralttı yüreğimi.’’
Gül bohçanın ilk katlarını kaldırdığında içinde zümrüt gibi parlayan yeşil bir örgü şapka gördü evvela.
‘’Bizim hamamcının karısı Fikret Hanım’ı bilirsin. Gençliğimden tanışırız onunla, evlenip buralardan gidesiye kadar içtiğimiz su ayrı gitmezdi.’’
Hemen şapkayı alıp denemek istedi Gül. Bakışları misafir kadını yakaladığında, havada kalan ellerini indirdi sakince. Yine utanmıştı.
‘’Sonra ne olduysa görüşemez olduk. Ne evlendiğini görebildim ne yavrusu olduğunu… Bir de onun komşusu Nadide Hanım vardır, bilirsin.’’
Şapkayı bohçadan çıkarıp kenara koyunca altında kat kat dizili kıyafetler gözlerini kamaştırdı Gül’ün. Hiç bu kadar yeni, bu kadar çok kıyafet çıkmamıştı bohçadan kendisi için.
‘’Geçen gün bana geldi, elinde bir bohça.’’
Şaşırmıştı Gül. O bej rengi pantolonu, robasını boydan boya saran aynı kumaştan kemeriyle yeşil trikoyu nerede görse tanırdı. Gözlerine inanamıyordu! Yoksa tesadüf ki o kızın eskileri mi gelmişti bu kez ona? Hep üzerinde görmeyi hayal ettiği kıyafetler, şimdi gerçekten elinde miydi?
‘’Görüşemedik dediydim ya, kızı gelmiş evlenme çağına, olmuş o kadar anla yani. Öyle temiz pak bir kız yetiştirmiş ki, görenler dönüp bir daha bakarlarmış.’’
Heyecanını saklayamıyordu artık Gül. Gerçi bunları giyinip kuşanıp, onların gelişinde iskeleye varıp endamını gösteremezdi ama bunlar artık onundu ya, ondan mutlusu yoktu. Bazılarını biraz bedenden açmak gerekecekti, daha ilk bakışta darlığını gözü kesmişti.
‘’Kız da bir hanım, bir çalışkanmış ki sorma. Hem karşıda bir işte çalışıyormuş, bilemedim şimdi ne işiydi, hem de evde dikiş dikermiş, bu benim bahtsız kızım gibi.’’
Bohçayı boşalttıkça yeni yeni kıyafetler çıkıyordu. İçlerinde hiç görmedikleri de vardı. Sarı bir manto; kocaman kemik düğmeli, içi yeşil astarlı, bordo çiçekli bir yazlık elbise; karpuz kollu, belden incecik kemerli… Birkaç broş bile vardı ve bir de…
‘’Bundan bir, bir buçuk ay evvel, yoldan karşıya geçerken arabanın biri sen gel, freni mi tutmamış ne, çarp kıza.’’
Gözlerine inanamıyordu, paketi bile açılmamış yeşil mus çorap saklıydı kıyafetlerin arasında. Hatta bir de kırmızısı vardı ki, ateş gibi! ‘’Olamaz,’’ diyordu içinden, ‘’mucize bu, mucize!’’
Misafir kadının küçük çığlığıyla irkildi. Kadın elini ağzına kapatmış, korku içinde halasına bakıyordu.
Başı döndü Gül’ün, halasının anlattıklarını duymadığını sanmıştı ama tüm konuşmaları hızlıca geçirdi kafasından. Araba çarpmış diyordu, o kıza, kızıl saçlı, görenlerin bakmaya doyamadığı güzellikte, çalışan, dikiş diken o becerikli kıza!
Bir elinde yeşilini, diğerinde kırmızısını tuttuğu mus çoraplarla yerde kalakalmıştı.
‘’Doğruca hastaneye kaldırmışlar ama ne fayda? Hemen canını teslim etmemiş, günlerce şuursuz halde gün beklemiş.’’
Gözlerinin çevresinde kara bulutlar dolanıyordu Gül’ün.
‘’Anası babası başından ayrılmamış hiç. Dua etmişler gecelerce, bir mucize beklemişler uyansın diye. Küçücük bir mucize!’’
Karanlıktı her yer. Kokusuz karanlığı soluyordu Gül. Giderek uzaklaşan sesler çalınıyordu kulağına. ‘’Mucize,’ diyordu bir ses, ‘’Küçük bir mucize!’’
İncegül'ün Hata ve Affetmek üzerine yazdığı öykü bende başka bir öykünün çağrışımına neden oldu. Paylaşmak isterim...
Kapı gıcırdayarak aralandı.
Bakıştılar.
Sarıydı teni, bitkindi. Tedirgindi bakışları. Yattığı yerden ağır ağır doğruldu.
“Geldi mi?”
Başını sallıyordu adam. Tedirgindi bakışları.
Koyu renk perdeleri sımsıkı örtülmüş havasız odaya, adamın elini tutarak girdi küçük çocuk. Kıvır kıvır kestane rengi saçları, uzun kirpiklerinin gölgelediği kocaman ela gözleri vardı. Korkuyordu, çok! Ayaklarını sürte sürte ilerledi odanın ortasına. Adam elini bırakmış, aralık kapının ardında bekliyordu, soluksuz.
Kadın çocuğun girdiğini görür görmez hışımla dönüp uzanmıştı yine yatağa.
Korkuyordu çocuk.
Arkasına baktı, cesaret için aradı gözleri adamı, babasını.
Gülümseyerek başını sallıyordu babası, devam etmesi için cesaret veriyordu küçücük aralıktan.
Kafası öne düştü, gözlerine yaşlar doluştu, minik parmaklarını iç içe geçirip destek aradı bir eli diğerinden.
“Anne?” dedi en sonunda, “Çok özür dilerim.”
Sessizce ağlamaya başladı.
Aylar sonra karşılaşmalarının bu kadar sessiz olacağını tahmin etmemişti. Yine eskiden olduğu gibi boynundan koklaya koklaya öper, sımsıkı kucaklar, saçlarını okşarken, “Yavrum!” der sanıyordu. Çok özlemişti, çok. Bir adım ötesindeydi ama gidip dokunamıyordu bile. Aylardır günbegün çoğalan özlemini gideremiyordu bir türlü. Aynı gün hayatındaki en değerli iki kişiyi kaybetmişti. Birine ulaşmak asla mümkün olmayacaktı. Ama diğeri için de şansını yitirmek üzereydi. Geri dönüp hızla oradan kaçmak isterken duvar gibi dikildi babası karşısına. Bakışları yükselerek buluştu babasının gözleriyle. Sevecendi. “Hadi,” dedi olabildiğince sessizlikle. Döndü ve yatakta boylu boyunca uzanmış annesine baktı, sarsılıyordu bedeni, ağlıyor olmalıydı.
Büyümeliydi, şimdi, şu anda, şuracıkta! Bu kez kendisi gidip başlatmalıydı annesiyle arasındaki sevgi diyalogunu. Küçük adımları hızla ilerledi. Ona, annesine doğru. Kendine dönük sırtına usulca dokundu. Minik parmakları dolandı üstünde.
Sarsıntı durdu. Parmakların gezintisi durdu.
Çarçabuk doğruldu kadın. İkisinin de yüzüne hiç bakmadan çıktı odadan.
Kadının bıraktığı boş yataktaki fotoğrafa baktılar; kıvır kıvır kestane rengi saçları, uzun kirpiklerinin gölgelediği kocaman ela gözleri olan bir çocuk fotoğrafıydı bu.
Mutfağa gidip hızla kapıyı çarptı kadın. Doğruca tezgâh üzerinde duran bıçaklıktan en büyüğünü aldı. Kapıyı kilitledi. Ağlıyordu. Elindeki bıçağı şah damarına dayadı. Durdu. Ölmek istiyordu o da. Bundan sonrasını nasıl yaşayacağını bilmediğinden ölmek istiyordu, tıpkı oğlu gibi. Onun yanına gitmek, cennetin ışıl ışıl ovalarında onunla sarmaş dolaş yuvarlanmak istiyordu.
Peki ya diğeri?
Altı yıl önce doğdukları gün canlandı gözünde, elindeki bıçak hâlâ boynuna dayalıyken. Hemşirenin kucağında girdiklerinde odaya, ayırt edememişti ikisini birbirinden, o kadar benziyorlardı ki. Mutlulukla kucaklaşmıştı eşiyle, artık dört kişilik bir çekirdek aileydiler.
Şimdi üç kalmışlardı!
Üç ay önce, o lanetli akşamüstü kalmışlardı üç kişi.
Çamaşır asıyordu balkonda. Oğulları, yaşam kaynağı ikizleri, canının iki yarısı yavruları oynuyordu içeride.
Çığlığı duydu! Bedenini, beynini yırtan çığlıkla, soluk almadan vardı içeriye. Yoklardı! Hâlbuki en son salonda bir çizgi film karşısında bırakmıştı onları. Televizyona kaydı gözleri, kılıçlarıyla savaşan iki yaratığa bakıyordu, aklı durmuştu, sessizdi ortalık çok sessiz. Mutfağa yürüdü, korkusu esir almıştı her yerini. Mutfak kapısının aralığından yerdeki bir öbek kanı gördü. Kendini unutmuş bir halde, çığlık çığlığa daldı mutfağa.
Toprak’ın cansız bedeni yerde yatıyordu, elinde hâlâ sımsıkı tuttuğu bir bıçak vardı. Çınar’ın elindeki bıçak ise kanlıydı, Toprak’ın başucuna dikilmiş duruyordu kıpırtısız.
Sonrasına dair hatırladığı tek şey, “Kılıç Savaşları filmini oynuyorduk,” diyen Çınar’ın sesiydi.
Üç ay olmuştu. Üç aydır nasıl yaşadığını ve nasıl yaşayacağını bilemiyordu.
Biri Toprak, diğeri Çınar.
Uzun ömür sürsünler diye koymuştu adlarını. Oysa ömür boyu çekeceği vicdan azabıyla Toprak’ın mezarı başından ayrılmayacaktı şimdi Çınar. Tıpkı mezarların sadık dostu çınar ağaçları gibi. Hata kendisindeydi, çok yanlış isimler seçmişti.
Boynuna dayalı bıçağı indirdi. Canının yarısına, öbür yarısını feda edemezdi. Kilidi açtı, mutfaktan çıktı.
Az önce uzandığı yatakta yan yana oturmuştu baba oğul. Elini uzattı, kuruladı gözyaşlarını Çınar’ın. İp gibi inen gözyaşları durdu. Aylar sonra annesinden kendisine uzanan ellerin mutluluğuyla gülümsedi.
Eğildi kadın, bakışları kilitlendi. Başını saçlarına dayadı. Kokladı derin derin. Ve fısıldadı;
“ Yüreğimin sağ yanı için sol yanını da harcamak üzereydim. Yaran iki kez açılacaktı. Hadi gel, yaralarımızı el ele saralım, birlikte. Üç kişilik bir aile olarak seni yarına hazırlayalım…”
Oyalanıyorum!
Bu kaçıncı post şu son iki saatte.
Bir şey yazacağım ama galiba ondan kaçıyorum.
Tuhaf tuhaf şeyler karaladım. 'Taslak' adını verdi blog. Ben demedim, o dedi. Kendi kendine kaydediyor. Ben kaydetmek istiyor muydum bakalım?
Şimdi ne zaman yeni bir gönderi oluşturmak istesem, takılacaklar gözüme. Bir de kırmızı renk vermiş, aman gözden kaçırmayayım diye.
Oyalanıyorum, hâlâ!
* * *
Erken yaşta konuşup konuşmadığımı bilmiyorum, anneme sormalıyım. Ama erken yazmaya başlamadığımı iyi hatırlıyorum. Hatta kaç kişi hatırlar bilmem ama ben ilk okuduğum zamanı, ilk okuduğum kelimeyi, o anki ortamı daha dün gibi hatırlıyorum. Altı yaşındaydım, geç mi dersiniz?
Ayva ağacının yaslandığı pencerenin perdeleri sonuna kadar açılmıştı. Normal bir durum olmadığı için hatırlıyorum bu detayı. Genelde ön bahçeye bakan pencerenin perdeleri her zaman açık olurdu; bahçenin yeşilini, denizin mavisini içeriye doldursun diye.
Ayva ağacının yaslandığı pencere önünde bir divan... Hayatımda gördüğüm en zevkli divandı o; bej rengi zemin üzerine kocaman çocuk figürlerinin resmedildiği örtü, pileleriyle dökülürdü divanın eteklerine. Pilelerin başladığı yere kadar gelen kısa, kırmızı renkli örtüyse kapak gibi dururdu üstünde. Kırmızı yastıklar yaslıydı duvara, aynı kumaştan. Annemin zevkiyle, elleriyle oluşturduğu harika bir divan...
Babamla köşesine ilişmiştik. Elindeki gazetenin kocaman harflerle yazılmış ismini heceletiyordu bana.
Okuyordum yavaş yavaş;
CUM
HU
Rİ
YET!
Ne hoş, okuduğum ilk kelimeydi Cumhuriyet.
Sonrasında ortaokul döneminde çok okuduğumu hatırlıyorum. Hele bir yaz tatilinde neredeyse iki günde bir kitap bitirmiştim. Ablamla hâlâ o yaz tatilini en çok okuduğumuz dönem olarak hatırlarız.
Aynı yıllar okul dönemi, yazmaya en keyifle vakit ayırdığım ilk yıllardı. Belki inanmazsınız, orta birinci sınıftaki kompozisyon defterim hâlâ durur. Hiçbir zaman atmaya kıyamadım. Hayalim bir gün o defteri çıkartıp, içindeki bazı yazıları yayınlamak bu blogta.
Derken lise... Yazmaya dair en unutamadığım anılarımdan biri; gerçekten çok değer verdiğim edebiyat öğretmenim A. Özbek'in bir kompozisyon yazılısı sonunda sonuçları okurken, "Bugüne kadar kompozisyon yazılısında benden 100 almayı becerebilmiş tek kişidir," diyerek kompozisyonumu tüm sınıfa okuduğu andır. Ve aynı gün bana -yine hiçbir zaman unutamayacağım şu öğüdü vermişti; Uzun cümleler kurmayı beceriyorsun, güzel. Ama başarılı olan kısa cümlelerle daha çok şey anlatabilmektir.
Hah, işte asıl nokta burası. Oyalana oyalana uzattığım bu girişte asıl amacım size ayva ağacımı, yaz tatilimi veya kompozisyonuma karşı aldığım bir övgüyü anlatmak değildi. Sorun şu ki, BEN KISA CÜMLELER KURMAYI BECEREMİYORUM!
Bunu nasıl başardığını Şebnem Abla'dan dinleme ihtimalim yok, ama Sardunya gün gelip anlatacak, biliyorum.
O zamana kadar içimdeki birkaç pencerenin perdesini aralamam gerekir, daha iyi anlayabilmem ve sindirebilmem için.
* * *
Hayatım boyu çok kereler yanlış anlaşıldım ben. Aslında bu cümleyi sevmem, çünkü bana 'anlıyor musun?' soru cümleciğini hatırlatır. 'Anlatabiliyor muyum?'dur daha kibarcası. Çünkü 'ben anlatmayı becerebiliyor muyum?' demektir bu. Ve bu yüzdendir ki 'yanlış anlaşıldım,' demek, 'kafası basmıyor, anlamıyor beni,' demekle eş değerdir gözümde.
Ama ben SAHİDEN YANLIŞ ANLAŞILDIM! Çok kereler. Bu onların hatası değildi, birçoğunun ziyadesiyle kafası basıyordu üstelik. Ama sorun basitlik ve karmaşa sorunu.
Ben bir şeyi en basit haliyle anlatabilmek için karmaşıklaştırıyorum cümlelerimi. Çünkü ne çok detay verirsem, tabloyu o kadar netleştiririm gibi hissediyorum. Buğulu cama bir parmak sürttüğünüzde dar aralık görüş alanınızla eşdeğerdir. Eğer birkaç parmak darbesiyle ya da tamamen avuç içiyle silerseniz, buğu yok olur, gerçek iki tarafa da aynı yansır, diye düşünürüm ben. Cümlelerim, parmak sayımın yettiği kadar karalar buğulu camı. Ben apaçık görürüm manzarayı ama camın öte yanından bakan yine, yine, yine göremez çoğu zaman beni.
Neden mi?
Kendimi ak pak etme hesaplaşması değil bu, gerçekliğine adım gibi inandığım bir durum.
Beni anlamayan/yanlış anlayan kişilere baktığımda genelde şu sonuçla karşılaştım; kendini olduğu gibi ortaya koyan birinin varlığına inanmıyorlar. (Ve en acısı bunun farkında bile değiller.) Cümlelerimi, gizli bir metnin başlığı olarak algılayıp, aslında başlı
















