« deniz eskisi
Tayfun Taşkın »


inandığım Masallar

Gönderen: Editorya Tarihi: Oca 6, 2009
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (11 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 4.73 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 52.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 11
Beğenilme Oranı % 47.27
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...


Hasimce tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama : Beynimdeki ve ruhumdaki sızıntılar
Rss : hasimce.blogspot.com
Kategori : Kişisel
Etiketler : makale damacana yazar ilişkiler insanlar link ingilizce yalnızlık burs site hosting domain teknolojik korku bilimkurgu fantastik adana tarih galeri pc hayattan live windows vista Webmaster röportajlar tekno radyo +18 game macera network doktor tıp blograzzi puan fragman xp avatar phpbb biyografi msn ask astroloji arsiv eglence elektrik filmler hit html asp online hikayeler muzik

incelemeler ruya saglik videolar bitkiler siir wp arkadaşlık anılar okul indir dinle tanıtım sistem çocuk anı forum firefox para kazan kazanç seçim ücretsiz sohbet apple drupal beleş hack e-devlet tavsiye yahoo topluluk dünya doğa eskişehir ses dosya klavye winamp usb c programlama RSS islam karakalem arkaplan messenger xml iphone Türkiye ankara antalya etiket e-kitap Atatürk Politik Tiyatro Mitoloji gadget yardım portal Album caz klasik eklenti tema özgürlük avea 2007 ekle halk arşiv otomobil kampanya alışveriş kod themes iş telefon kuş ev çanakkale sakarya mühendis sanatçı gitar sözlük aktüel gençlik feed masal macintosh mac ünlüler oyunlar ünlü Güzel dedikodu bedava rüya tabirleri ahmet tasavvuf yazı sevda hotel movie güzeller vizyon oyuncu senaryo warez full e-book stil genel sosyal makyaj giyim Ayakkabı Bahçe Banyo Çanta Dekorasyon Mutfak Takı rapidshare bakım fenerbahçe otomotiv Irak şair tatil poster drama aksiyon plugin illüstrasyon deneyim izle Düşünce Kadın Demokrasi Toplum biyoloji akparti hukuk diğer güzellik doğal elektronik c++ apache sql ikon INTERNET Egitim Multimedia satış onur cms Joomla deli doktorlar server cisco backup islami dini çizim logo çevre savaş viral ajans proje şirket ders beşiktaş test islamiyet resimler foto abd terör english ilahi kuran Turkish belgesel peygamber hadis ALLAH ASP.NET kedi C# Games sex ebook roman absurd ultrAslan Sosyoloji blues soundtrack flickr laiklik reklamlar kisisel maç community Hobi enteresan programlar kodlama delphi Duygusal romantik ayrılık acı duygu hüzün kaynak toplist Metallica sen ben herşey 4p algı başarı marka yeni beyin adwords banner sergi festival templates free kazanmak pr software sigara rails alternatif visual art özel akp nba telekom nokia siemens trabzonspor basketbol pinhani devlet chat programcılık Yorumlar voleybol türk gs fb bjk avrupa ahlak adalet nur uzay namaz gol transfer saç kavak yelleri dizisi bölüm şablon sol alevi indie turkey trabzon hayvanlar cennet allah(c.c) bayram fıkralar asker anket osmanlı alem fotograf saglık kurtlar vadisi 3 saçma yılmaz ata vatan amator sms office temalar motorola gif editör barış yükle gül siyah kolye anadolu ticaret Cumhuriyet Teknik örgü dantel siteler amerika adsl arama motoru playstation browser font gmail sony mim mozilla manzara canlı finans music hürriyet doğum bebek cafe seyret izlesene şiirler net cs fenerbahce karikatürler tsk bloglar safari modifiye biyografiler süper projeler Gerçek akdeniz seyahat gezi turizm ilan hasret başlangıç mutluluk merak marketing tutorial fireworks klipler tube tasarımı tech darbe dil etiketler hastalık tedavi borsa alibaba sitesi öZLEM patik el arabalar gazeteler melodi turkcell vergi evlilik tarifi pasta kek hile oyuncular resimleri dua ve Gece ceza kpss mercedes bmw honda ferrari knight lise Tarkan çiçek hayvan köpek öğretmen dost ingiltere almanya Kariyer Pop bitki you grup technorati alexa Duvar pkk seks AB Chp Mhp saat Amatör Dijital Dans Strateji Pastalar Ajanda Yazılar rap altın trend Kolektif model oto cep lig baba bir erkek genç kız su adbux erotik adult öğretim beslenme bloggum sözü çeviri yabancı yönetimi metal antivirüs PS3 konya parti dostluk hediye mavi kalp yasemin Laptop bence technology Celebrity mühendislik autocad otel ahkam uçak sözler tatlı börek burçlar Arkadaş sözleri hikayeleri salata türkü kolay fırsat Turk sanal sevgili slayt söz muhabbet email paris hilton küpe Kamera gelişim havuz mekan Samsung yenilikler kurabiye otobüs özgür cinema agloco euro estetik dolar burç şehir aktivite MEVLANA zaman kocaeli dvd robot inşaat bloglama mail illustrator elişi beyazperde farklı balık çay güneş yaz zayıflama bilgiler Fotoğrafçılık Özgün divx açık ahşap boyama şiirleri dair yakası indirim nefret karanlık defter ölüm yotube bayan dram kitaplar pusu Eklentiler hepsi1 jquery sagopa çorba et tatlılar İnanç linkler psp yapı oyuncak Şahan Beyaz nakış Çizgi anne aile aksesuar Security ilginc mynet myspace widget e-ticaret hayal photo albüm değişik şal boncuk Modelleri fizik kızlar vbulletin alıntı döküman İcat oya çeyiz Hepsi fotoğraflar afiş .NET yasam Gelecek tekstil www.r10.net kajmer fashion SMF kurumsal siyasi turkiye kredi banka dakika seminer olaylar Bere hiphop kanser KULTUR son genco küresel ısınmaya hayır yarışması kısa seramik world akarsu takvim hayata sitene en LCD kadınlar dersleri kalite VCD gelir kadınca ifadeleri MUHASEBE Dreamweaver can hava ek bordür ayna mobilya çerçeve cilt hamilelik salon brush 2.0 gebelik ısınma döviz MORTGAGE KONUT ark Garip hayatı kazanma nazım Teknolojileri karadeniz travel ödev durumu pusat sırtı koca fuar İşi Oyası Örgüler Örgüleri Örnekleri şampiyonlar Alanya iğne ligi dünyası 3.0 webtasarım Promosyon bbg 2008 çikolata cem dikiş kimya yaprak facebook 1 bıçak araçları telefonları telefonu Bakımı Sanatları kaynakları internetten özetleri hikmet hileleri prison break haberleri basic tarifleri zoraki gsm mybb baktabul kurdele Binbir şifalı havlu notları kenarı avatarları dökümü nickleri fıkra komedi kahkaha download program müzik bilim tv heroes lost matematik insan din medya pratik ipucu türkçe dergi formula nostalji ubuntu grafik animasyon 3d sanat kültür etkinlik yaşam tipografi renk İstanbul dizayn mp3 resim opera yorum fan futbol bahis iddaa uefa spor mizah photoshop internet fotoğraf moda kitap edebiyat Galatasaray Wallpaper Film Vidyo Oyun Komik Şarkı Klip Güncel Geyik bilgisayar haber donanım yazılım ipod makaleler günlük yağmur umut deniz microsoft popüler karikatür dersler Bursa eğlence guncel weblog gunluk bilgi destek basın magazin tepki tespit eleştiri görsel ruby debian lezzet rock konser podcast mimari yazilim script spaces sağlık java motor anime eğlenceli mektup rehber python wolkanca diyet yemekler tarifler blogspot ekonomi Kritik yarışma üniversite günce Astronomi web2 deneme gazete politika adobe girişim design hayat inceleme analiz cinsellik aşk sevgi araba emlak tasarım yenilik tasarim CSS XHTML web teknoloji yemek tarif güvenlik kişisel blog yaratıcı reklamcılık mobil fikir yönetim reklam iletişim paylaşım video ilginç youtube flash php ajax javascript mysql hikaye dizi seo wordpress blogger adsense pagerank google web2.0 sinema diziler televizyon haberler gündem siyaset template theme blogcu öss oks eğitim sınav news bilişim röportaj izmir ege öğrenci yaratıcılık pazarlama inovasyon girişimcilik pardus linux icon araştırma DertlEs-Sohbet hayatın içinden nakışı entresan dialoglar denemeler felsefe şiir psikoloji öykü

Ad : -

Soyad : -
Kullanıcı adı : Hasimce
Hakkında
İnsanların yıllardır beyninde bıraktığı parmak izlerini inatla silmeye çalışan bir adam. Başkalarının düşüncelerini kendine rehber edinmek yerine, kendi yargılarını kullanmaya çalışan bir adam. Kalabalıklar arasında kaybolmuş, onlara bağımlı, bütün herkesin paylaştığı biri olmayı red eden bir adam. Kısacası kendi halinde bir adam…

haşim arikan

haşim arikan

* Yaş: 44
* Cinsiyet: Erkek
* Astroloji İşareti Boğa
* Zodyak Yılı: Dragon
* Endüstri: Pazarlama
* Meslek: İşletme
* Yer: İstanbul : Türkiye
Profilin Devamı >>

hasimce.blogspot.com, gerçek bir kişisel blog. Kelimelerle ifade edilemeyecek güzellikte, duygu, his dolu yazılar var. Ben ancak birkaç tanesini okuyabildim, zaman buldukça uğrayacağım bloglardan bir tanesi. Siz de bir göz atın, ben nasıl anlatacığımı bilemedim…

Haşim Arıkan ‘a bizlerle paylaştıkları için çok çok teşekkür ederiz. Çalışmalarında başarıların devamını ve ömür boyu mutlu günler dileriz.

Son Gönderileri:


İNANDIĞIM MASALLAR
BEN İNANDIĞIM MASALLARI ANLATIYORUM.
SEN KENDİNİNKİLERİ YAŞIYORSUN.

Sen tercihlerinin mi, yoksa vazgeçişlerinin mi bir eserisin?

Düşündün mü hiç?
Bugün bulunduğun noktaya nasıl geldin?
Bugünkü seni, hangi kararlarınla inşa ettin?

Hangi girdiğin yola, başka bir yoldan kaçmak için hiç düşünmeksizin girdin?
Hangi girdiğin yolu, gerçekten isteyerek sen seçtin?
Hangi insanı, senin için bir kurtarıcı olarak gördüğün için hayatına dahil ettin?

Hangi insanın, onu gerçekten arzuladığın için hayatına girmesine izin verdin?
Hangi yol ayırımda, yolunu içindeki öfkenin, nefretin sesine kulak vererek terk ettin?
Hangi yol ayırımda, yolunu seçerken içindeki sükunetin, sevginin sesini dinledin?
Hangi inandığın yoldan geçmişe ait acılarından kurtulmak için vazgeçtin?
Hangi yanlış yola vazgeçmenin ağır yükünü kaldıramamaktan korktuğun için yıllarca tahammül ettin?

Düşündün mü hiç?
Bugüne kadar sahip olduğun neleri tercihlerin yüzünden yitirdin?
Vazgeçtiklerin sayesinde bugün nelere sahip olabildin?

Sen tercihlerinin mi, yoksa vazgeçişlerinin mi bir eserisin?

Bugün ulaştığın noktaya seni getiren kararları verirken, acaba en çok hangisinden beslendin?

Düşündün mü hiç?
Kimbilir bugüne kadar sana kendini alternatif olarak sunan kaç yolu, seni hiç tanıyamadan sensizliğe terk ettin?
Kimbilir kaç tane sen olabilme ihtimalini, daha hiç doğmadan ardında ölüme mahkum ettin?

30 Haziran 2009

Fotograf: 1x.com / © aleci

Başrolünü oynadığı oyunun yazarına fake atan tuhaf adamın, tuhaf hikayesi…! ( 2 )

# 2. Bölüm #
Önce 1.Bölüm isterseniz
Biliyor musun yoğun günlerin akşamında soğuk duş bence insanda afrodizyak etkisi yapıyor. Hayatla olan birlikteliğinde, gün içinde tükenen enerjini tazeleyip seni, ona karşı daha tutkulu, daha arzulu, daha istekli yapıyor.

Duşa girmeden önce bana “Bu şekilde yaşadığında; ve bir gün yolun sonuna geldiğinde, hayatın boyunca bir arpa boyu yol gidememiş olmak sana ne hissettirecek?” diye sormuştun. Bu soruyu bana, dünyadaki var olan düzenin bendeki yansımasını görmek için sorduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum, yanılıyor muyum? Ben içinde yaşadığımız dünyada, çoğumuzun adına yaşamak dediği koşuşturmayı neye benzetiyorum biliyor musun?

Bu sanki yediklerinin, beyinden sağlıklı talimatlar gelmemesi nedeniyle vücut tarafından sindirilememesine rağmen inatla yemeği sürdürmek gibi bir şey. Düşünsene, beynin görevini tam yapmadığı için vücudun yediklerini bir türlü sindiremiyor, onların içindeki, ihtiyacın olan özleri bir türlü ayrıştırıp sana katamıyor, posalarını bir türlü atamıyor, ama sen sürekli olarak ne bulursan yemeğe devam ediyorsun. Sürekli yiyor ve sürekli şişiyorsun. Doğal olarak da yediklerin seninle bir etkileşime giremediği için bir müddet sonra içinde çürümeye, kokmaya ve seni yavaş yavaş zehirlemeye başlıyor.

Eğer bir arpa boyu yol alamamış olmaktan kastın, bu sindirilemeyen yaşanmışlıklarsa! Bu bana hiç bir şey hissettirmiyor? Ben, yolun sonuna geldiğimde, hatırlamadığım, hatırlamak zorunda da olmadığıma inandığım yaşanmışlıkların, çoktan bana karışmış, ruhumda eriyip tamamen ben olmuş öz’lerinin benim için yeterli olacağını düşünüyorum. Biliyor musun bence biz insanlar en çok bu noktada yanılgıya düşüyoruz. Sanıyoruz ki hatırlamadığımız, hatırlayamadığımız yaşanmışlıklarımız bizde hiç bir etki yaratmıyor. Bu yüzden de onlara dört elle sarılıp onları bırakmamak, onları unutmamak için büyük mücadeleler veriyoruz. Oysa ne büyük bir yanılgı bu! Bence esas etkiyi yaratanlar, artık hatırlamadıklarımız, hatırlayamadıklarımız. Yani çoktaaaan bize katılmış, bizimle bütünleşmiş artık tamamen biz olmuş olanlar. Hatırladıklarımız ise bizler tarafından hala çemberi bir türlü tam kapatılmamış olanlar. Onlar, ister mutluluk adına, ister acı adına olsun, bizim yaşadığımız an’a odaklanmamızı engelleyen bizi sürekli kendilerine yani geçmişe doğru çeken, bizi bulunduğumuz andan uzaklaştıran -üstelik kendi ellerimizle ruhlarımıza sapladığımız- kancalar. Bir düşünsene bu kancalarımız olmasa, insan anı önyargısız, dolu dolu, iliğine kemiğine kadar emerek yaşasa, o an’a daha sonra tekrar tekrar dönüp bakmaya ihtiyaç duyar mı? Yaşadıklarını tam, eksiksiz bir bütün olarak yaşadığında aklı hala geçmişinde kalır mı?

“Söyler misin bu düşündüklerinin, anlattıklarının doğru olduğunu nereden biliyorsun? Ya hata yapıyorsan. Ya yanlış düşünüyorsan?”

29 Haziran 2009

Bu tuhaf adamın, bu saçma hikayesi, saçmalayabildiği müddetçe devam edecek…

Fotograf: 1x.com / © Bodnar

Başrolünü oynadığı oyunun yazarına fake atan tuhaf adamın, tuhaf hikayesi…!

Yoğun geçen bir günün üzerine, bir de yoğun bir İstanbul trafiğini çektikten sonra evine nihayet ulaşabilmişti. Ayakkabılarını, bağcıklarını çözmeden diğer ayağının burnuyla çıkartıp sağa, sola savururken, elindeki anahtarlığı da bir metre ötesinde ki konsolun üstündeki tahta çanağın içine fırlattı.

O an da tek hedefi olan şeye, duşa, doğru yürürken üzerindekileri çıkarıyor ve her çıkardığını o an da geçmekte olduğu yere bırakıyordu. Banyoya ulaştığında üzerinde sadece iç çamaşırı kalmıştı. Son bir hamle ile onu da çıkardıktan sonra, karşısındaki aynaya yansıyan, ruhunun dünyasal kıyafetine bakıp gülümsedi. Şu anda ruhuna biraz dar geldiğini hissetse de, seviyordu onu. Ruhunun onsuz, büyük keyif aldığı dünyasal zevkleri yaşayamayacak olması onu, ona büyük bir tutkuyla bağlıyordu. Seviyordu çünkü, onun aracılığıyla yaşayabildiği bütün dünyasal zevkleri.

Duşa girmeden önce durdu. Her akşam düzenli olarak yaptığı şeyi bir kez daha tekrarladı. Gün içinde beynindeki oluşan tüm, o andan önceki anlara ait düşünceleri, her akşam yaptığı gibi topladı ve evrenin boşluğuna doğru fırlattı. Geçmişe ait düşüncelerini bir kez daha sıfırladı. Onların geleceğine ipotek koymasına asla izin vermek istemiyordu.

“Neden yapıyorsun bunu” diye sordu. Görsel anlamda herhangi bir kimliği olmayan, retinasına herhangi bir görüntü yansıtmayan, işitsel olarakta sadece onun duyabildiği ses.

“Yaşayacaklarıma karşı heyecanımı hiç bir zaman yitirmemek için.” diye cevap verdi ona ve devam etti. “Yaşadıklarımı, her seferinde, ilk kez yaşıyormuşum gibi, aynı heyecan, aynı coşkuyla yaşayabilmek için.”

"Peki ya tecrübe? Hayatın boyunca tecrübesiz biri olarak mı yaşayacaksın? "

Tecrübe mi? Şu anda yeryüzünde var olan oluşmuş düzen de, ona daha çok “geçmişden kaynaklanan olumsuz beklentilerini tekrar yaşama korkusu” demek daha doğru sanırım. Tecrübe dediğin şey insana hayatı sürekli bir ayağı frende yaşatmaktan, yaşayacaklarına sürekli bir önyargıyla yaklaşmaktan başka ne işe yarar ki?

Söyler misin? Geçmişe ait düşüncelerini sürekli sıfırlayabiliyor olduğunda. Başına gelen herşeyi sürekli ilk defa yaşıyor olduğunda. Tecrübe dediğin o geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan korku, öfke, endişe, acı, şüphe, nefret……. dediğin duygular içinde yaşayabilir mi? Yaşadıkların sana her seferinde acı bile verse, onlara her zaman çoşkuyla, arzuyla, heyecanla yaklaşmaz mısın? Her seferinde içlerine balıklama dalmaz mısın? Onları her seferinde kana kana yaşamaz mısın? Düşünsene, önyargısız olarak yaşadığın ana odaklandığında, seni sürekli geçmişe doğru çeken, sana sürekli geçmiş deneyimlerini hatırlatan kancalarla hiç uğraşmak zorunda kalmadığında yaşayacaklarından alacağın hazzı. Söyler misin, hangisi seni daha mutlu eder? Tecrübe dediğin beynindeki gitgide artan parmak izleri ile yaşamak mı? Her zaman saf ve hiç dokunulmamış olarak kalıp, her anı sıfırdan, hep yoğun bir coşkuyla ve heyecanla yaşamak mı?

"...........................! Peki ya hayattan öğrenmen gerekenler! Yani keşfetmen gereken gerçekler? Onlara ulaşmaktan vaz mı geçiyorsun?"

Gerçek mi? Bence hayatta gerçek olan tek bir şey var. O da insanın kendisi. Onun dışındaki herşey, insanın kendi düşünceleri tarafından anlamlandırılmış görüntüler. Bu yüzden de beyninde oluşturduğun düşüncelerin eseri olan duygularla, kendini dap daracık duvarların arasına da hapsedebilirsin, bugüne kadar hiç kimsenin deneyimlemediği, hayal bile edemediği şeyleri de, ilk sen kendine yaşatabilirsin. Yeter ki düşüncelerinin yaşadığın hayatın bir sonucu olmadığını, tam tersine yaşadığın hayatın düşüncelerinin bir sonucu olduğunu farket. Sen kabul etsen de, etmesen de yaşadığın hayat tamamen senin düşüncelerinin içinde gizli.

Bu arada seni de düşüncelerimde benim var ettiğimin farkındasın değil mi? Sanırım bu aralar biriyle konuşmaya ihtiyacım var. Ama artık duşa girmek ve biraz rahatlamak istiyorum izin verirsen. Konuşmaya sonra devam edelim mi? Ne dersin?

"Yada ben sorumu sorayım, sen duştayken biraz onu düşün! Bu şekilde yaşadığında; ve bir gün yolun sonuna geldiğinde, hayatın boyunca bir arpa boyu yol gidememiş olmak sana ne hissettirecek? "

Cevap aslında şu an bile hazır kafamda, ama duştan sonra…

İkinci bölüm, okumak isterseniz.
24 Haziran 2009
Bu tuhaf adamın, bu saçma hikayesi, saçmalayabildiği müddetçe devam edecek…

Fotograf: 1x.com / © Joseph Dannels

Aşk...

Birlikte.
Aynı zamanda bir başına.
Biz.
Ama “sen” ve “ben”, her daim içinde.
Kalabalıkların orta yerinde.
Yalnızca "sen" ile.

Bağlarla düğümlemeden, düğümlenmeden.
Önünde durup gölgelemeden.
Bir zorunlulukmuş gibi hissetmeden.
Görevmiş gibi addetmeden.
Tamamen içten gelen bir arzu ile.

“Seni seviyorum”

Diyebildiğinde mi ...?
Aşk...

21 Haziran 2009

Fotograf: 1x.com / © Lev Tsimring

Bir daha geri dönüşü mümkün olmuyor...


Farkında mısın?
Her yeni farkındalığında daha önce hiç görmediği bir şeyleri görmeye başlıyor insan.
Her yeni gördüğü şey ise içini, onu deneyimleme arzusu ve çoşkusuyla dolduruyor.
Her yeni deneyim ise insanı bir kez daha farklılaştırıyor.

Ne düşünüyorum biliyor musun?
Acaba fark ettikçe insan, kendisiyle ilgili daha önce bilmediği yeni gerçeklere ulaşıp, kendini keşfederek daha mı çok mutlu oluyor?
Yoksa kendiyle ilgili keşfettiği gerçekleri red ederek, kendini bir bilinmezin karanlığına daha mı çok mahkum ediyor?
Daha mı çok kendisi oluyor?
Gitgide kendinden daha çok uzaklaşıp, kendini daha mı çok silmeye çalışıyor?

Farkındalığın en kötü tarafı da, ne biliyor musun?
Bir kere fark etti mi insan, bir daha geri dönüşü mümkün olmuyor!
Fark ettiklerini inatla red etse de, bir daha, o eski daha az farkındalığına geri dönemiyor.
Fark ettiklerini kabullenmedikçe de, içini kaplayan o çaresizlik duygusu hiç bir zaman sona ermiyor.

14 Haziran 2009

Fotograf: 1x.com / © Raphael Guarino

Yaşam benim için kısa bir mum değil...

İşte yaşamdaki gerçek haz budur, sizin tarafınızdan yüce olarak kabul edilen bir amaç için kullanılmak, doğanın bir kuvveti olmak; dünyanın sizi mutlu etmeye kendini adamadığı için şikayet eden küçük ateşli bir keyifsizlik budalası olmaktansa. Öldüğüm zaman tamamen kullanılmış olmak istiyorum.Yaşam benim için kısa bir mum değil. O benim için bu an tutma hakkını elde ettiğim muhteşem bir meşale ve ben gelecek nesillere aktarmadan önce onun alabildiğince parlak yanmasını istiyorum. (a)

Neler hissediyorsunuz bu paragrafı okuduktan sonra?
Düşünüyor musunuz?
Acaba benim meşalem ne kadar parlak yanıyor diye!
Peki ya kendinizi ne kadar kullanılmış hissediyorsunuz?
Meşalenizin daha parlak yanabilmesi için bir çabanız olabilir mi bundan sonra?
Yüce bir amaç?
Hayatınızın kalan kısmında kendinizi daha ne kadar kullandırmayı düşünüyorsunuz?
Yoksa siz, kesin kararlı mısınız?
İnat edip, dünya kendini sizi mutlu etmeye adamadığı için şikayet eden küçük ateşli bir keyifsizlik budalası olarak yaşamaya?
İnsanın hayattaki en yüce olmasa da, bence en önemli amaçlarından biri olan kendini mutlu etmekten ısrarla kaçmaya.

Sahi ne kadar hayatın bilfiil içindesiniz?
Ne kadar hayatın enerjisinden, çoşkusundan uzak, bir şeylerin seyrindesiniz?
Söyleyin hadi, hayatı yaşayanlardan mısınız, yoksa çoğunlukla seyredenlerden misiniz?
Yoklayın hafızanızı, hatırlayın bir, en son ne zaman yaşadığınız andaki mutluluğu iliğine, kemiğine kadar emebildiniz?

En son ne zaman doya doya yaşadığınızı hissettiniz?

Düşünün.
Her sabah kalktığınızda yaşamın önünüze çıkardığı fırsat ve zorluklara tepki vererek, onlardan şikayet ederek yaşamak mı sizi daha çok mutlu ediyor. Size enerji veriyor?
Yoksa hayata çoşkulu yanıtlar vererek yaşamak mı?

Hepimiz durmaksızın yanıtlar arıyoruz, yaşamın belki de çözülmesi imkansız o paradokslarına.
Ve her seferinde yeni, yeni yanıtlar buluyoruz hem de inanılmaz bir hızla.
Ama galiba bulduğumuz yanıtlar bizim değil de, başkalarının yanıtları oluyor.

Pek itiraf etmek istemesekte, bir yerlerde hata yapıyoruz galiba.
Yoksa farkına mı varamıyoruz?
Soruları kendimiz cevaplamadıkça, bulduğumuz yanıtlar da bir türlü bizim aradığımız doğru yanıtlar olmuyor.

Sanırım yaşamımızı gerçekten değiştiren, gitgide çok daha keyifli hale getiren yada diğer bir deyişle bizdeki pozitif değişimin fitilini ilk ateşleyen şey, kendimize sorduğumuz cesur sorulara, kaynağı tamamen biz olan duygu ve düşüncelerle verdiğimiz cesur ve dürüst yanıtlar oluyor.

09 Haziran 2009

(a) George Bernard Shaw

Keşke hayatımda geldiğim bu noktaya pek çok insanı incitmeden gelebilseydim.

''Keşke hayatımda geldiğim bu noktaya pek çok insanı incitmeden gelebilseydim.''

Zaman, zaman aklıma gelir, bir yerlerden beynime kazınmış olan bu söz.

Düşünürüm; insanın, ancak diğer insanlarla olan ilişki potansiyeline göre varolabildiğini. “Ben” olabilmek, "ben" i keşfedebilmek için, mutlaka bir “sen” in de var olması gerekliliğini. İnsanların birbirlerinin hayatları üzerinde öngörülemeyen o etkileşimi. Evrenin bu noktada, kendi içindeki o muhteşem kurgusunun nasıl kusursuz işlediğini. Herkesin hem "ben" i, hem de "sen" i aynı anda nasıl bu kadar mükemmel oynamayı başarabildiğini.

Gülümserim; beni, bana hatırlatan, öğrenmem gerekenler için hayatımda öğretmen rolünü üstlenen tüm insanların, hayalimde canlanan o görüntülerine. Bir kısmı ile bilerek yada bilmeyerek birbirimizi incitmiş olsak da. “Ben ancak sizin sayenizde var olabildim” diyerek, beni var ettikleri için, teşekkür ederim. İçten içe, sevgimi, şükranlarımı sunarım hepsine.

Kendimi ve hayatımı bağışlamanın hazzı sarar bu anlarda bütün benliğimi. Gerçekten var olmanın, özgür olmanın keyfini hissederim gülümserim kendime. Sevgiyle...

31 Mayıs 2009

Aynı hatayı daha soylu işlemen neyi değiştirir ki?

O haksız olduğunu bildiği için, düşünmek istemiyor.
Sen ise kötü olduğuna inandığın düşünceleri sürekli kafandan kovuyorsun.
O sürekli sorumluluklarından kaçıyor.
Sen ise bütün sorumlulukları üzerine alıyorsun.
O hiç bir zorluğa tahammül etmek istemiyor.
Sen ise her şeye tahammül etmeye hazırsın.
O duygularına ne pahasına olursa olsun pay tanıyor.
Sen ise duygularını her yaşadığın sorunda feda etmekten kaçınmıyorsun.
Aslında onunla aynı hatayı paylaştığını görmüyor musun?
Sen de onun gibi "gerçeği görmeyi red ediyorsun"

Neden kendine, kendini onu sevdiğin kadar sevme izni vermiyorsun?

Yoksa, ne kadarına tahammül edebileceğinin, sınırını mı görmek istiyorsun?

27 Mayıs 2009

Artık bir karar vermelisin...

Acıdan kaçarak mutluluğa ulaşamazsın.
Karanlıktan kaçarak aydınlığa.
İstediklerine ulaşmanın yolu negatiflerinden kaçmak değildir.

Artık bir karar vermelisin.

Acıdan mı kaçmak istiyorsun?
Mutluluğa mı ulaşmak istiyorsun?
Sürekli lanetlediğin bir yaşamdan mı kaçmaya çalışıyorsun?
Hayatını dileğin gibi yaşamak mı istiyorsun?

Var oluşa negatiflerden kaçarak ulaşamazsın.

23 Mayıs 2009

Sevilmek, örnek gösterilmek mutlu olmak için yeterli miydi?

Uzun zamandır kendini yorgun ve huzursuz hissediyordu. En sonunda bir Pazar gününü, izin günü ilan ederek kendini boğazın kenarındaki çay bahçelerinden birine atmıştı. İnsanlar sokaklara akmaya, sözcükleri havada uçuşmaya başlamadan , sessizliğin ve yalnızlığın lüksünü yaşamak, muhteşem üçlü adını verdiği, simit-peynir-çaydan oluşan kahvaltısının tadını çıkarmak istiyordu.

Bugün, kendisi dışındaki hiç bir yükünü, ruhuna yüklemeden sadece kendi varlığını hissetmek istiyordu. Beyninin içinde bir süredir dolanan, bugüne kadar anlamlı cümlelere dönüşmelerine izin vermediği o doğum sancısı çeken düşünceleri hiç düşünmeden. Korkuyordu bu düşüncelerden. Onlara izin verdiğinde beyninde oluşturacakları cümlelerden. Öte yandan ise tuhaf bir şekilde onları duymak için de sabırsızlanıyordu. Tam daha bu düşüncelere yeni dalmışken, beyninin orta yerine gelip saplanan bir soru cümlesi, onu biranda koparıp aldı bu düşüncelerinden.

Mutlu muydu?

Ne kadar anlamsız bir soruydu bu! Tabi ki mutluydu. Herşey mükemmeldi onun hayatında, mükemmel bir eşti, mükemmel bir anneydi, mükemmel bir evlattı, mükemmel bir dosttu. O herkes tarafından çok seviliyordu.

Ama verdiği bu cevaplarla, soru cümlesi ortadan kaybolmamış. Hala beyninin içinde yankılanıp duruyordu. Mutlu muydu?

Bu sefer daha farklı cevaplarla ikna etmeye çalıştı kendini. O, etrafında her zaman takdir edilen, örnek gösterilen biriydi. Nerede nasıl davranılmasını bilir, hiç bir zaman kimseyi düşkırıklığına uğratmazdı. Etrafındaki herkes onun fedakar, yardım sever, candan bir dost olduğunu söylerdi. Ona sonsuz güvenirdi. Mutluydu tabi ki de. Bir insan bunlardan başka daha ne isterdi mutlu olmak için.

Ama beyni bir türlü ikna olmuyordu bu cevaplarla. Bozuk bir plak gibi soruyu üçüncü kez tekrarladı. Mutlu muydu?

Sonunda o da pes etti. Gerçeği kabul etti. Bu soruyu kendine tekrar tekrar sorma sebebinin, beyninin içinde doğum sancısı çeken o düşünceler olduğunu, o da hissediyordu. Uzun zamandır direniyor olsa da artık onlarla yüzleşmenin zamanı gelmişti. Sustu, onlara istedikleri cümleleri kurmaları için izin verdi. İzin vermesi ile birlikte kendini, tuhaf bir şekilde sanki yıllardır kör bir kuyunun dibine çökmüş duran bir şeyleri, uzun süredir kullanılmadığı için zorlukla çalışan eski bir çıkrığın yardımıyla yeniden gün ışığına çıkarıyormuş gibi hissetti.

Düşündü ve sustu. Beyninde ilk defa oluşan cümleleri onun için dile getirmek için konuşmaya başlayan o sesi, sessizce dinledi. “Bunca zamandır mutluyum derken, hep kendi varlığın yerine etrafındaki insanlara tutundun. Onlardan gelen onaylamaların motivasyonu ile mutluyum diyerek kendini kandırıp durdun. Yaptığının aslında kendini silme hareketi olduğunu fark bile edemeden. Onların senin efendin olmalarına, sen izin verdin. Kendini onların değerlerine göre nasıl olması gerekiyorsa, sanki öyleymişcesine yaşamaya sen mahkum ettin. Onların beklediği gibi biri olduğunda, sana biçtikleri o rolleri başarıyla oynadıkça onlar tarafından sevildiğini hissedip, hep mutluyum dedin. Dönüp de kendi içine, arzularına bakmadan. Ama mutluyum diyerek kendine karşı sürdürdüğün bu yalan için ödediği bedel, kişisel arzularının, kişisel mutluluğunun tamamen yok oluşu oldu. Şimdi son kez soruyorum sana, lütfen sadece kendi varlığını hissederek bu soruma cevabını ver. Gerçekten mutlu musun?”

Kararlı ve net bir şekilde, “Mutluyum” dedi. Ruhunun, ona göre henüz hazır olmadığı bir zamanda ışığı yanan bu karanlık odasının, ışığını yeniden kapatıp, hızla dışarıya çıkarken. Odadan dışarıya çıkmasıyla birlikte, o eski çıkrık da hızla boşalmış, ipin ucundaki kovanın içindekiler yeniden kör kuyunun dibine dökülmüşlerdi.

Birden kendini kimsesiz ve yapayalnız, değersiz hissetti. Eşini ve çocuklarını özledi. Hesabı hızla ödeyip kendini çay bahçesinden dışarıya attı. Bir an önce evine, ailesine geri dönmek istiyordu. Bir yandan da içinde hissetmekte olduğu huzursuzluğunu yenebilmek için, kendi kendine telkinde bulunuyordu. “ Evet kabul ediyorum. Bu hayat benim seçtiğim, kabullendiğim bir hayat. Burada neyi deneyimlemem gerekiyorsa ben onu deneyimliyorum. Yaşadıklarım da, tercihlerimde hatalı ve yanlış olan hiç bir şey yok. Zaten bu dünyada hata diye bir şey yok, sadece deneyim var. (**)

Deneyim acaba yaşanmış tamamlanmış mıydı, yoksa...

21 Mayıs 2009

(**) Orjinal sözün sahibi Brajeshwari’ye sevgi, saygı ve teşekkürlerimle...

Hoşçakal...


Amaç dolu bir ömür.
Esir alınamayan bir inanç.
Önüne çıkarılan bütün engellere rağmen asla vazgeçilmeyen bir kararlılık.
Başarıların dünyası.
Bir sembol.

Buradan kardelenlerle uğurlanırken,
Ben inanıyorum ki orada da alkışlarla karşılandın.
Kendine seçtiğin o zor rolü büyük bir başarı ile tamamlamış olmanın gururuyla.

Ruhun şad olsun.

20 Mayıs 2009

Cahil ve de bilgeyim...

Cahil ve de bilgeyim.
Kendinden başka hiç kimsenin düşüncesine önem vermeyen.
Herkesin düşüncesini önemseyen.
Keşfeden olduğu kadar da keşfettiren.

Mutlu olduğu kadar acı da çeken.
İçinde, sevgi ile birlikte nefret de barındıran.
Sakin olduğu kadar öfkeli.
Anlayışlı olduğu kadar bencil.
Cesur olduğu kadar korkak.
..........

İnsanım.
Sadece insan.
Duygu doğasına her zaman saygı duyan.
Kaynağı kendisi olan hiç bir duygudan ve onları oluşturan düşünceden korkmayan.
Onları asla yok etmeye, bastırmaya değil, hepsini fark gözetmeksizin tanımaya, anlamaya çalışan.
İnsani büyümenin içindeki birşeyleri dışarıda bırakarak değil, kendinin olan herşeyi biraraya getirdiğinde gerçekleştiğine inanan.
Gölgeni inkar ederek aydınlığa ulaşılamayacağının, karanlık tarafına hükmetmedikçe aydınlık için gerekli beceriye sahip olunamayacağının farkında olan.
Bir gün perde kapandığında kendini hala doğuramamış olmayı değil, tamamen kullanılmış olmayı arzulayan.

10 Mayıs 2009

Hiç acı yaşamadan, mutluluk için gerekli beceriye ulaşılabilirmiş gibi...

Yoğun geçen bir günün akşamında ağır adımlarla iskeleye doğru yürürken, her akşam yaptığı gibi, bir yandan da sağından, solundan geçip gitmekte olan insanların yüzlerini incelemekteydi. Gözlerini koyu renk gözlük camlarının ardına gizleyerek.

İnsanların bakışları yorgun ve acı dolu, yüzlerin de ise bu acıların nedenlerini bilmekten kaçınma ifadesi vardı. Sanki hepsi kendilerine acı veren bir role soyunmuş ve bunu inkar ediyorlardı. Yaşadıklarının içindeki esas gerçeği yok sayarak, onları hiç yaşanmamış kılmayı arzuluyorlardı. Yaşadıkları acıya ismini koymaları, ona katlanmak zorunda olup olmadıklarını sorgulamaları sanki yasakmış, hiç acı deneyimlemeden, mutluluk için gerekli beceriye ulaşılabilirmiş gibi. Aralarında sürekli konuşuyorlar ama birbirlerine hep aynı ızdırap yüklü cümleleri tekrarlıyorlardı, o cümlelerin her tekrar edilişinde kendilerini daha da sıkı bağlayan kalın zincirlere dönüştüklerini fark edemeden. Yorgundu hep yüzleri. Sanki seçmedikleri yükleri taşıyormuş, hak etmedikleri cezaları çekiyormuş, ruhlarına bu ağır işkenceyi yaşatmaları oynadıkları oyunun değişmez bir kuralıymış, yaşadıkları sanki onlara, duygularında ve düşüncelerinde neyi desteklediklerini gösterebilmeleri için bir fırsat yaratmıyormuş gibi.

Bir an “Uyanın artık bu hipnotik uykudan!” diyerek tek tek tutup sarsmak istedi hepsini. Düşündü. Acaba uyanmak isterler miydi? Neden kendilerini bilinçlendirmeyerek, yaşadıkları acılara dair esas gerçekleri öğrenmeden, gerçek dışı bir rüyada yaşamayı seçiyorlardı?

Bir insan, başkaları tarafından kurban edildiğinde hepsi tepki gösterirken, neden kendilerini kendi iradeleriyle kurban ediyorlar, gönüllü bir kurban olmayı seçiyorlardı? Üstelik hayatın bütün armağanları gözlerinin önünde böylesine seriliyken...

16 Mayıs 2009

Ya o doğru kişi değilse!

Yüreğimdeki bir yığın enkazın altında sıkışmış bir duygu, yıllar sonra yeniden baş veriyor. Bunca yıldan sonra, birini düşündüğümde ilk defa bir gelecek hissediyorum. Düşüncelerim, duygularım birbirinden ayrılmıyor. Bedenim yıllar sonra ruhumun üzerinden bir ipek gibi yavaşça kayıyor. Yıllardır içinde sakladığı ruhu çırılçıplak ortada bırakıyor. Ruhum yeniden huzurla tanışıyor.

Ve ben… Bu defa geçmişe ait hiç bir acının onu yaşamama engel olmasına izin vermiyorum. Bu defa sonunda beni neyin beklediğini sorgulamıyorum. Bu defa yaşayacaklarımdan korkmuyor, sonuna kadar gitmek istiyorum. İlk defa sonu bugüne kadar yaşadıklarımdan farklı olmasa bile, bütün yaşadıklarımı seveceğimi, onları asla değiştirmek istemeyeceğimi hissediyorum.

Okuduğu bu paragrafın ardından gözleri kitabın satır arasına takıldı kaldı. Yanaklarından süzülmeye başlayan gözyaşlarını yavaşça sildi. Okuduğu bu satırların, ruhunun karanlık odasındaki yaktığı ışığı, bu defa hemen söndürmedi. Aydınlanan odada bir süre, etrafa saçılmış darmadağın duran yaşanmışlıklarına baktı.

Ne kadar uzun zaman olmuştu. Birine “seni seviyorum” demeyeli. Hala korkuyordu. Ne zaman niyetlense, aklına hep “Ya o doğru kişi değilse?” sorusu gelip takılıyordu. Ya o doğru kişi değilse! Daha sonra da içine bir kuşku düşüyordu. “Ya doğru kişi tam önümde duruyor ve ben yine de ona söyleyemiyorsam?” Korkuyordu. Yorgundu ruhu. Zaman zaman kaçmak istiyordu herşeyi bırakıp ardında. Kaçamıyordu. Bırakmıştı bir yerlerde kendini, bulamıyordu. Korkuyordu. Yeniden birine alışmaktan. Korkuyordu yeniden yalnız kalmaktan.

14 Mayıs 2009

Mutlu olma cesareti...

Senin gibiyim.
Sessiz görünsemde, düşüncelerim akmaya devam ediyor benim de beynimin içinde.
Bende artık hayattan hiç bir şey beklemiyorum.
Kendimi yalnız ve terk edilmiş gibi hissediyorum.
Aynı zamanda aynı mücadeleyi veren iki yalnız varlığız seninle.
İkimizinde sessizliğinde aynı itiraflar saklı.

Işığın yada karanlığın olmadığı anlamsız bir boşlukta.
Yok olmayan ama yerinde de durmayan tuhaf bir sisin ortasında.
İsteyerek sürdürülen bir sürgünün yalnızlığı bu yaşadığımız.

Sana benziyorum.
Ben de senin gibi içimdeki en güçlü duyguları ustaca sahteleştirip yok ediyorum.
Ben de aslında gerçek olmayan şeyleri gerçekleştirmek için mücadele ediyorum.
Ben de uzanıp alınmamış, tatmin edilmemiş duygular düzeyinde yaşıyorum.
Bende senin gibi iyileşmelerine izin vermediğim yaralarımı yorgun şefkat anlarımla tımarlıyorum.

Ben de suçluyum. Tıpkı senin gibi.
Yaşadığım bu çaresizlik duygusunun bana öğretilmesine izin verdiğim için,
Hissetmediğim bir hayatı sahte olarak yaşadığım ve buna razı olduğum için,
Elde edebileceğim yada yok edebileceğim tek mutluluğun, kendi mutluluğum olduğunu kabul etmediğim için,
Mutlu olma cesaretini bir türlü gösteremediğim için,

08 Mayıs 2009

Dün, bugün, yarın...

“Dün, bugün, yarın” üçgeni içine sıkıştırdığımız zaman, bizi dünden uzaklaştırırken, aynı hızla da yarınlara doğru yaklaştırıyordu.
Yaşananlar, bugün olduğunda, birer anıya dönüşüp düne takılırken, yaşanmak istenenler hayallere asılı bugünden yarınlara doğru uçuşuyordu.
Dün bugünün korkusu, yarın bugünün umudu olmaya soyunduruldu.
Dünden bugüne sızan korku, yarının umutlarının arasına sessizce kuşkuyu saldı.
Kuşku, inancı boğdu, tüm zehirini an’a akıttı.
Zehirlenen an, umutlarını yitirip, telaşla, bugünü, düne ve yarına iyice bulaştırdı.
Dün, bugünü, eğer farklı bir şey yaparsa hiç bir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağıyla korkuttu. Yarın ise farklı bir şey yapmazsa herşeyin yine düne benzeyeceğiyle.
Korkunun iyice esiri olan bugün, telaş içinde yarınlardan aldığı “hayalleri” hızla öğütmeye, onları “asla olamayacaklar” haline getirmeye başladı.
Yarının bilinmeyen mutlulukları, dünün bildik acılarına yenik düştü.Seçilmiş yalnızlıklar, öğrenilmiş çaresizliklere dönüştü.
O gün geldi…
Zaman sıkıştığı “dün, bugün, yarın” üçgeninden kurtuldu, insan, olabileceklerin tümünü gördü.

Ama hiç biri olamamıştı….

05 Mayıs 2009

BİTTİ...

Bakıyorum da yaklaşık iki yıl, dört ay olmuş, sana “İnandığım Masallar” ı anlatmaya başladığım o ilk günden, bugüne. Sen ilk ne zaman bulup okumaya başladın onları bilmiyorum. Aslında onları ne zaman okumaya başladığının bir önemi var mı ki? Bu satırları şu an okuyorsan, zaten seninle bir şekilde, bir gün birbirimize dokunmuşuz demektir. Ne düşünüyorum biliyor musun? İnsanı bulunduğu en son an’a taşıyan, acaba tercihleri midir yoksa vazgeçişleri midir? Ne dersin? Sence bizi buraya, bu an'a hangisi taşıdı acaba? Senin bu satırları okuman bir tesadüf müydü? Yoksa kaçınılmaz bir şey miydi? Kimbilir, belki de seninle şu an unuttuğumuz bir zaman da, bunun için sözleşmiştik? Ne dersin?
Düşünüyorum da ne çok şey konuştuk seninle? Bakma konuştuk dediğime, lafın gelişi işte. Çoğu zaman monologdu yaptığımız farkındayım. Ben yazdım. Sen okudun. Ara, sıra söyleyecek bir sözün olduğunda bana kelimelerini, cümlelerini bıraktın yada hiç bırakmadın. Sana daha önce hiç bahsetmiş miydim bilmiyorum? Yazmanın benim için nasıl bir duygu olduğunu. Hani vapurda seyahat ederken birden vapurun yanında suya dalıp çıkan, vapurla yarışan yunusları fark edersin, hemen heyecanla yanındakilere bakarsın acaba onlar da benim gördüğümü gördüler mi diye, görmediklerini fark ettiğinde yanındaysalar hemen dürtersin onları, uzaktaysalar seslenirsin, elinle işaret edip gösterirsin o gördüğün harika yunusları. Onlar da görsün istersin bu harika resmi. İşte benim için böyle bir duygu yazmak. Benim sana göstermeye çalıştığım o yunusları, sen daha önce görmüş müydün yada o yunusları görmek senin için önem arz ediyor muydu bilmiyorum? Doğruyu söylemem gerekirse bu tip sorgulamaları da artık yapmıyorum. Çünkü insan herşeyi, kendisini karşısındakinin yerine koyup, anlatmak istediklerimin onun için bir önemi var mı yok mu diye sürekli sorgulamaya başladığında, hayata, yaşadıklarına, şahit olduklarına karşı bütün heyecanını yitiriyor. Oysa heyecan bence insanın hayatındaki en can alıcı damarlarından biri. Ona yaşam enerjisi pompalıyor. Yazdıklarım ilgini çekmediğinde her zaman onu okumaktan vazgeçme hakkına sahiptin. Bunu bilmek beni yazma konusunda her zaman özgürleştirdi.

Bilmelisin ki sana yazdıklarım, yazarken beni hep heyecanlandırdı. Ruhumdan da birşeyler onlara hep karıştı. Çoğu zaman onları yazarken kendimi keyifle gülümserken yakaladım. Benim için onlar, hiçbirimizin bütününü göremeyeceğini düşündüğüm o en büyük resmin küçük parçalarıydı. O küçük resimlere ait "İnandığım Masallar"dı. Dediğim gibi, belki sana göstermeye çalıştığım bu resimleri sen daha önce de görmüştün. Bu ihtimal her zaman için söz konusu olsa da ben yine de onlara ait "İnandığım Masallar" ı sana yazmak istedim. Belki sen o resimlerden kendince başka başka masallar yaratmıştın. Yine de benimkileri de bil istedim. Bana göre insan ne kadar çok masal bilirse. Kendi masalını da o kadar çok sorgulayabiliyor. O kadar çok içine sindirebiliyor. Yada yanlış masala inandığını fark edebiliyor. Hepimizin elindeki resim aslında çoğu zaman aynı ama bizler o resimlerde başka başka şeyler görüp, ondan farklı farklı masallar çıkarıyoruz. Yıllar sonra anladım ki aslında resimleri anlamlandıran şey onların içinde barındırdığı öğeler değil, onu gören gözlerin arkasındaki beyinler.

Bu yazıyı neden mi yazıyorum sana? Çünkü “İnandığım Masallar” bu yazı ile artık sona eriyor. Uzunca bir süre artık yazmayacağım. Tekrar yazmaya başladığımda da biliyorum ki onların adı artık “İnandığım Masallar” olmayacak.

Eskilerin bir sözü vardır. “Gidipte dönmemek, dönüpte bulamamak var” derler. Eğer olur da bir daha görüşemezsek seninle, beni hatırladığında benimle birlikte şu cümleyi de hatırlamanı isterim. “Asla, bireysel beynini kullanmaktan, yani özgürce düşünmekten, kendini sevmekten, kendini mutlu etmekten vazgeçme.” Bence bir insanın kendine yapabileceği en büyük ihanet bunlardan vazgeçmektir. İnsan, özgürce düşünmekten vazgeçmezse, akıl yerine, aklın ürettiği şeylere itibar etmezse, mutluluğun yolunu da, aklında oluşmuş yada oluşacak diğer tüm soruların cevaplarını da her zaman kendi içinde bulabilir. Biliyor musun, bilmiyorum? İnsan bilmediği hiç bir şeye özlem duymazmış. Bir şeye özlem duyuyorsan eğer, bil ki, o senin içinde, zihninde bir yerlerde kayıtlı olarak var. Kendini kısıtlamadan özgürce düşünebildiğinde, düşüncelerini hislerinle de test ettiğinde onları her zaman bulacaksın.

Şimdi senden son bir isteğim var. Çünkü “İnandığım Masallar” ın kapanışını seninle birlikte elele yapalım istiyorum. Bugüne kadar bana, belki birşeyler yazdın, belki de hiç yazmadın. Bunun hiç bir önemi yok. Senden ilk ve son defa olarak, bu sefer mutlaka bir şeyler yazmanı rica ediyorum. Tek bir cümle, tek bir kelime, adın adsız olarakta olsa yaz birşeyler. Senden de bir şeyler aksın, senden de bir iz kalsın burada, bugüne kadar paylaştıklarımız adına. Elimi açtım, onu tutmanı bekliyorum. Hadiiii...

Hoşçakal
Sevgilerimle:))

03 Nisan 2009
Haşim A.

5 Mayıs 2009' da düşülen bir not:

Bitti demiştim 3 Nisan günü. "İnandığım Masallar" artık bitti. Şimdi biraz mola zamanı.

Bu süreçte sizlerden o kadar güzel yorumlar ve mailler aldım ki. İnanılmaz mutlu oldum hepsini okurken. Onların sayesinde de fark ettim ki, "İnandığım Masallar" ı bu kadar seven ve okuyan kişi varken bitiremem. Yapamam. Ve karar verdim sizler onları keyifle okumaya devam ettiğiniz sürece onlar bitmeyecekler.

Evet "İnandığım Masallar" kaldığı yerden yine devam ediyor. Bu aralar belki yazılarım çok sık olmayacak. Ama bir süre sonra yeniden daha yoğun bir şekilde yine birlikte olacağız.

Bana ulaştırdığınız tüm yorum ve mailleriniz için hepinize çoook teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız, iyi ki yollarımız keşişmiş. İyi ki sizlerle birbirimize bir şekilde dokunma şansı bulmuşuz.

Sevgi ve saygılarımla,
Haşim A.

En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?

Hatırlıyor musun?
En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?
En son ne zaman kendi içinde bir yolculuğa çıktın?
Sadece sen, aklın ve sana ait duyguların.
Bugüne kadar hiç kimseye söyleyemediklerin, belki de hiç bir zaman söyleyemeyeceklerin.
Yalnız senin görebildiklerin, yalnız senin hissedebildiklerin, yalnız senin şahit oldukların.
İçinde sakladığın, yoksulların, zorbaların, toplum dışına atılmışlıkların.
Suçluluk duyguların, kendine acımaların…

Daha ne kadar, onların, adları konulmadığında, seslendirilmediğinde senin için sorun olmayacağına inanacaksın?
Daha ne kadar, onları hiç kimseye söylemeyerek yok edebileceğine inanacaksın?
Daha ne kadar, seni hiç bir yere ulaştırmayan, bu ezbere bildiğin, risksiz çözümlerin kısır döngüsünde yaşayacaksın.
Daha ne kadar, birilerinin seni incittiğine, veya sana felaket getirdiğine inanacaksın?
Daha ne kadar, hayattan şikayet edecek, dünyayı suçlayacaksın?
Daha ne kadar, kadere sığınacaksın?

Sence;
Sen yaşamındaki olayları göğüsleme biçimini değiştirmeden, yaptığın seçimlerin farkında olmadan, davranışlarının, kararlarının sorumluluğunu almadan, farklılaşacak mı yaptığın bu içsel yolculukların da gördüklerin, şahit oldukların? Bitecek mi, sürekli yaşadığın tekrarların?

Söyler misin?
Ne zaman, kendine acımanın bir sonuç değil, yaşadıklarının başlangıcı olduğunu kabul edeceksin?
Ne zaman, öğrenilmiş çaresizliklerle, yeni bir gelecek yaratılamayacağını keşfedeceksin?
Ne zaman, yaşamımızın kalitesini, başımıza gelenlerin değil, onlara nasıl tepki verdiğimizin belirlediğini fark edeceksin?
Ne zaman, yaşadıklarına tepki vermediğini, kendini onların içinde tamamen kaybettiğini göreceksin?
Ne zaman senin, hayatında nelerin olacağının değil, hayatının nasıl olduğunun kararını verebildiğini fark edeceksin?

Eğer evrenin sana sunduklarına karşı, senin cevabın duyguysa, evrene cevap olarak bu duyguları mı vereceksin?

10 Aralık 2007 – 31 Mart 2009
Haşim A.

Doğrularmış.....!

Doğrularmış...

Söyler misin bana doğru nedir?
Bu konuda en son sözü söyleyecek olan kimdir?
Sen şimdi hayatını bu şekilde yaşayarak, inandığın ilkeler uğruna mücadele ettiğini mi zannediyorsun?
Kabul et. Bu senin içinde barındırdığın kibirden başka hiç bir şey değil.
Böyle davranıyor olmanın esas sebebi;
Senin egoist olman. Sanki çok önemliymiş gibi her zaman haklı olmaya çalışman.
Haklı yada haksız olmanın bir önemi var mı ki?
Kimin için neyin doğru olduğunu sen nasıl bilebilirsin ki?
Kabul et. Bu yalnızca kendi egonu tatmin etmeye yönelik basit, ilkel bir düşünce şekli.
İçindeki o bir türlü bastıramadığın, daha üstün olduğunu başkalarına göstererek onları incitme isteği.
Doğruluk kavramının insan varlığı ile ne alakası var ki?
Sen sadece bir insansın. Etrafındaki tüm herkes gibi.
Onların hiç birinden hiç bir farkın yok senin.
Artık bu saçma, mükemmel olma hayalinden vazgeç.
Diğer insanlarla iyi geçinmeyi öğren.
Kimse artık hiç kimseden mükemmel olmasını beklemiyor.
Haklı yada haksız olmak diye bir şey yok.
Bizler sadece insanız.
Ve hepimiz yeryüzüne egemen olan, bizlerin bir arada sorunsuz yaşamamızı sağlayan o kollektif beyinin birer neferleriyiz. Ancak bu şekilde düşünerek birlikte, mutlu ve sorunsuz yaşayabiliriz.
Boşyere her zaman haklı olduğunu kanıtlamaya çalışma. Bu şekilde davranarak hiç bir şey kazanamazsın.

Sen başkalarına ödün verirsen, başkaları da sana ödün verir.
Sen başkalarına senden istediklerini verirsen, onlarda senin durmalarını istediğin yerde durur.
Yaşat ki sende yaşayabilesin.
Ver ki, alabilesin.
Direnme, ehlileşip, itaat et ki, bu düzenin içinde var olabilesin. Kendine bir yer bulabilesin.
İnan. Kabul et.
Emin ol hepimiz için en ideal düşünce şekli bu.

28 Mart 2009
Haşim A.

Rüzgar ve dalgalar her zaman denizcilerin yanındadır...

Bir deniz kenarındayım. Uzun süredir devam eden yoğun tempodan dolayı yorgunum ve artık ruhum ve bedenimi buluşturup, biraz olsun soluklanmak, kendimle başbaşa kalmak istiyorum. Son dönemde yaşadığım bu yoğunluğun ve hayatın üzerine düşünüyorum. Ama gözümü, sanki benim de hayat hakkında söylemek istediklerim var diye çırpınan denizden, bir türlü alamıyorum.

Deniz bugün biraz hırçın ve dalgalı. Dalgalar büyük bir şiddetle kayalıklara çarpıp yavaşça geri çekiliyor, sonra çok daha kuvvetli bir şekilde tekrar geri dönüyor. Sağ tarafımdaki o heybetli sarp kayalığın, dalgaların ona her çarpışında çıkardığı, o isyankar uğultusunu dinliyorum. Sol tarafımdaki o gösterişsiz küçük kayalığın bu hırçın dalgalar karşısındaki sükunetine ise hayran oluyorum. Deniz bu, sağı solu pek belli olmuyor. Ne kimseye bugün nasıl olmamı istersin diye soruyor. Ne de kimsenin ona müdahale etmesine izin veriyor. Ne sürekli sakin kalabiliyor, ne de sürekli hırçın ve dalgalı. Bugün kayalıkları döven bu dalgalar, yarın sanki yaptıklarından pişman olup kayalıklara sevgiyle yanaşmaya, onları sarıp sarmalamaya çalışıyor. Onlar sürekli bu dalgalara isyan etseler de, aslında bu dalgalar yıllar içinde onları şekillendiriyor. Birbirinden farklılaştırıyor, onları özgünleştiriyor.

Gözüm, açıklarda birer kelebek gibi dolaşan yelkenlilere takılıyor. Rüzgar hepsi için aynı yönden, aynı şiddette esiyor ama kimi sağ tarafa doğru yol alırken, kimi sol tarafa gidiyor. Herkes onların hangi yöne doğru gideceklerini esen rüzgarın belirlediği yanılgısına düşse de, sanırım bunu asla esen rüzgar değil, her zaman onların yelkenleri belirliyor. Bir kısmı kıyıdan uzaklaşmaya bir türlü cesaret edemiyor, hep kıyılarda dolanıyor. Bir kısmı ise korkusuzca kıyıdan uzaklaşıp açık denizlere yelken açıyor. Okyanusları keşfediyor.

Güneş denizin ardına düşüyor ve gözden kayboluyor. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor. Bakışlarım tekrar kayalıklara dönüş yapıyor. Kimisi altında bir bakışta kimsenin göremeyeceği muhteşem mağaralar saklıyor. Kiminin üzerinde ise büyük bir deniz feneri, yaydığı kuvvetli ışıkla, karanlıkta kaybolmak üzere olanlara, yönlerini şaşıranlara doğru yönlerini bulabilmeleri için yardımcı oluyor. İnsan ancak dikkatlice baktığında fark ediyor, asla hiçbiri diğerine benzemiyor. Bu muhteşem denizin kimi zaman hırçınlaşan, kimi zaman sevgiyle sarıp sarmalayan bu dalgaları onları özenle işliyor, farklılaştırıyor ve herbirini eşsiz ve özel yapıyor.

Başımı eğip birazda kendime, bunca yıldır yaşamın dalgalarının beni nasıl işlediklerine bakıyorum. Dünya üzerinde yaşamakta olan herkes gibi benim de özel ve tek olduğumu bir kere daha fark ederek, kendime sevgiyle gülümsüyorum. Yeni bitirdiğim bir kağıt gemiye daha, yüreğimden bir tutam sevgi katıp, onu usulca saat 22:00 civarında serin sulara bırakıyorum.

26 Eylül 2007
Haşim A.

İnsan kendinden kaçarak, kurtulabilir mi? (Kendimle sohbet)

Biliyor musun? Sen, beni duymuyormuş gibi davransan da, senin beni aslında her zaman duyduğunu çok iyi biliyorum. Öte yandan bunu biliyor olsam da, bana böyle davranmanın sebebini bir türlü çözemiyorum. Hele dışarıda aradığın tüm cevapların bende olduğunu bilirken. Zaman zaman düşünüyorum. Acaba korkutuyor muyum seni diye? Gerçekten benimle karşı karşıya gelmekten, benimle yüzleşmekten korkuyor musun? Belki de böyle davranmanın sebebi diğer insanlar. Belki de etrafın onlarla bu kadar doluyken, bana ihtiyaç duymuyorsun. Peki söylesene, neden beni değil de, onları tercih ediyorsun? Onlar benden daha doğrusunu mu öğretiyor sana? En azından sen böyle olduğunu düşünüyorsun değil mi?
Sana “kimse sana hiç bir şey öğretemez” desem, ne düşündürebilir ki bu cümle sana? Büyük olasılıkla her zaman yaptığın gibi yine öfkelenirsin bana. Ama inan bana, başkaları sana sadece, amaçların için, yol, yöntem gösterebilir, sana araç verebilir. Peki ya amaç? Amaç, her zaman sadece senindir. Yaşadığın herşey, verdiğin her karar, yaptığın her seçim gibi...
Seni kızdırma ihtimalinin çok yüksek olmasına rağmen yeri gelmişken sana bir şey itiraf etmek istiyorum. Çoğu zaman sana baktığımda ne hissediyorum biliyor musun? Hem çok şey var sen de, hem de bir şey eksik. Ne bileyim sanki bir bütünlük, bir anafikir, bir amaç…! Senden tek bir cümle istesem. Sadece tek bir cümle… Düşündüğünde içini kıpır kıpır yapan, seni heyecanlandıran, tek bir cümle… Senin için hayatı, yaptığın seçimleri, hayattaki amacını anlamlandıran, seninle bütünleşmiş bir cümle… Neyse boşver, unut gitsin bütün bu söylediklerimi. Belki de henüz zamanı gelmedi seninle bunları konuşmanın. Söz konusu şey hayat olduğunda, insan ögrenmeye hazır olduğunda okul onun ayağına gelirmiş.
Peki son bir şey sormak için izin verir misin bana? Belli mi olur! Belki de bu son soru sen de gerçekleşmesini istediğin o değişimin fitilini ateşleyiveren küçük bir kıvılcım olur. Biliyor musun? Değişim insan olduğu şey haline geldiğinde gerçekleşirmiş, olmadığı şey olmaya çalıştığında değil.

Sana sormak istediğim son soru şu! Bugüne kadar hiç düşündün mü? Hep senin bir şeyler beklediğin hayat var ya, acaba onun da senden beklediği bir şey olabilir mi diye. Benimde hayata vermek istediğim bir yanıtım var mı diye? Hakikaten düşündün mü hiç bunu? Kimbilir belki düşündün, belki de bugüne kadar aklına bile gelmedi. Ama bence birgün gelecek, bu soru senin de beynine düşecek ve o gün sen; Ya, hayata vereceğin o yanıtı, ona bunu ifade etmek için sana lazım olan tüm kelimeleri bulmuş olacaksın. Ya da...

Neyse… Biliyorum yine çok konuştum. Artık susuyorum. Madem bana karşı evde yoku oynamaya inatla devam ediyorsun. O zaman ben de artık susuyorum. Ama şunu unutma. “Hayatta ki en kötü düşünce, düşünmeyi red etmektir.” Eğer bir gün kendin hakkındaki doğruları bulabilmek için gerçekten düşünmeye karar verirsen, ben burada, her zaman olduğu gibi yine senin yanında ve sana yardımcı olmak için hazır olacağım.

20 Mart 2008
Haşim A.

Acımdan vazgeçmek neden bu kadar zor benim için?

Acımdan vazgeçmek neden bu kadar zor benim için?

Bu soruyu sordunuz mu hiç bugüne kadar kendinize?
Yoksa siz acılarınızla yaşamaktan, yıllar geçse de onları hala hissediyor olmaktan hoşnut musunuz? O acıları hissetmediğiniz de, o yaşanmışlıklara dair deneyiminizi de yitireceğinizden mi korkuyorsunuz?

Sahi;
Neden üzerlerinden yıllar geçip gitse de, geçmiş deneyimlerimizle hala kavga ediyoruz?
Neden hala eskinin acılarının, yüreğimizi acıtmasına izin veriyoruz?
Neden eskiden olduğumuz kişi yüzünden hala kendimizi suçluyoruz?
Neden çoktan tamamlanmış hikayelerin, ihtimal hesaplarını yapıyoruz?
Neden getirilerinin acı olduğunu bile bile bazı hesapları inatla açık tutuyoruz?

Neyi bekliyoruz ki onları kapatmak için?

O yaşanmışlıklarımız bir gün bize tekrar geri dönerek, içimizde ona dair eksik, yarım kalanları tamamlayabilmemiz için bize bir şans daha vermesini mi?
Yoksa canımızı yakanların, hatalarını anlayıp gelip bizden özür dilemesini mi?
Ya da birilerinin, haklılığımız nedeniyle gelip bizi ödüllendirmesini yada haksızlığa uğradığımız için bize bir tazminat ödemesini mi?

Neden bir türlü fark edemiyoruz?

Vazgeçemediğimiz bu acılar yüzünden sadece kendimizi huzursuz ve mutsuz ettiğimizi.
Affetmeyerek en büyük cezayı kendimize verdiğimizi.
Gözlerimizi yüzümüze kapanan o kapılardan bir türlü ayıramadığımız için açılan yeni kapıları göremediğimizi.
Sırf bu acılar yüzünden, kendimizi nelerden mahrum ettiğimizi.

Yaşadıklarımıza tepki vermeyi bırakıp, onlara yanıt vermeyi denemek gerçekten bu kadar zor mu?
Yoksa kabullenmediğimiz bağımlılığımız mı, acılarımızdan bir türlü vazgeçememizin esas sebebi?

01 Temmuz 2008
Haşim A.

Zamansız zaman...

Zamansız bir zamandı yaşanan.
Ne kadar tutmaya çalışırsan çalış, parmaklarının arasından sessizce kayan.
Ne bir başlangıcı, ne de bir sonu olan.
Bazen çaresiz kalakalıyor insan.
Donup kalsın istiyor hayat.
Yaşanmayacaksa eğer hiç başlamadan.
Sana doğru mu yaklaşıyor, yoksa senden mi uzaklaşıyor hiç anlamadan.

Zamansız bir zamandı yaşanan.
Gücünü ne geçmişten alan.
Ne de gelecek hayallerinde kendine bir yer bulan.
Bazen çaresiz kalakalıyor insan.
Donup kalsın istiyor hayat.
Onun bir kalp çarpıntısı mı, yoksa ince, derin bir sızı mı olduğunu hiç anlamadan.
İçine hiç düşmeden, içinden çıkmak için bir çıkış kapısı bulmaya çalışmadan.

Zamansız bir zamandı yaşanan.
Ne bir adı olan, ne de hiç yaşanmamış varsayılan.
Bilinmezin çekiciliğinde, ulaşılmazın mükemmelliğinde olan.
Ne “biz” denilebilecek kadar çok, ne de “ben” diyebilecek kadar yalnız olan.
Bugüne kadar yaşananların hiç birine uymayan, sadece sana ait olan.

05.02.2008
Haşim A.

Var mısın benimle...

Ne tuhaf değil mi?
O günlerde ne sen, ne de ben “neler oluyor bize“ diye bir kere bile sormadık kendimize?
Sanki ikimizde ayrılık için çabaladık birlikte.
Ne olur ben artık o günleri unuttum deme bana.
Biliyorum ki bütün o yaşadıklarımız senin de ben gibi, hep hatırında.
Ne inatçı günlerdi değil mi o günler…
Senin aklında bir türlü gerçekleşmeyen beklentilerin.
Benim aklımda değiştirmemek için inatla direndiğim gerçeklerim.
Senin elinde sımsıkı tuttuğun bir “biz”.
Benim elimde ihmal ettiğimi yıllar sonra fark ettiğim bir “ben”.
Düşünüyorum da o günlerde ikimizde artık konuşacak bir şey kalmadı diye susmaya başlayınca, hep sessizlik kazanır olmuştu.
Hep sessizlik kazanmaya başladığında ise, "ayrılık" artık bizim için kaçınılmaz bir son du.
Sen artık biz’siz bir hayatın yeni yolcusu.
Ben de ise daha mutlu olacağımı inandığım, garip bir yalnızlık tutkusu.
Ayrılık düşüncesi yeter ki bir kere düşmeye görsün, zamanla zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor insanın beynini.
Engel olamıyor insan beynine düşen o düşüncenin, denemek için sabırsızlandığı karşı konulamaz bir arzuya dönüşmesine.
Denediğinde ise...
Ya artık yeni bir yolun yolcusu oluyor, yeni oyuncularla, yeni bir hikayeye merhaba diyor.
Ya da pişman olup kaybettiğinin değerini anlıyor.
Ne tuhaf değil mi?
Bir süre sonra iki tarafta aslında deliler gibi pişmanken, hala suçsuzmuş gibi hep ilk adımı karşı tarafın atmasını bekliyor.
Oysa hızla geçen zaman, saati acımasızca daha çok kumla dolduruyor.
Düşünüyorum ayrılık acaba gerçekten kimin tercihiydi.
Bunu dile getiren senin mi?
Yoksa seni o noktaya getiren benim mi?
Son gün birbirimize “hoşçakal” derken...
Bu cümle yüreklerimizden mi çıkmıştı sence de gerçekten.
Peki ya sonraki günler?
Ben, yanlızlığın sıcak zannettiğim buz gibi kollarında.
Sen, aşkın her zaman ilk günlerdeki gibi kalamayacağının geç gelen farkındalığında.
Bugün...
Sen ve ben yani “biz” yeniden yan yana.

"Var mısın benimle herşeye sıfırdan başlamaya?"

16 Temmuz 2007
Haşim A.

İnandığım masallar (Toplumsal rüya, esasen gerçek olan ne ki?)

Hepimiz: Hoşgeldiniz. Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Anne-Baba: Yeni doğan bebeğimiz için geldik. Onun da genel anlaşmaya dahil olmasını, herkesin gördüğü toplumsal rüyayı onun da görebilmesini, bizler gibi mutlu!, ruhsal açıdan sağlıklı! bir birey olmasını istiyoruz.
Hepimiz: Harikasınız. Böyle bilinçli anne, babalarla karşılaşınca inanın çok mutlu oluyoruz. Demek yeni bir üyemiz daha oluyor. Yalnız sizde çok iyi biliyorsunuz ki bu rüya milyonlarca bireysel rüyanın birleşiminden oluşan kollektif bir rüya. Tüm toplumsal kuralları, inançları, yasaları, dini içinde barındırıyor. Bunun için de eğer yüzdeyüz başarı istiyorsanız kesinlikle hep birlikte, koordineli bir şekilde çalışmamız şart.
Anne-Baba: Biz anne ve babası olarak elimizden gelen herşeyi yapmaya hazırız. Yanlız aklımıza takılan bazı sorular var. Öncelikle bunları aydınlatabilmemiz için bize biraz yardımcı olursanız çok seviniriz.? Bu bizim ilk çocuğumuz. Bu konuda çok fazla tecrübeli değiliz. Uygulanan yöntem hakkında biraz bilgi verebilir misiniz Acaba nasıl bir eğitim modelini uyguluyorsunuz?
Hepimiz: İki aşamalı bir yöntem bu. Birinci aşama ehlileştirme süreci.İkincisi yani sonuç aşaması ise genel anlaşmaya katılarak baş eğme. Ehlileştirme sürecine onların normal eğilimlerini ortadan kaldırarak başlıyoruz. Bireysel özgürlük gibi yanlış bir düşünceyi tamamen devre dışı bıraktırıyoruz. Sonra nasıl yaşamaları gerektiğini, nasıl bir rüya görmelerini; toplumsal rüyadan onların içsel rüyalarına aktarımlar yapmak suretiyle onlara öğretiyoruz. Beyinlerin de bizlerle yüzdeyüz uyumlu bir inanç sistemi yaratıyoruz. Ve sonunda da bu inanç sistemi sayesinden genel anlaşmaya katılarak tamamen baş eğmelerini sağlıyoruz.
Anne-Baba: Peki başarılı olmalarını nasıl sağlıyorsunuz? Bunun için ne tip yaptırımlarınız var?
Hepimiz: İyi ve kötüye dayalı ceza-ödül sistemimizle. İstenildiği gibi davrandığı zaman onlara iyi kız, iyi erkek diyoruz. İstediklerimizi yapmadıkları zaman kötü kız, kötü çocuk oluyorlar. Eğitimin sonunda tamamen ehlileştiklerinde artık hepsi kendi kendilerini iyi ve kötü olarak değerlendirip cezalandırıp ödüllendirmeye başlıyorlar. Yani kendi ehlileştiricileri artık kendileri oluyorlar. Onlara öğrettiğimiz inanç sistemi zihinlerini yönetmeye başlıyor. İnanç sistemlerinde varolan herşeyi artık hiç sorgulamadan kendi gerçekleri olarak kabul ediyorlar.
Anne-Baba: Bu aldıkları eğitim onların kişilikleri üzerine olumsuz bir etki yaratabiliyor mu? Dediğimiz gibi o bizim ilk çocuğumuz. Onun için her şeyin en iyisini, en güzelini istiyoruz.
Hepimiz: Bu konuda yüreğinizi kesinlikle ferah tutun. Olumsuz bir durum söz konusu bile olamaz. Eğitimin sonunda kendileri ve dünyayla ilgili öğrendikleri herşeyi, zihinlerindeki tüm kavramları, kendi kişilikleri olarak görmeye başlıyorlar. Onları “ben” sanıyorlar. Hepimiz gibi onlarda mutlu ve sağlıklı bireyler olarak toplumsal rüyamıza katılıyorlar.
Anne-Baba: İnanın bizi çok rahatlattınız. Sizi gerçekten tebrik ediyoruz. Kendi içinde mükemmel, kusursuz işleyen bir sistem yaratmışsınız. Kayıt için nereye başvurmamız gerekiyor?
25 Kasım 2007
Haşim A.

Esin kaynağı: Don Miguel Ruiz – Dört Anlaşma

İlgili Diğer Bloglar:

  1. Altuğ KOÇ – altugkoc.com
  2. Berat Çarşı
  3. Türkiye ve Hayata Dair
  4. biSGen – eLviTodeLLa – CodiA
  5. Escapistanbul

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Kategori başlığı Kişisel olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder

1 Yorum Var »

merhaba beyazzarf.com blog tanımı yaparsanız sevinirim.
teşşekkürler iyi geceler

Ocak 7th, 2009 | 01:37
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum