« Benden Kaçmaz
YazBuraya.Com »


katrankara

Gönderen: Editorya Tarihi: Kas 24, 2008
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (Henüz Hiç Değerlendirme Yok)

SİZ DE HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...


katrankara tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama :aklımın karıştığı zaman dilimlerinden birisinde kendimi aldım kendime kaçtım
Rss : katrankara.blogspot.com/fee…
Kategori :
Etiketler : uç pasif direniş anı

Ad : koyu
Soyad :
Kullanıcı adı : katrankara
Hakkında :bekler, kabul eder, düşünür sonra düşündüğünü düşünür, karalar…..


koyusiyah
İçindekiler bölümü yok, hepsi içimdekiler!!!

Mola

Sayılası günler
Geçmek bilmeyen zaman telaşı..
Işıkları kapatıp uyumak gibi
Çok hazırlıksızdım,
Hem de çok....

Ranzamda yatarken not defterime inleye inleye işlediğim kelime oluşumlarından bir tanesi...Tam 23 gün oldu son mdan bu yana, tesadüf eseri bulduğum bir bilgisayara hemen işlemek istedim! Anlatacak konuşacak o kadar şey var ki, dünyalar birikti desem sanırım tam oturur yerine.. Nerelerdesin sorusunu duyar gibiyim ama hiç fırsat olmadı bilinsin, fakat bu süreyi kalem kağıttan buraya aktaracağım en kısa zamanda...O kısa zaman ise cidden geldi çattı, cumartesi günü acemilik dalgası bitiyor, 48 saatliğine telörgülerin dışına çıkı yeni adresime gitmek adına... Yapılan çalışmalar sonucu adres değişikliğim belli oldu yaklaşık 10 gün önce, Çanakkale Boğaz Komutanlığı Asker Hastanesine gidiyorum, katip olarak... Hayırlara vesile olsun dedim! Geriye kalanları artık cumartesi uzunca anlatırım...Bir çok mail gelmiş, ileti almışım acayip sevindim, hepsine teker teker cevap vereceğim eve gidince... Ben gideyim kaldığım yerden cumartesi okunacak marşı ezberlemeye devam edeyim.................

Mendil

Olsun be koçum, olsun be canım az mı gittik kafayı cama yaslayıp sonu görünmeyen yollara, makaranın başını çekip ağlamaklı tüm yüzleri 32 dişiyle kaç sefer güldürdük, kasıklara kadar kahkanın sancısını çekip, iliklere kadar bünyede her ajite duyguyu yumruklamadıkmı? Soğuktu mart Ankara'da, deplasmanda yenilmek de ayrı bir koymuştu adama, ya sonra laborant gibi sakiliğini yaptığım masadan, hüpletip ince belliyi bağıra bağıra haykırmadık mı şarkıların en bizlisini?
Toplanıp  yine şehrin en yüklü yerinde, ortada dolaşan kediye sarıp, kovalarken ben gibi, havaya yükselecek içimizde ki en çocuksu ruh ve yine işerken bir ağacın altına  çaktırmadan hepinizin fotoğrafını çekeceğim... Çocuklar inanın, inanın çocuklar...Güzel günler göreceğiz güneşli günler, Cimbomu inönüde devirip şampiyonluk şarkıları söyleyeceğiz...!
Hassiktir çekip düzene, lanetlerin bin türlüsünü okuyup kalsamda! söz geçmeyecek zamana.... Yaştoplarını akıtmamak için yapılan o sıkıntı, yumruklarımı ellerime kan oturuncaya kadar sıkmak, kelimelerin boğazda düğümlenmesi, yutkunarak çevreye bakmak ve tarifi kolay olmayan onca ağır yük.. Şehrin ışıkları kaybolana kadar ağlamak yok..! Ulan hiç aklımda yoktu böyle olacağı, koymayacaktın o yaşları ortaya, deldi içimi, canımı yaktı lan... Sanki seslenirken ya da tasvir ederken durumu içine kendimi koyuyorum, sanki benimki farklı olacak da, haybeden kendimi geriyorum! Olsundu, o eli ben kendime salladım, o cama da kafayı ben attım! Akşam nasıl geçecek zaman bilmiyorum, sabah bunları yaşadıktan sonra..Umarım fazla acımaz... Zor işler bunlar, görünce o mizanseni aklıma kendimin ki geldi, toparlanmalı değil mi..Cahit Sıtkı'nın Beşiktaşta bir meyhanede yazdığı şiire göre, haydi abbas vakit tamam......!

Bir memleket gibidir gemi..

"Bir memleket gibidir gemi.....!"Bu cümleye ilk duyduğumda neden sardığımı anladığım 00.30..
Masadaki kadehler, elektriği kesilmiş bir meyhane de yanmak zorunda olan mumlar, sigara tutan el, ritimli şarkıya eşlik eder gibi sallanan kafalar, huzursuz bir gerginliğin aynada ki yansımaları gibiydi... Hadi artık ile başlayan cümleler maalesef o hep küfürle bitiyordu, aslında çok önemli bir isteği beklemek gibi olmasa da beklentinin kendine has gerginliği vurmuştu masada ki herşeyi paylaşanlara.. Kulağı telefon zilinde, gözü ekrana takılmış, özelde için mecbur olunan haberi beklerken bir telefon çaldı; Ağız sesli bir şekilde bozuldu, gözler belirli bir noktaya kilitlendi; 
- Numaranı söyle!
227
- Bahriyeli olmuşsun, (kahkaha fonlu)
Ya dalga geçme, (münferit küfürler)
-Yemin ediyorum, İskenderun yor, denizci yor,
Ben aldığım yeşil donları ne yapacağım( Ambele bir his ve şokla)
- Kahkaha........
Diye sonlandı bütün .... İskenderun 1. Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığına Bahriye Er olarak cumartesi akşam gidiyorum, pazar günü şehrin en gelenekesel yemeklerini yiyip, Arap tütünüyle fokurdayan nargilemi içip, saat 17.00 de sivil ıma geçici olarak(156 gün) ara vereceğim... Gidene kadar buralarda hasretlik insanlara elveda derken, ayrıntıları öğreneceğim. Öğrenilen bilgilere göre acemi eğitiminden sonra dağıtıma katılacağım ve Bir başka yere gitmek adına şu gün itibariyle 32 gün sonra hareket edeceğim...O süre dahilinde, sivil hayatla tek bağlantım, girebilirsem internet olacak, yanımda götüreceğim olmazsa olmazım! kağıt kalemim ile yayın ına devam ederim..Artık buraya ne zaman düşerse siz de okursunuz, klasik asker larını ne dinlemeyi, ne okumayı ne de anlatmayı sevmediğim için, öyle bir harekette bulunmayacağım.. Mail olarak takip etmeye çalışacağım iletişime geçmek isteyenleri, telefon olayını çözene kadar...
Akdenizin beni bu kadar sevdiğini beklemiyordum, tamam çok haşır neşir bir durumumuz oldu şu yaşa kadar ama kaderin hep bir yerlerinde girift olmamız tesadüf olamaz..Yine tesadüfe aykırı bir durum ise KOYU SİYAH bir hisse, klasik yeşilleri, hakiyi yakıştırmayan o bahsi geçen kader, iptal ederek senaryoyu, BEYAZ bir kimlik ile sayılı günleri geçirtecek..ı beyazla buluşturup, beni şaşırtmadığı için de ayrıca teşekkür ederim...Bakalım nasıl duracak beyaz üzerimde...! 
Şöyle daha da bir hisli bakınca, denize o kadar çok şey buldum ki...Çocukluğumun kahramanı "temel reis", gençliğimin kahramanı "3 fidanın körpesi Deniz", ilk öptüğüm kız Deniz, ucuz bir şarap şişesini bir hışımla dikleyip fırlattığım deniz, yüzmeyi öğrenirken ortalığı ayağa kaldırdığım deniz, şiirlerin içinde beyaz fona mürekkep ile akıtılan masmavi deniz, en hisli şarkılarda hele bir de uzaktan bakınca adamı bozan deniz, İnönü'nün rüzgarını tribünde içime işleten deniz, bir hayalle yaptığım kaleyi dalgaları ile bozan deniz, ben&rakı ve içinde yaşattığı balığı bir araya getiren deniz ve daha niceleri... Ve en önemlisi en sevdiğim şarkı olan "Birazdan kudurur deniz"..!
Daha çok şey olmasına rağmen bu konu hakkında, burada kesiyorum..Tadında kalmalı hisler, zaten burada içimden birşeyler taşıyorken..Arayı çok uzatmamaya çalışacağım, şimdilik eyvallah cümle okurlar..
Adet yerini bulsun Şafak KARAnlık.....!

Yardım

Malum son günlerimde alışverişimi yaparken kitap ihtiyacımı gidermek istiyorum..Fakat yıkıcı, kırıcı, delici vs.. gibi kitaplar alınmıyormuş içeri... Şöyle bana uygun birşeyler varsa aklınızda, yazarsanız sevinirim gidip alayım , zira çekirdek, gazoz, gazinoda vakit mi geçer?

Es!

Hızla atmıştı adımlarını, dört nala hislerinin ayaklarına yaptığı istem dışı baskının sonucu, saniyeleri birbirine ekleyerek ilerliyordu... Üşümüştü elleri, korkaktı elleri, yenikti elleri, birleştirip nefesiyle ısıtmayı denerken, kendi halini, yalın halini gözlerini kısarak düşündü...Soğuk hissedebileceği kadar işlemişti içine, zaten içine işleyen herşeyi saymak da çok zor değildi...Yutkunarak, kapıyı araladı, dışarıda bırakmıştı tüm düşüncelerini, sadece bir çift gözün görebileceği kadar hayranlık, mono suskunluğa yeter biraz acı, önceki geceden hazırlanmış yarım yamalak bazı düşler almıştı yanına..Uzunca zamandır bilerek ve isteyerek müptezeli olmuştu gecenin, koca evreni keşfe gider gibi her gün yepyeni şeyler buluyordu soluksuz susmalarında...
Sanki içinde harlanan ateşi, bir kaç parça buz söndürecek diye, üşütmüştü güzelim nimeti...Bembeyaz bir buğu olmuştu, kadehin çevresinde, üşüyen parmaklarının arasından kaymadan ilk yudumu almasıyla, "elleri ceplerinde vitrinin önünde en sevdiği oyuncağı ağlaya ağlaya seyreden" çocuk bilincinde, en az onun kadar istekli, bekleyişine geçti... Sanki yine yavaşlaşmıştı herşey, zaman durmamıştı ama sürüncemesini yapıyordu, her ton içine işliyor, ağır hareketleri aklına mıh gibi çakıyordu, sallanan bir kaç tutam saçın rüzgarı sanki üzerinde koca bir kasırga yaratıyordu..Gözlerini kapatıp açarken, sanki mevsimler değişiyordu hiç habersiz..
Ölümden korkar gibi, yakalanmamak için gözlerini gözlerinden kaçırırken, dört bir köşeden sesler duyulur gibi oldu, sanki o ana kadar susan onca fotoğraf birşeyler anlatıyordu..Ahmet Arifi, Nazımı, Can Babası ısrarla tekrarlıyorlardı bilindik şiirlerini, o fikrinde başı önde derdini utana sıkıla anlatırken...
Hani tarifi olmaz ya acının, hani içine işlemeden bilemezsin, hani ne kelimelere dökebilirsin ne de susabilirsin, zamanı durdurmak gibi soyut fikirler seni kuşattığında, gerginliğini çevrenden ve kendinden çıkarırsın, bir isim bulamazsın, karşı koyamazsın, hesaplamazsın, yalnızca yaşarsın...Sanki üzerine çökmüştür koca dağlar, sanki derya deniz içinde boğulmak üzeresin, yanmakta da olabilirsin kor alevlerin içinde, dev bir çığ altında donabilirsinde... Tariften bulunamayacak kadar çıkmaz sokak bir acı," gözleri kapalı, başını buz gibi cama yaslamış bir beyaz" Nafile bir sızı, kelimeleri coşturan duygu..Tüm nizami parçaların bütünleşmiş kelimesi, yürek kabarmasının kahve fallarında çıkmayan hali, susma orucunun günah işleten yaramazı, uyku kaçıran, düş yaratan Beyazı başını cama yaslamış...
Bir an önce gitmeli, kaplarken "o şey" tüm havayı, koca adamın sözü dinlenmeli, dönerken deniz kıyısından; avazın çıktığı kadar bağırılmalı;
" Bir denizin yanında nedir ki bıyıklı ve saçları dökülmüş bir adam,
kötü bir alışkanlıktan başka nedir ki bir adam?" 

Düm Tek(il)

Bağlasan durmaz bir his, kalp kepenklerine sertçe yumruklar geliyordu açılsana komutu emredilen, dudaklarını kemirirken heyecanı atmak için, elinde oyuncak etmişti sigara paketini... Okuduğu romanda ki  "müstehak" oluyordu bazen , bazen de  izlediği filmde ki "bekir" gelinirmiydi her diye düşünüyordu, çok sesli çalgılar ekibinden çıkan onca ses arasından yalnız onun bendirinin kulağına çalındığı anlarda... Bir bulut olmuştu ve yükseliyordu içerideki sigara dumanı, keskin bir alkol kokusu burnun deliklerinden içeri girip, beynin bilmem kaçıncı lobunda bulunan, hüzün-sevgi-endişe-korku vs.. gibi mekanizmaları harekete geçiriyordu..Sanki ilk adımda o çok bütçeli amerikan filmlerinde yapılan, seyir zevki yüksek enstantane yapıldı, içeri adam girdi ortalığa yoğun duman verildi, arkadan müzik ile ki zaten kendisi yaparken bunu ekstradan bir şey çalmaya gerek yok, saniye bilmem kaç tur attırılarak oradaki herkes kayboldu.... Sanki vurduğu bendire değil kalbine değiyordu ses, gözlerini kapatınca....
Çok kalabalıktı içerisi ikinci kez makamına varıldığında, ilk gün ağlayarak okula giden bir ilk okul öğrencisinin, alışması ile sonraki gün koşa koşa gitmesi hissiyatı vardı kuş kalbinde, sanki her şey bittiğinde karşısında selam duracak, o da bu selama karşılık elleri yırtılırcasına alkışlayacak gibiydi...Saklanabilseydi ses, işitsel duyuların hepsini tek tuş ile sıfırlayıp, yalnızca onun sesini dolduracaktı.. Geçip köşedeki en sakin masayı bulmasıyla, bir devam filmi niteliğinde, "büyüklerinin yanında canı sıkılan bir çocuğun, masaya dirseklerini dayayarak, ellerini yüzüne bastırıp, kendi dünyasına dönmesi " masumluğunda, ufakça bir fıstık parçasını dişleri ile ezerek, gözlerini hiç ayırmadan yalnızca sallanan bir çift küpenin ışığı yansıtması sonucu acaba bu ışık mı gözleri mi daha parlak sorunsalını tartışan, hatta bazen nefesine bile müdahale ederek, dışarıdan gelen tüm seslere kulakları tıkalı, derince yutkunan, kuytu köşe duygusalı... 
Toka yapımına ve kullanımına lanet ederek, özgürlüğün saçlardan başladığına inanan, hadi bir hamle diye "son dakika beraberlik golü" beklentisinde, düşmesini istedi saçlardaki esaret bağının.. Salınıp elleri ile düzeltmesini, her hangi bir tebessümün hangi tualden fırlayıp geldiğini, düşündü.. İkinci katta önündeki demir korkuluk arasından bakmaya başladı tek gözünü kısarak, demir teller parmaklık olmuştu, orasıda bir cezaevi ama görevler hala belli değildi, çözümsemek için bu durumu ayağa kalkıp bağırmak istedi "Hem mahkumum sana, hem mahcup bir gardiyan" diye... Fakat orada oturup bu durumu daha da somutlaştıran, demirler arasından izleme işine döndü, demirler arasından hafifçe başını kaldırıp, sömürürken önündeki ince belliyi en dibindeki duyguları alırken, göz göze gelme cinayeti yaşandı.. Cinayeti yalnızca bir çift göz planlamış, aracı ise ağızdan yavaşça süzülen alkol olmuştu.. Parmaklarının larına kadar hissedemez olmuştu, soğuk bir ten ne kadar titrerse işte o kadar titriyor, zor çıkarıyor pakette ki sigarayı, derinlemesine ilk nefesini alırken gözleri ile beyni birbirine diş biliyorlardı, korku ve istek birbirine peşrev atıyordu.. Belliydi zaten daha önceki müsabakalardan isteğin galip geleceği... 
Şarkılar sanki sözleri oluyordu gecenin, sesi sanki gücü oluyordu şarkıların... Bazen bıçak saplanmış gibi acıyordu içi, bazen nefes nefese kalıyordu düşlerinin peşinde zira çok hızla ilerliyorlardı yetişemiyordu.. Sonunda gözlerini kapatıp soyutlanmak istedi, ağzında gargara yaparken o en sevdiği sıvıyı, elleri ile gözlerini kapayarak binyıllarca bekledi, sanki kalbini germişlerdi gergefe, bendir diye tenine vuruyordu dümü de teki de.... Beyninde duvardan duvara çarpıyordu küçücük bir , hangi kapıya gitse geri yollanıyordu..Kirayı ödeyemediğinden yersiz yurtsuz kalmıştı "ilişki" , adı bile çoğul bir anlam çağrıştırdığından yalnız da yapamıyordu.. Geçmişteki "arsızca eve alkollü gelmesi, boşvermişliği, durup durup yaştopu akıtması, kalemle kağıtla oynayıp başka arkadaş edinememesi vs.." onu her kapıdan döndürüyordu.. Bu arada "O" yepyeni bir şarkı söylemeye başlamıştı, ve kabustan uyanır gibi tek seferde açtı gözlerini, saat haddinden fazla hızlı ilerlemişti.. Sigarasını sanki herşey camı bulan vatandaş, ya da kültablası imalatçısının suçuymuş gibi bir hışımla söndürdü..Seslenerek yakınında ki garsona, "bizim günahımız ne kadar"diye, hesabı istedi, verilemeyecek-ödenmeyecek-yaşanmayacak-saklanacak-susulacak-ağlanacak hesabını....

muzları kastetmiyorum

Bok var bu durumu hiç beğenmiyorum...Yine olmadık zamanda olmadık birşey aklıma geldi! Eve gıda ve çeşitli tüketim maddeleri almaya gittiğimde maymun iştahıyla muz seçiyordum, aklıma okurken çok etkilendiğim o olay geldi...Malcolm X' in muzları kastetmiyorum hikayesi, Şöyle ki O zaman yapılan geniş katılımlı siyahi bir toplantı da, Malcolm X çıkarak yüksekçe bir kürsüye, sormuş; 
- Kaçınız özgürlük istiyorsunuz?
Grupun tamamı yani 300'e yakın kişi el kaldırmış. 
-Peki kaçınız özgürlük için yolunuza çıkan herşeyi yok edersiniz?
Bu sefer sayı çok düşmüş ve 50 kişi falan el kaldırmış. 
O 50 kiÅŸiye ithafen diyor ki
-Özgürlük isteyen fakat bunun için hiçbirşey yapmayan 250 kişi ortaya çıktı. Az önce siz dediniz ki, özgürlük istiyoruz ve bunun için herşeyi yapmaya hazırız. O zaman işe şu 250 kişiyi öldürmekle başlayın, bunlardan bazıları da akrabalarınız, aileniz vs....Özgürlüklerini isteyip hiç birşey yapmayan, şu 250 kişiden kurtulduğunuzda özgürlük kendiliğinden gelecek. 
Şimdi haberlere bakınca, herkesin birşeyler isteği ortada, olarak bunu benimsemesem de ,her zaman diyalog yanlısı olsamda arzular için bir yerden başlanmalı diyorum ve cebimdeki kağıttan dolayı fazla yapmadan kesiyorum! Afrikadan göç ettiklerinden bu siyahi abiler, onlarda muz çok ve değersiz olduğu için, tabiri caizse bizde kullanılan "mal" tabiri, muz gibi değerlendiriliyormuş. O nedenle bu ünlü konuşma, "muzları kastetmiyorum "diye geçiyor...
Bu arada benim muzlarda iyiymiş, alırken aklımda başka şeyler olsada...

7 fark

    Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan 

Geçen hafta Uykusuz dergisinde yazmış, güzel insan Vedat Özdemiroğlu, 2 resim arasındaki 7 fark köşesinde..Kaçırmamaya çalışırım zira çok güzel tespitlerde bulunuyor, okumayanlar için buraya taşıdım.. Kişiden kişiye göre de beğeni değişir ama benim favorim açık ara Zeki Demirkubuz olur....Zira bazı filmleri benim için dönüm noktasıdır...

1-) Demirkubuz, film yapar sanat olur.. Ceylan sanat yapar, film olur....

2-) Demirkubuz, öteki Türkiye'dir..... Ceylan C planı'dır....

3-) Demirkubuz'u daha çok Türkler sever... Ceylan'ı daha çok yabancılar....

4-) Demirkubuz, Kısakürek'in "Otel Odaları"dır. Ceylan , Çamlıbel'in "Han Duvarları!..

5-) Demirkubuz Beşiktaşlıdır... Ceylan, takım tutmaz bir hal sergiler...

6-) Demirkubuz, film yapar ve festivale girer... Ceylan, festivallik film yapar ve festivale girer...

7-) Demirkubuz, zekidir ve bilgelik taslamaz... Ceylan, bilgedir ve zekilik taslar...

Piraye

"Bulutlar geçiyor haberlerle yüklü ağır

BuruÅŸuyor hala gelmeyen mektubun avucumda

Yürek kirpiklerinin ucunda

Benim bağırasım gelir 

Piraye Piraye Piraye diye"

Nazım'ın bu ağır şiirini, sancılı acıyı, değdiği yeri yakan kelimelerini, kafamı sağa sola yaslatıp, iç çektiren mısralarını, güzel bir şarkıda daha derine işliyorum, kaç oldu saymadım ama 2 gündür yalnızca bunu dinliyorum... Kemanın telleri çok ince kesiyor tenimi, sesim soluğum çıkmıyor, keşke bağırabilseydim bende...!!!Bunu yaşamalı, bağırmalı ismi, yoksa cidden bağıra bağıra ölmeli..Sonrası yok, en sonu bu...! 

imkansız 50

Tarihte bugün, bu yıl, bu aralar "Gerçek ol, imkansızı iste" diyen bir romantik ve 25 arkadaşının gerçekleştirdiği devrimin 50. yıldönümü...Gözüme ilişti kıraat ederken, Londra'da sergi, konser, belgesel gibi etkinlikler ile devrimin daha bilinmedik yönü sergileniyormuş.. Kabul etmeme gibi bir durumu kalmadı, popoları biraz havada anglosakson milletlerinin, bu şekilde diğer yönlerini göstermeye çalışıyorlar tabi... Kübayı anlatan, tanıtan, öncesi ve sonrası ile yapılan devrimi anlatan bir sürü kitap, film vs.. var. Kesin daha önce de bahsetmişimdir ama geride kaldığı için bir daha tavsiye edeyim. Ferhan Şensoy'un "Hacı Komünist" kitabı inanılmaz güzeldir, "Şans kapıyı kırınca" filmi için Kübaya yaptığı eğlenceli yolculuğu, öncesini ve sonrasını anlatırken, Küba ve halkının bilgilerini kısaca sunuyor, sadece gülmece değil, mesela ben o kitaptan sonra yerleşmeyi düşündüm Kübaya..Neyse uzatmadan daha nice 50 imkansız seneye,

Hasta la victoria siempre...........

Diyor/3

"Bayram tatili için 9 gün iznin maliyeti yok!!! MAY1S için bir günün maliyeti 2 Katrilyon zarar"

"Her durduranı polis sanmayın, mutlaka kimlik sorun" En fazla gösterirler.

"Tarık Akan ve Şerif Gönen filminden sonra yeni bir proje için bir araya geliyor" 

227 numara!!!

180 günlük bir etiket olacak HAKİ, dönemsel lar ve tespitleri paylaşacağım..Gideceklere fikir, gidemeyenlere de eğlence olsun. Son yazı olan ""un dakikalara parçalanmışı, hatta hepsini p bitirmeyeyim, sıkmayayım okuyucuyu dedim...Hazırlık ve ilk bakış burası...
İpliği bitmez makaranın sonu gelmeyecek gibiydi, allahtan biri saate bakmayı akıl etti...Gün içinde çok fazla düşünmesekte, yerli yersiz " ya ne bok yiyeceğiz biz sorusu" dökülüyordu ağızdan..Gözlerim üflediğim dumana takılıyor, kıl-tüy-yün gibi şeyleri hiç sorun etmeyen ben; bilinçsiz bir şekilde sakallarını sıvazlarken, derin düşüncelere dalıyordum.."Bira kaldımı laaann" sorusuna, su için mutfakta olan ben olumsuz cevabı verince, pili bitmiş saat gibi teklemeye başladık. "2.5 saat için uyunurmuydu, uyunsa kalkılırmıydı" gibi bizim için önemli soruları envayi çeşit düşünürü getirsen cevaplayamazdı. Yatılsın dendi, uyumayalım fikri ve gözler 15-20 dakikadan fazla dayanamadı. Sabah zor olur diye jiletler suratlara dayandı, limon kolonyası kokusunda derin bir uykuya dalındı...
Çeşitli alarm sesleri geldi, saat 4.30 olmalıydı. Çok ince bir dürtük ile hafifçe doğruldum. Düşünmeden işin kaynağını, başladım küfre ta ki ayakkabılarımı bağlayana kadar! Herkesin suratında aynı eblek ifade, bir dokun abaküslerce küfür işit... Uyandırmadan apartman halkını, kapıyı sessizce çekip  hırsız gibi dışarı çıkarken, sigara yakılmış ortada döndürülüyordu, kaçırmadan bu koalisyonu hakkım olan 3 fırtı çekip salladım yere..Taksici vatandaşın yanına gidildiğinde, cama tıklamak suretiyle uyandırıldı, gündüz açtırıldı, tarif edildi güzergah..
Cama dayanan kafa, fazla dayanamayıp başladı bir yarım saat sonrasını düşünmeye, sadece bizi taşıyor sanki koca şehir uyuyor! Sağa sola bakıp duygu yoğun ları düşünmesini talep ediyorum fikrimden fakat o oralı bile olmadan, soru işaretlerine yuva yapıyor... Turuncusu ağır bir sarı tüm yolu, hatta göz görür heryeri kaplamış..Şehir ışığı yola yansıdıkça, her tarafın daha boş olduğunu görü, bu bana tekil bir ürperme veriyor... , saatin elemanlarına arkadaş, sürekli ikiside ilerliyor..2 gün boyunca, kim geyik olsada üzerinden atlasak diye yırtınan 4 kişiden çıt çıkmadan, semte giren yola başlanıyor...Ya yutkunmalar, araç içinde duyulacak kadar sesli ya da aracın içi oldukça sessiz sorunsalını düşünürken, gözlerim geniş bir demir kapıyı, hayli uzaktan farların yardımıyla gördü..Artık toparlanmalı diye düşünürken, arkadan bir ses "burasının olamayacağını" kalabalık olmasını gerektiğini söyledi, haklıydı kalabalık olmasada böyle butik otele girer gibi de olamazdı...Derken tabela yanlışlığı onayladı, olsundu güzel abimizde uykudan uyandı, semte 2 birlik yapmışlarsa onun suçu ne? Özürümsü bir incelik ile tekrar fakat kısa bir yola çıkıldı, zifiri karanlık geceden gündüz kadar parlayan bir alt geçide girildiğinde, camda yüzümün yansımasına baktım..Böyle oyalanırken, bir yokuş sonrasında sanırım burasıdır sesiyle kafama kaldırmam, kafamı kaldırmamla 4 ayrı tondan "hassiktir" duymam bir oldu...
Ayağımı attığımda yere, topuklara vuran soğuğu hemen aldım bünyeye..Hayırlı işleri çekip uğurladık güzel abimizi...Gözler hemen sıradaki hemdurum vatandaşlara takıldı, acep okuldan veya şehirden tanıdık çıkarmı diye..Gözlerim yerinde durmuyor, her şeyi her yeri herkesi beynime bildirmeye çalışıyordu. Hareket edip kuyruğun yanında inceden yürüyüşe başladık. Kapşona kafamı sokarak, soğuğu hissetmemek için ceketimin fermuarınıda kapadım. Oradan bir ses duyuldu "beyler bir numara alalım, yeni gelenler hoop" Zınk diye uyanıp, yazdırdık isimleri tek tek. Sonra kıç tarafına geçip kuyruğun, sağdaki mi yoksa soldaki kahve mi güzel sorunsal başladı. 4 tane çay kapıp, soğuğa karışan dumanları nikotinle harmanlayıp saldık dışarı..Bu arada hava ısınmasa da ortam yumuşamış, sağa sola salça olmaya başlamıştık, nerdensin ne ayaksın falan... Kuyruktaki sayı arttıkça "ulan şu olsa parayı keserdik, üfff ne satılırdı " ticari düşüncelerinden alı koyamadık makaradan.. Ortalık zifir olmasına rağmen herşey gündüze uygundu, dükkanlar açık, araçlar sesler vs... İkinci bardak çayı 5.30 da sömürürken, beyler alım başladı sinyalini verdim gördükten sonra kapıdaki ilk grubun hareketini...Hurraa Ekmek Çıktı....
Bardağı uluorta sallayıp, sigarayı derince çekip bırakırken, tek sıra yılan kıvamında süzüle süzüle gidiyordu..Artık kapının oraya ulaşmıştık, birden ilk kişinin içeri girdiğini gördük ve başladı dendi! Tan vakti kızıllığına bürünürken ortam, çok çok ince bölünüyordu karanlık, üşüme azarken, karmakarışık soru işaretleri saplanıyordu beynime..Sonra buraya yazacağımı da düşünerek biraz malzeme adına profillere göz atayım dedim. Sanki ortada ayna var nereye baksam, kimi görsem ben, farklı olan sadece tipler şekiller, düşünceler aynı, hüzün aynı... Gıdım gıdım ilerleyen sırayı saat 7 olunca en erken ses tonu ile ufak homurdanmalar kapladı, kuyruğun sonu görünmüyor, ip gibi bir duman yükseliyordu karanlıkla...Sakıncalı ilk bölgenin içindeydeydik ve kapıdan sonra herkeste bir gerginlik sözkonusuydu...Ulan yakalımmı bi tane? dedim, güvenlik kamerası işaret edildi çaktırmadan..Güneş baya bir kendini gösterirken, kameranın altına ilerlemiştim, zaten kör nokta gibi bir yerde vatandaşın biri yaktı, dururmuyum görünce çaaat! Hemen 4 kişilik bir koalisyon ile öldürüldü sigara...Bunu kapıya kadar olan 2 saat içinde 2. ve 3. izledi...Derken kapıdaydım, adım atacağım ki birisinin geldiği farkettim, hemen geri çekilerek verdim, Paşaya! İşte dedim dakika 1 skor bolca yıldız, çelenk vs.....Numarami sanki cekete degil tenime igneledim, 227 numara  sola geç..................

Yol

İzmir marşı ile uğurlayacaktım kendimi kısmet değilmiş...

yine o şiir ve yine anlamlı sonu Özlemsiz bu yolculuğa; sonu benzer olmaz inşallah,

birazcık nadasa bırakı burayı, haftabaşına dönerim...Yarın derbi var sanırım yalan olur herşey.Bombalesi bombalesi bom bom bom, beyaz güm güm güm!!!!!!Eyvallah

"...Biz ne zaman içsek seni düşünüyoruz 
Genzimizde göl gözyaşları 
Biz ne zaman içsek, 
İç değilizdir aslında. 
Dışımızda bronz bir İzmir akşamı..."

Rahat!!!

Panjurların sıkı sıkı kapalı olduğu bir odada ne kadar olursa işte o kadar aydın gün...Kalkar kalkmaz siyaha çalan bir hissiyat oldu nedeni de belirsiz..Yüzümü yıkamaya gittiğim banyo musluğuna elimi attığımda, garip garip sesler çıktı şaşırtıcı ve komik olanı ise, çıkan seslerin su arızayı aradığımda görevli "makaktan" çıkan seslerden daha güzel olmasıydı..Gülünç bir hal ile sabahın en light küfürünü ettim, canın cehenneme tarzında film altyazısı gibiydi.. Suları kesmişti arızasına kurban olduğumun belediyesi, zırf yağmur suyu şebeke suyuna karıştı ihbarını aldığı için, peki dışarda dolaşan o kadar adamı neden kesmiyor, onlarda bize karışmış ve tadımızı bozmaktalar...Varsa maçası buyurun diyeceğim ama uğraşacak durumum yok, zira şu saat itibariyle 8-9 tane 60 dakika kaldı yola çıkmama, eğer olağanüstü birşey olmazsa, efendice akşama kadar evde pineklemeyi, sonra inceden hazırlanmayı hane halkı ile vedalaşıp, güzel insan Apo abinin yanına uğrayıp inceden 2-3 dublenin belini kırıp yola çıkmayı planlı, ev kerbelayı  andırsada...
Garip hislerin çetrefilli ılıklığı ile uyudum , müziği mümkün olduğunca geri plana alsamda arsız çocuk gibi zınk diye geldi baş köşesine oturdu düşüncelerime yön veren hislerimin..Kocaman bir ürperti oldu o şarkıyı duymamla, çocukluğumda bulaşık deterjanı ve su ile yaptığım karışımı, her çeşit delikli alet ile üfleyerek oluşan balonları patlatmak kadar kolay değildi, içi tamamen tuzlu su ile dolu olan gözlerimi tek hamleyle boşaltmak....Dedim "yaş yerinde ıslaktır" kalsın, hatta bunu ilk ben söyledim dünyada...! İşte bunları düşünürken yepyeni bir tarih geldi gözümün önüne, durduran terbiyesiz evladıdır, oynat bee ne olursa dedim ve izlemeye koyuldum, bakalım kahramanımız o bölümde neler yapmış diyerek daldım cam çerçeve dinlemeden....Birden ortalık bir karardı, ince ince beyazlar belirmeye başladı onlarda belli belirsiz, işte dedim burası ya , ya da tribün...Baktım ki 4 mevsimi de geçirdiğim, dağ-tepe-kavşak-şarampol vs... 
Kitabı, defteri toplayıp her hangi bir iktisadi dersi geride bırakıp, 3-4  hoşbeşi ile Attalosun daracık kaleiçine inerken, seyyara gözü ilişince ateşi ilk defa gören o ilk insanlar gibi durdum! "İzmir'in Büyücüleri" diye kitap mı olurmuş diye yere bir çırpıda eğildim, degaj yapacak kalecinin topu tutması gibi tutarak kitabı....İlk bir kaç sayfasını okuduktan sonra, tahmin edilmesi kuvvetle muhtemel bir şekilde, fiyatını bilmediğim kitabı alı dedim... Ayrılarak kalabalıktan tekil serüvenime dönüp, falezlerin üzerindeki mekana girmemle havanın kararması  bir oldu.. Buz sadece güzelim rakıda değil, ellerimde de vardı.. beyaz atkımı daha bir sıkı dolayarak boynuma iyice gömüldüm yerime ta ki o kitap bitene kadar... Kalkmamla her zaman ki gibi cam kenarı bir yer ayırtmam bir oldu...yanıma da fazla bir şey almadım, bir kaç parça hediye, bir kaç kıyafetimsi, toplasan en fazla 2 paragraf oluşturacak kadar da kelime aldım... 
O gündü işte son smyrna yolculuğu..Sanmazdım,  gitmem diyordum, kanal değiştiriyordum, sesi kısıyordum, ağzımı bozuyordum vs.... Ve yeni bir karar alınması adına tekrar tıpışlı bu ... Kişilerin değil, sevgili devletin! alacağı bir karar..Kaç ay ve nerede asker olacağıma, karar verecekler... Pazartesi Gaziemir  ulaştırma ve eğitim birliğinde yedek subay olmamak için sınava gireceğim..İşte karmakarışık nın özü bu...
Kitap hakkında başka bir zaman uzunca bahsederim, Bu fotodan daha iyi anlatan birşey bulamadım, içinde ki esrar-ı...

Satyagraha

".... Binlerce maddesel aracınıza, 'emekten tasarruf mekanizması' diyorsunuz ama yine de her an meşgulsünüz. Makineniz büyüdükçe siz daha çok yoruluyor, daha kaygılı oluyor, ürkek ve doyumsuz hale geliyorsunuz. Neyiniz varsa ,  daha fazlasını istiyorsanız; nerede olursanız olun, başka yere gitmek istiyorsunuz. Size hammadde bulmak için kazı yapan bir makineniz var, imalat için bir makineniz var, taşımak için bir makineniz var, mesaj taşımak için, yazı yazmak için, konuşmak için, şarkı söylemek için, tiyatro oynamak için, oy vermek için, dikiş dikmek için makineleriniz var,  daha da yüzlerce çeşit iş yapacak, yüzlerce makineniz var, ama hala dünyanın 'en ürkek ve en meşgul insanlarısınız.' Sizin araçlarınızın zaman tasarrufu da, ruh kurtarıcılığı da yapmayan makineler. Onların sivri mahmuzları sizi güdüyor, daha çok iş yapacak daha yeni makineler icat etmeye zorluyor..."                    Satyagraha 

Küçük şeyler

Hani bu küçük şeylerle yaşamak, küçük şeylerle mutlu olmak derler ya...İşte biraz o konunun üzerine gideyim dedim. Şimdi bu sadece "mutlu olmak" için mi geçerli? Küçük şeyler ile korkan, üzülen, tiksinen, sinirlenen, hayıflanan, vs..... yok mu? Neden bunlar pek çıkmaz suyun yüzüne? Lafı uzatmadan bazı örnekler ile anlamlandırayım...Mesela dandik bile olsa kırılan bir bardak, porselen bir biblo haddinden fazla üzer beni, buzdolabını açtığımda gelişigüzel dizilmiş kap, değişik tüketim maddeleri hele ki açar açmaz yere düşen birşey varsa sinirden dolabı parçalamak gelir, günün son sigarasının pişmanlığı, ağır hareket eden bir görevli vatandaş azabı, bilmediğim bir numaranın verdiği 3-5 saniyelik yusuf yusuf gerginliği, sırnaşık ev--iş arkadaşı karmaşası vs....
Bunları daha çoğaltabiliriz, o zaman buyurun çoğaltalım....

diyor/3

"Vicdani ret, halkı askerlikten soğutuyor"

"Orman vasfını yitirmiş, 2B arazileri kentsel dönüşüme vakfedilecek"

"Derbilerin favorisi olmaz, hakem bir önceki hafta açıklansada olmaz"

Uyandır-Ma

Çocukluğumdan bu yana tek geçmeyen agresif, kindar, ürkütecek kadar korkunç, yazarken bile ellerimi titretecek kadar sinir sahibi yapan pis, kaka, cıs eylem... Sadece kendi bilincimde hatta bilinçsizliğimde, en kötü ihtimalle öten bir saat ya da telefon ezgisiyle ki onu da ben ayarlayacağım melodisini, uyanmalıyım...

Uyanma bir doğmadır, her gün yeniden doğmadır, ölüme eş olan ve halen anlayamadığım uyku halinden günü birlik günaydın durumudur..Bu yeniden doğma ne kadar şiddetsiz ve hafif olursa günün o kadar iyi geçeceğini en azından kötü geçmeyeceğine inanı! İnanılan bir kader varsa, inanmayanlar için ise kaderi kendin yaratıyorsan bu tarz vuku ile gergin bir güne tek kişilik bol sancılı bir oyuna davetiye verilmiş hissiyatı oluşuyor.. Kim ister ki dışarıdan bir ses ile irkilip, sayılı zaman göz kapalarından feragat etsin? Arsız bir satıcı, terbiyesiz bir korna, acı öten gereksiz bir telefon, müsayitseniz annemler kahveye gelecek diye zile abanan bir çocuk, gergin bir ev halkı bağrışması....Bu örneklerin hepsi okurken bile ıyyy dedirtiyor biliyorum, hele uykuya düşkün biriyseniz...Hassas olunan konular keşke insandan insana değişmese, ya da bende top patlasa uyanmam diyebilsem...Tüm günün kötü geçmesi vukuatı durup durup sağa-sola doğru kafayı ağır hareketler ile çevirip derin cıklamalar eşliğinde, sanki beni uyandıran, efendicene yanımda duran sigara paketiymiş gibi hıncımı ondan çıkarmak hem izmarite hem de bana yapılmış koca bir ayıptır..Şurada animasyondaki güzel abimiz gibi olmak istiyorum, bugün biraz olsun sakinleşmemi sağladı...

Dünya Rakı Haftası

Mail kontrolü yapıyordum büyükkeyif'in güzel etkinliğini gördüm, davetlerine çok teşekkür ederek askerlik dalgası nedeniyle kımıldayamı yerimden sayılı şu günlerimde maalesef...Türkiye'nin rakı portalı olarak emin adım ilerleyen "herkesi değil, rakıcıları" toplayıp çeşitli etkinlikler ile bir araya getirmeyi beceren şık oluşum. 2006 yılından beri süregelen "dünya rakı günü " olayını haftaya çıkarmışlar 1-7 aralık tarihlerinde fakat kutlama 28 kasım cuma günü çiçek pasajında yani tamda benim smyrna'ya gideceğimin akşamı....Tarihe geçmiş şu lafı değiştirerek söylüyorumki "ayaklarım smyrna'ya değil pasaja gitmek istiyor" !!!! Haftaya çıkarmaları hem iyi olmuş hem de bahane olmuş akşamcıya, zaten ne bu böyle tek günde kutlanırmı, sırf kokusunun bünyeye sinmesi 48 saat sürer...Şuradan rakıya karşı zaafı olan, pasajın kokusundan durduk yere efkarlanan, sesleri kulağına mıh gibi çakan, en önemlisi de işi gücü olmayıp istanbulda o bulunan vatandaşları bilgilendirsin link.

O zaman meraklısına bir de Neyzen Tevfik hikayesi yazayım tam olsun;
"Neyzen Tevfik son zamanlarında yeni bir alışkanlık edinmişti. Rakıyı gözlerini kapatarak içiyordu. Masada bulunanlardan birisi sordu:
-Afedersiniz hocam ama neden gözlerinizi kapatarak içiyorsunuz?
Neyzen mahsun mahsun cevap verdi:
-Ne yapayım birader? Şu mübareği o kadar çok seviyorum ki görür görmez ağzım sulanıyor. Halbuki ben rakıyı susuz içerim....."
Kaynak Bkz: Çilingir Sofrasında Rakı- Deniz Gürsoy (Şahane kitaptır)

Bu kadar rakı muhabbetinden sonra artık beklenmez kutlama gecesi, ben artık tekil bir kutlama yapayım malum haftasonu arefesindeyiz....
-Cacık ve beyaz leblebi masada, teklifine teşşekkür ediyorum, hissediyorum bu BÜYÜK açacağım!!Devam diyoooooo

Demokrasi Projeleri

".........Ben bir zamanlar Yugoslavya'da bu işlerin merkezi sayılan B92 televizyonuna gittim. O zamanlar Yugoslavya'da muhalefetin kalesi. Başındaki adam uyutma operasyonunun pembe diziler ile başladığını söylemişti. Ah ronaldo, vah maria'lar vardı ya! Bunlar Yugoslavya halkına sunuluyor. Önceleri, köylü çiftçi erken yatıyor, bu dizileri pek seyretmiyor. Dizileri öğlen saatlerine alıyorlar. İnsanlarda tiryakilik yaratıyorlar. Bir müddet sonra da bunların arkasına son derece siyasi bazı belgeseller koymaya başlıyorlar. Çiftçilerin o zaman en büyük derdi köylerinden çıkıp pazarlara ulaşmak ve yok. Ekranlarda pembe dizilerden sonra yayınlanan belgesellerde, çiftçilerin günlük dertlerine çözüm getiren, mallarını nasıl pazarlayacaklarını anlatan belgeseller yayınlanıyor. Yıllar içinde yeni bir hükümet arayışı ekranlarda yer alıyor. Bir yandan Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar içerideki çeşitli etnik gruplar üzerine müthiş çalışmalar yapılıyor. Yugoslav lafı ortadan siliniyor. Alt- üst kimlik tartışmaları başlıyor. Bir zaman sonra insanlar yollara dökülüyor......"

Çocukluğumda pazar geceleri zorla yatağa götürülürken, hep aynı yüzü görüyordum. Keyifle yapılan bu programa o zamandan aşinayım. Banu Avar TRT'nin o kadar bilindik bir yüzü ki, günümüzde eskilerin hemen hepsi tasfiye edildi-yer değiştirildi,söndürüldü....O dışında! Bu kısa fakat dopdolu söyleşi kitabı, 2007 yılında Cem Küçük'ün Banu Avar ile yaptığı söyleşiden oluşmaktadır. Bu kadının en sevdiğim yönü, yoluna çizgisini bozmadan devam etmesi, programının yayın saatlari ve günleri zırt-pırt yer değiştirmesine rağmen, 301'e bok atan aydınımsıların, Banu Avar'ı 301'den yargılatmak istemesine rağmen bildiğini yapması...Profil Yayıncılık-Söyleşi "Demokrasi Projeleri Banu Avar"

likit

Sesler yükseldikçe, ortalık bembeyaz oluyordu! Oysa yarısını çoktan tüketmişti kalan yarısı içinse sorgusuzca ilerliyordu... Devamlı başı önde, cümleleri onaylayan, sigarasını küllüğe efendicene bırakan, -di'li ya da -miş'li olması hiç farketmez bir geçmiş söze bulaştıkça, yılan zehrini emmiş gibi tükürmek geliyordu içinden! Kalbi çarpıyordu her aklına geldiğinde katrankarası yarım bırakılmış paragraflar ve maalesef neden tamamlanamadığı hala faili meşhuldü...

Teşekkür etti kalktı masadan, sonra odadan çıktı bunu ev izledi sonra dünya en sonra zaman.....Bırakıyordu her bir parçayı buraya ait olan! Siyaha çalan renkteydi gözlerinin altı, avuçları terlemişti sıkılmaktan her zaman ki gibi ve olsundu yürünsündü....Son sigaranın görevi neydi? Almalıydı paketten hıncını, sıkıştırıp buruşturup bıraktı, sokağın ortasından akan yağmur suyuna... Birden hızlanıp en yakın kanalizasyon deliğine sürüklenip ölmesini izledi...Çok uygundu hayata herşey! Görevi bittikten sonra ve mümkünse hızla, birşeylerin altına girip yok olması......Adımları yavaşlayarak seyreldi, kimsesiz ve ışığı aksak sokak lambalarının altına salına salına inen damlalar sanki onun üzerine taarruza geçmişti, avuçlarının arasında koruduğu sigarasından derin bir nefes alarak, sanki derinden bir "of" çekermişcesine saldı dışarı çıkmaz olasıca dumanı fikri masada kalmış yağmur kaçağı...

Bitmez gibi olmuştu kısacık , elini cebine attığında soru işaretleri avuçlarını keser gibi acıttı, aniden öfke ile çekti elini..Birden derin bir düşten uyanmışcasına ürkek, korkak ve şaşkın bir ifade ile sokak lambasının altına oturdu...Başını öne eğerek gözyaşlarının yağmur suyuna karışmasını izledi...Hıçkırıkları şimşekle birlikte patlıyor, sanki olanlara hükmedecek gibi direniyordu...
Sırılsıklamdı , gizlenmişti ay, saatler geceyi hızla kemirirken evine ulaşmıştı, düşleri kupkuruydu hala....

gündüz niyetine

Hani böyle gün içi yoğun bir düşünme eylemi gerçekleştirince, çok yiyip yatınca, şekilsiz uykuya dalınca gibi çeşitli örnekler ile ortaya çıkan boktan bir durum vardır ya...Rüya da kalakalmak!!!Kuvvetle muhtemel ellerin yastığın altındadır çekip çıkaramazsın, yorgandan sıyrılamazsın, koşacak gibi olur tökezlersin, en kötüsü ağzını ayıra ayıra bağırırsın feryat figan da ;bir allahın kulu duymaz!!! Sonra nereden çıktığı belirsiz bir sinir ile pes durumu ortaya çıkar...O an kaderine razı olursun, hani seni o durumda sıkıştıran, korkutan her neyse işte o şey sonuna getirir !!

Ne kadar kısa sürse de rüyalar, o an unutulmaz....Sanki olumsuz her ne varsa bir kap içinde sallanarak girift olmuş, kapak açılmış ve üzerine saçılmıştır...!Beklerken sana olacakları aklından efsane senaryolar geçer, süper kahramanı olup alçak düşmanına kafa tutacakken kan-ter-yaş gibi bir çok sıvı refekatinde uyandığında derin nefes alıp vermelerin yavaşça yusuf yusuf anlarını bitirir...Sonrasında ya soyutumsu bir şeyi ya da en sevdiğin şeyi düşünerek , bıraktığın yerden değil de sıfırdan başlayarak gözlerini kapatırsın akıl sır ermez geceye...

Keşke herşey bu kadar hızlı yaşansa ve bitse..Sonsuz bir uyku hali olan ın kaç saati, kaç günü, kaç zaman mefhumu o bocalama dönemine takabül eder gecede?? Yoksa yaşlan geceler tamamen farklı bir zaman mı hayattan?Yaşam sayacında günler yarım yarım mı atıyor?? Geceleri kaç gündüz kaldığını muhasebe bölümünden öğrenebilirmiyiz? Neden bağırdığım halde kimse ses vermiyor ya da o kadar olan biteni nasıl kimse görmez? Asabiyete karışmış kabul etme yetisine yenik mi düşmeli yoksa avazım çıktığı kadar sessizce bağırmalı mı? Devamlı akan kanı, teri, yaşı nasıl dindirmeli? Uyanınca ne olacak, ne düşünülüp tekrar sıfırdan başlanılacak?Hiç uyumamalımı yoksa yaşamamalımı....?

Soru işaretleri binlerce, hem de taşınmayacak kadar ağır, tabiri ne acaba...Gündüz niyetine.....!

Diyor/2

" Ben yaptığı işleri takip ederim ama kendisini ve fikirlerini sevmem"

"Orantılı güç kullandılar"

Tezgah arkası

Son günlerde yaşanan güzel şeyler etkisinde, ve fakat zaten aklıma geliyordu çok kısa bir profil tasviri denemesi...

Doğumları 50-60lar arasına sıkışmış, ilk baharlarını bir türlü bitirmediklerinden ikinci baharlarına geçmeyen, ağır hareketleri benimsemiş, gözleri biraz buğulu ve uzaklara bakan, çoğu zaman dili dönmesede arka arkaya küfürler sıralayan, dönemlerinde ya tribün kovalamış, ya siyasi mevzuların tüfekleri, ya da bulundukları bölgenin acar gençleri....

Şekline uymadıkları dünyaya yepyeni anlamlar veren, hepsi asi, cümle içerisinde bazı vurguları ağırca! yaparak kallavi oturtmaları kılıfına uyduran her nasılsa bunu da hep izmariti küllüğe basarken başaran, son cümle ile son dumanı aynı anda dışarıya salan eskimeyen, kelime hamalları....

Ne anne-baba, ne öğretmen, ne komutan, ne can ne de canan uğruna geri vites yapmayan, devamı mümkün olmayanlara veren ya da kibarca sessiz sedasız alan, gölgesinden başkasını tanımayan, saçlarını sakalını yaşadığı yere, dönemin hevesine göre değil de hepsine teğet geçip tamamen kendisine göre belirleyen, ince belli çay bardağında piiz yapan, göbeği ile barışık, tesbihi aksesuarı olmuş, masasında her daim sigarası yanan, ağır konuşurken kelimeleri şahlanarak söyleyen, küfrü sanat gibi işleyen, ara sıra bıyıklarını parmakları ile yoklayan güzel abiler, 10 numara insanlar, vallahi seviyorum sizleri....Samimiyet sizde aman kaybolmayın sizler!!

Fotoğraf: Cem Karaca albüm kapağı

trio

"Omnia mea mecum porto
Her şeyimi yanımda taşırım.."

Bir hikaye içinde geçiyordu, hassas bir söz buraya taşıdım Ciceronun.....

"Her hergele insandır ve tam tersi de geçerlidir..."


"Alın sı her hayvana, yaradılışına uygun bir ahır hazırlamıştır. Hayvan ne kadar çifte atarsa atsın, kendisine hazırlanan yerde olacaktır....

Favorilerine Ekleyenler

Hakkında Yapılan Yorumlar


Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Benzer Gönderiler

Kategori başlığı Kişisel olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum