Kelimelerin Soyağacı
Gönderen: Editorya Tarihi: Ara 6, 2007
recephilmitufan tarafından sahiplenilmiştir.
Ad : Recep Hilmi
Soyad : Tufan
Hakkında :Bir acemi blogcu…
Açıklama : Her kelimenin bir hikayesi vardır.
Rss : feeds.feedburner.com/Kelime…
Kategori : Edebiyat
Etiketler : bellissimo etimoloji kökenbilim kelime kelimeler soyağaç tarih hikaye edebiyat
Niye “Kelimelerin Soyağacı“?
Öncelikle sizlere bu blogu oluşturma nedenini anlatmak istedim. Ben İstanbul Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı okuyorum. 2. sınıftayım. İtalyan Kültür Tarihi diye bir dersimiz var ve bu derse Roberto Bovo isimli bir italyan hoca giriyor. Derste kelimelerin nereden, hangi köklerden geldiğine dair de konuşuyoruz. Dünkü derste “İstanbul” ve “Anadolu” kelimeleri üzerine tartıştık.
Bana göre “İstanbul”, “İslam-Bol” dan gelmiştir. Yani ben böyle biliyorum. “Anadolu” nun ise herkesçe malum hikayesi vardır. Askerler bir kasabaya uğrarlar. Ordan bir annemizden ayran veya su isterler tam bilmiyorum. Kadıncağız sevinçten doldurdukça doldurur. Asker de “Ana-Dolu” der. Bu isim de ordan gelmiştir. Hocamız ise bunun uydurmaca bir hikayeden ibaret olduğunu söyledi. Ben de inat olsun tartışmaya devam ettim.Devamı
Kelimelerin Soyağacı, değişik bir konuda yola çıkmış, kelimeler hakkında aklımızda kalan ancak şimdiye kadar pek cevap bulamadığımız soruları aydınlatabilecek bir blog. Tasarımı ve kullanılan dil çok nitelikli. Henüz çok yeni bir blog, yakın gelecekte çok daha iyi yerlere geleceğinden eminim. Recep Hilmi Tufan ‘a böyle bir çalışmayı bizlerle paylaştığı için teşekkür ederiz.
Son Gönderileri
Sizlerin Sâyesinde!
Sâye kelimesi, Farsça gölge anlamına gelir. Bu kelimedeki -niz iyelik eki ve -de bulunma hâli eki cümleye, "Gölgenizde, korumanızda" anlamı verir. Bir insana veya topluluğa sâyenizde demek: " Sizin gölgeniz korudu beni, gölgenizle birlikte başarılar edindim, istediklerime kavuştum, gölgeniz bana arka çıktı, gölgeniz yanımda oldu, bana doğruları gösterdi, belki de hayatı anlamamı sağladı...vb " demektir.
"Çoğumuz, birçok kelimenin ne anlama geldiğini bilmeden kullanmaktayız. Biz sizlerin sâyesinde, bu kelimelerin biraz olsun menşeileri hakkında bilgi vermeye çalışıyoruz. Eğer sizler bu kelimelerin anlamını bilseydiniz, herhalde bizler bu kelimeleri "Laf olsun torba dolsun" mantığıyla yazmayacaktık. Ve böylece bize bir sorumluluk düşmeyecekti. Her şey sizin sâyenizde... " Diye düşünürken acaba "Sâyenizde" basit sözcüğünün kökü ne ve dilimize nereden geldi, diye kendime sordum. Biraz düşündükten sonra bunun, Osmanlıca dersinde öğrendiğimiz sâye (gölge) sözcüğüyle bir ilişkisi olabileceği aklıma geldi. Yaptığım araştırmalar sonucunda da yanılmadığımın farkına vardım ve bunu sizinle paylaşmamın faydalı olabileceğini düşündüğümden yazmaya karar verdim.
Bugün, bu kelime, bazı durumlarda anlatım bozukluğuna sebep olmaktadır. Bu durumu uygun bir örnekle kısaca açıklığa kavuşturduktan sonra yazıma son vereceğim. Ercan Saatçi'nin "Sâyenizde" adlı şarkısını bilirsiniz. Şimdi size bu şarkının bir dörtlüğünden yola çıkarak, bu kelimenin neden anlatım bozukluğuna yol açtığını açıklayacağım.
Ne gülerim ne de kızarım,
Ne de arkasından ağlarım.
Yüreğim aşklara küstü sâyenizde,
E bıktım artık fahişe gönüllerden.
Kulağa hoş gelen, insanı hafiften isyana sürükleyen bu şarkıyı incelediğimizde "Sâye" sözcüğünün yerinde kullanılmadığını görürüz. Sâye sözcüğü olumlu pekiştireç olup; (senin / onun) yüzünden sözcüğü olumsuz pekiştireçtir. İki sözcüğün kullanım yerlerinin karıştırılması da çoğu zaman anlatım bozukluğuna sebep olur.
İstanbul Semtlerinin İsimleri Nereden Geliyor ?
Eskiden beri hep İstanbul semtlerinin isimleri nasıl oluşmuş, hikayesi nedir diye merak ederdim. Yaklaşık 40 gündür İstanbul'dayım ve hemen hergün bu isimleri dolmuşların, otobüslerin üzerinde görüyorum. Yine merak edip araştırayım dedim. Eminim daha pekçokları var ama benim şimdilik bulabildiklerim bunlar. Aklıma geldikçe yenilerini eklemeye çalışacağım.
Aksaray:
Fatih'in sadrazamı Ishak Paşa, Iç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray'ı ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.
Ahırkapı:
Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi.
Aşiyan:
Kuş yuvası. Günümüzdeki ismini şair Tevfik Fikret'in burada bulunan, Farsçada kuş yuvası anlamına gelen 'Aşiyan' isimli evinden alıyor. Bağlarbaşı: Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor.
Bebek:
Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor. Bunlardan ilki, Fatih Sultan Mehmet'in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının Bebek lakaplı olması. Diğeri ise padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması.
Beşiktaş:
İlk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir papazın burada yaptığı kiliseye Kudüs'ten getirdiği beşik taşını koyduğu ve ismin buradan geldiği yönünde.
Beyazıt:
Sultan II. Beyazıt'ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.
Beyoğlu:
Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, İslamiyet'i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı. Son bir rivayet de, burada oturan Venedik elçisine, yazışmalarda, "Beyoğlu" diye hitap edilmesinden semtin bu adla anıldığını söylüyor.
Bahçelievler:
1930'larda, Fikret Yüzatlı, yüzölçümü 500 dönüm olan incirli Çiftliği'nin sahibiydi. 0 dönemde Fikret Yüzatlı'nın bir arkadaşı olan Ali Galip Ersel ismindeki emlakçının bu çiftliği satılığa çıkarmasıyla birlikte Bahçelievler'in kuruluş hikayesi başladı.
Bağcılar:
İlçe, Osmanlı döneminde Rum ahalinin yaşadığı Mahmutbey Nahiyesi'nin köylerinden biridir. Zamanla bu köylerden biri olan Çıfıtburgaz'ın adı Bağcılar olarak değiştirilir.
Bakırköy:
Bizanslıların 'Makri Hori' dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline geçince 'Makriköy' adını aldı. 1925'te ulusal sınırlar içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk'ün isteğiyle semt Bakırköy adını aldı.
Beykoz:
Tarihi gelişimi M.Ö. 7OO'lü yıllara dayanıyor. Bu tarihte bölgeye deniz yolu ile gelen Traklar, Bebrik adıyla bir devlet kurmuşlar. Köy kısa zamanda gelişmiş ve Kral Amikos bu köye kendi adını vermiş. 1402 yıllarında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı imparatorluğu topraklarına katılınca adı Amikos'tan Beykoz'a dönüşmüş.
Bostancı:
Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alıyor.
Çatladıkapı:
Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı, 1532 tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt hem de kapı Çatladıkapı olarak anılmaya başladı.
Çemberlitaş:
Bizans'ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu'nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi.
Çengelköy:
Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.
Çıksalın:
Güzel manzaralı, geniş bir çevreye hakim olan bölgeye, halk arasında "çık, salın" denilmeye başlandı.
Eminönü:
Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Eminliği'nden alıyor.
Eyüp:
İstanbul' un fethinden sonra ilk yapılan camilerden birisi olan ve Banisi Fatih Sultan Mehmed olan cami ve külliyenin adını taşıyor.
Fatih:
Bu semt adını İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed'in kendi adına yaptırmış olduğu cami ve külliyesinden alıyor.
Feriköy:
Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam Feri'den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam Feri'nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı.
Galata:
Gala, Rumca da "süt" anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata'nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise Italyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata' kelimesi düşünülerek bu isim verildi.
Horhor:
Fatih'te bulunan semt, adını Horhor çeşmesinden alıyor. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su sesleri duyar ve yanındakilere, "Buraya bir çeşme yapın baksanıza 'hor hor' su sesleri geliyor" der ve buraya bir çeşme yapılır. Çeşme de semt de Horhor ismiyle anılmaya başlar.
Kadıköy:
Sur şehrinden gelen Fenikeliler (Tyrienler) bir şehir kurmuş, buraya 'Yenişehir' anlamına gelen Chalkedon demişlerdir. Daha sonraki yıllarda İstanbul Türkler tarafından zaptedilmiş ve Kadıköy, Fatih'in ilk kadısı olan Hıdır Bey'e makam ödeneği karşılığı verilmiştir. Eski adı Kadıköy olarak söylenip, günümüze kadar gelmiştir.
Karaköy:
Bizans Devrinde Hasköy ve Karaköy arasındaki bölgede Karai Museviler oturmaktaydılar. Semt Osmanlı Döneminde de Karailerin oturduğu semt manasında Karaköy olarak bilinmektedir.
Kağıthane:
Fatih Sultan Mehmed devrinde kağıt imal edilen imalathanelerden dolayı semt adını almıştır.
Kalamış:
Eski yunanca 'sazlık ve kamışlık' yer manasında 'Kalamış' kelimesinden türetilmiş.
Okmeydanı:
Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.
Pendik:
Semtin Bizans dönemindeki ismi 'her tarafı surlarla çevrili' anlamına gelen Pantikion ya da Pentikion'du. Bilinen en eski adı Pantikapion ve Pantikapeum, Roma dönemindeki ismi ise Panticio, Pantecio, Panticia.. Duvar anlamına gelen Pendik kelimesinin de bu eski isimlerden doğduğu sanılıyor. Bazı kaynaklara göre de Pendik 'beş burun' anlamını taşıyor. Ural dağlarından gelip bu bölgeye yerleşenlerin Farsça beş. köy anlamında 'Penchdeh' ismini kullandığı söyleniyor.
Samatya:
Bizans Devrinde bu bölge kumluk arazi ve yer manasında 'Pshamatos-Psmathia' olarak biliniyordu. Söylene söylene Samatya oldu.
Sarıyer:
İlçenin ismi sırasıyla Simas'tan Skletrinas'a, daha sonra Mezarburnu, Altın Yar, Sarı Lira Yer ve Sarıyar'a, son olarak da Sarıyer'e dönüştü. Sarıyar isminin altın ve bakır çıkarılan maden mahallesi ile şifa suyu arasındaki yarlardan geldiği biliniyor.
Silivri:
Yoğurdu bile neredeyse tarihe karışacak semtin filmlere konu olacak köklü bir geçmişi var. Antik çağdaki ismi Selymbria veya Selybria.
Sütlüce:
Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt, Sütlüce olarak anılır oldu.
Şaşkınbakkal:
Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkânı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı.
Şile:
Yunanca bir kelime olan 'Şile' nin anlamı yaban çiçeği. Şile adını bir bitki türü olan 'mercanköşk' ten alır.
Şişli:
Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.
Tahtakale:
Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale' nin bozulmasıyla Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor.
Taksim:
Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı.
Teşvikiye:
Sultan Abdülmecit'in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeliyor.
Tophane:
İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed bu bölgeye büyük bir tophane inşa ettirmişti. Osmanlı döneminde topların döküldüğü bu bina halen mevcuttur.
Unkapanı:
Bazı satış yerlerinde Arapça'da 'Kabban' adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.
Ümraniye:
Semtin ilk adı 'Yalnız Selvi'. Tarihi kaynaklara göre Ümraniye'ye ilk yerleşenler Frigya'lılar. Çam ağacını kutsal kabul eden Frigyalılar küçük ve Büyük Çamlıca' dan başlayarak Alemdağ ve Kayış Dağı'na kadar bütün araziyi çam ormanlarıyla donatmışlar. Arapça kökenli Ümran sözcüğünden gelen Ümraniye'nin anlamı kalkınmış, gelişmiş, bayındır yer demek.
Üsküdar:
M.Ö. 7 .yy 'da bir Grek kolonisi olarak kurulan Halkedon'un (Kadıköy) iskelesi ve tersaneleri, bugünkü Üsküdar'ın yerleştiği alanda bulunur ve buraya Hrisopolis (Altın Şehir) denirdi. Yörenin bu adla anılması çeşitli biçimlerde yorumlanıyor. Pers işgali sırasında Anadolu Yarımadası'ndaki kavimlerden ve halktan vergi olarak toplanan altınlar buradaki hazinelerde saklandığı için yöreye bu adın yakıştırıldığı söyleniyor. Bir başka yoruma göre de Agamemnon'un oğlu Krizes kaçarak Anadolu'ya gelmiş ve Üsküdar'da öldüğü için şehir onun adıyla anılmış. Kimileri de, günbatımında evleri karşı yakadan yaldızlı gibi göründüğü için Üsküdar'a Altın Şehir adının verildiğini söylemektedir. Üsküdar adıysa, kimi kaynaklara göre Farsça 'ulak' anlamına gelen 'Eskudari' den türemiştir. Kimi kaynaklara göre de, Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar'a dönüştü.
Veliefendi:
Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi'nin sahibi olduğu topraklar üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi'yle anılıyor.
Alperenler Diyarı Tokat
Tokat'ın Antik Bizans dönemindeki en eski adı Komano'dur. Daha sonra Evdoksia ve Dokia adlarıyla anılan şehir Arapların idaresine geçince Dokat adıyla bilinir olmuş ve İran, Selçuk, Moğol ve Yıldırım Beyazıt'ın hakimiyeti altına girdikçe Kah-Cun, Dâr'ün-Nusret, Somaru, Dâr'ün-Nasr adlarını almış ve en son Osmanlı idaresinde Tokat adını almıştır.
Tokat ismi Türkçede bildiğimiz “tokat” kelimesinden gelir. Rivayete göre, Anadolu’yu fetheden Selçuklu Oğuz Türkleri Tokat’ta bulunan “Comano Pontica” kalesini alınca Bizans ordusuna çok ağır bir tokat vurmuş olduğu kabul edildi. Böylece Bizans’a vurulan tokat bu şehrin ismi olarak yerleşti. Şehre “Tokat” ismi verildi.
Bir diğer rivayete göre, Bizanslılara ait “Comano Pontica” kalesini kuşatan Selçuklu ordusunun kumandanı Melik Danişmend Gâzi, kale hakkında bilgi almak için bir Türk askerini gizlice kaleye gönderir. Kaleye giren Türk askeri, bilgi toplarken Bizanslı askerler tarafından etrafı kuşatılır. 20 Bizans askeriyle boğuşan bu yiğit, herbirini birer tokatla yere serer ve kaçıp kurtulur. Bu boğuşmayı kale burcundan seyreden kale komutanı; “Türk’ün tokadı bu ise silahı nasıl olur?” diyerek endişe duyar ve bu işin kan dökülmeden halledilmesi için kalenin burçlarına teslim bayrağını çeketirerek teslim olur. Zafer, kahraman bir Türk askerinin tokadıyla kazanılmış olduğundan, bu askerin hatırasına şehre “Tokat” ismi verilmiştir…
Kısa Kes Aydın Abası (Havası) Olsun Deyimi
Balıkesir, eskiden en güzel aba kumaşlarının dokunduğu bir yermiş. Günlerden bir gün Balıkesir'e yolu düşen bir adam, buranın meşhur aba kumaşından bir elbiselik almış, memleketine götürmüş. Elbise diktirmek için doğru terzisine gitmiş.Terzi adamın ölçüsünü aldıktan sonra:
"Bu aba hem üstlük hem de şalvar dikmeye yetmez", deyince tepesi atan müşteri kızgınlıkla terziye bağırmış:
"Yahu nasıl yetmez? Etekleri kısa olsun, kısa kes Aydın abası olsun", demiş.
Bu söz, dükkanda bulunan diğer müşterilerin de çok hoşuna gitmiş ve dilden dile dolaşır olmuş.
Dip Not: Araştırmacı yazar-şair Ahmet Zeki Muslu'ya göre, deyimin doğrusu "Kısa kes Aydın abası olsun" şeklindedir. Muslu'ya göre deyim yıllardır yanlış biliniyormuş. Muslu, yanlışlığın sebebini şöyle açıklıyor:
"Aydın yöresinde zeybekler, abadan yapılmış, dizleri açıkta bırakan potur giyerdi. 2. Mahmut döneminde ıslahatlar kapsamında abanın yerine şalvar (kara don) giyilmesi zorunlu oldu. Aba giymeyi bırakmayan zeybeklerle devlet arasında çatışma başladı. Bu dönemlerde terzilere daha önce söyledikleri gibi, "Kısa kes Aydın abası olsun" diyemediler. Daha sonra bu söz, "Kısa kes Aydın havası olsun" halini aldı"
Helvasıyla ünlü Aydın'da "Kısa kes Aydın halvası olsun" diye de bir deyim bulunduğunu söyleyen Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Adnan Öztürk ise "Ancak bence de bu sözün doğrusu, 'Kısa kes Aydın abası olsun' şeklindedir" diye konuşmuş.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=151118
Atı Alan Üsküdar'ı Geçti
"Fırsat elden gitti, iş işten geçti." gibi anlamlar içeren “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin hikayesini, İskender Pala'nın “İki Dirhem Bir Çekirdek” isimli kitabında okudum. Diğer deyimlerimizde olduğu gibi, bu deyimimizin de ilginç bir hikâyesi var. Bu deyimin hikâyesi benim ilgimi çekti, sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm için sizlerle paylaşmak istedim.
Bolu Beyi’ne baş kaldıran ünlü eşkiya Köroğlu bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan atını aramak için, tebdili kıyafet ile diyar diyar dolaşmış ve sonunda yolu İstanbul’a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp:
-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At, üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış. Köroğlu, Sirkeci sahiline gelip bol para vererek bir sal kiralamış ve ver elini Üsküdar. Bu arada at cambazı aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu’yu atıyla birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından biri onu teselli için seslenmiş:
-Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlu’nun kendisi idi.
Böylelikle bugün, bu deyimi, “iş işten geçti” manasında kullanıyoruz.
Tuğçe İsminin Kökeni
Öncelikle Recep Hilmi'ye teşekkür ediyorum. Sağolsun "Sen de yazar mısın Kelimelerin Soyağacı'nda" dedi. Ben de balıklama atladım.
Şimdi geçelim ilk yazımıza.. Aslında bu konuyu kendi blogumda yazacaktım ama burası daha uygun.
Tuğçe. Kızlarımıza verdiğimiz güzel bir isim.
Aslında karmaşık bir isim değil. Tuğ ve çe kelimlerinden oluşuyor.
Tuğ; ucuna at kuyruğu bağlanmış, tepesine altın yaldızlı bir top geçirilmiş bir tür mızraktır. Tuğ eski Türklerde gücün alâmetiydi ama öyle herkes de sahip olamazdı. Yani alâlâde bir ağa tuğ sahibi olamazdı. Beylerbeyi, sancakbeyi, vezir gibi mevkilerde bulunanlar sahip olabiliyorlardı. Uzun uzun anlatmaya gerek yok aslında. Kısacası Tuğ, gücün sembolüydü eski Türklerde...
Çe ise eski Türkçe'de "küçük, minik" anlamına geliyordu. Eğer "Elveda Rumeli"yi izliyorsanız kızçeleri bilirsiniz.
Öyleyse Tuğçe, "küçük tuğ" demek. Tamamen Türkçe bildiğime göre..
Bir de not düşeyim. İçinde "çe" geçen çok güzel isimlerimiz var Türkçemizde. Kısmetse her birini yazacağım..
Bendeniz Kelimesinin Etimolojisi
Bloğumda emeği geçen ve yardımlarını benden hiçbir zaman esirgemeyen çok sevdiğim Bendeniz ablayla yazışırken, aklımdan ona bir jestte bulunmalıyım diye geçirdim ve isminin etimolojisini yazmaya karar verdim.
Bu sözcüğün ne "Ben" adılıyla, ne de "Deniz"le bir ilgisi vardır; ancak sondaki "-Niz" eki Türkçe'dir. "Bende", Farsça'da, "Kul, tutsak" demektir. Yani kişi kendini sunarken - eski dönemlerin aşırı nezaketiyle -, "Ben kulunuz X kişi," diye sunar; bu da öyle konuşmalarla geçmişten günümüze gelmiş.
"Bende" Divan edebiyatında “Kul, çâker, gulâm, esîr” gibi kelimelerle ifade edilir. Divan edebiyatında sevgili padişah; âşık ise onun kulu ve kölesidir. Âşık ona ulaşmak için her türlü ezâ ve cefâya razıdır.
Tasavvuf edebiyatında da böyle bir sembolik anlayışın hüküm sürdüğü görülür; mutasavvıf şairler kendilerini Allah'ın kölesi gibi görürler ve Allah'a ulaşmak için nefislerini tasavvuf yolunda yok ederler.
Bende kelimesi, günümüzde “Bendeniz’’ kelimesiyle varlığını sürdürmekte; fakat çoğu kişi bu kelimenin kökünün hâlâ “Bende” (köle) olduğunu bilmemektedir.
Şuhut İlçesi'nin İsminin Kökeni

Havalar ısınınca yazacak konu bulmak da zorlaşıyor ya. İki gündür bir şey yazılmamış bloga. Karazâde de olmasa hâlimiz harap.
Her neyse bugün Afyonlu bir arkadaşın yurdundayım. Bu yazıyı da ondan yazıyorum. Ne yazayım diye ona danıştım o da "Bizim orayı yaz" dedi. Kendisi Afyonkarahisar'ın Şuhut İlçesi'nden.
Keşkeğiyle meşhur Şuhut, M.Ö. 3500'lere kadar uzanan tarihi içinde Roma döneminde bir başkent ve medeniyet merkezi olmuştur. Bugünkü Şuhut, Truva Savaşları sonunda Trakyalı, Makedonyalı ve Ahiyalı birlikleriyle bölgeye gelen Akomas tarafından "Synnada" adıyla M.Ö. 1180'de kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda ise Synnada, önce Lidya, daha sonra da Pers hâkimiyeti altına girmiştir. Perslere sığınan Atinalı ünlü komutan Alkibiyedes M.Ö. 404 yılında bugünkü Balçıkhisar Kasabası sınırları içerisinde yer alan "Melisse" çiftliğinde ölmüştür. Daha sonraki yıllarda Romalılar ve Bizanslıların egemenliğine girmiştir. Bizans döneminde "Cfut" olan adı değişikliğe uğrayarak önce "Çıfut" olmuş sonra ilçe Türk hâkimiyetine girdiğinde (1219) İslâm askerleri içinde bulunan Şeyh Şuhudi Ömer Efendi'ye izafeten "Şuhut" adını almıştır. Türk hâkimiyetindeki Şuhut, 1150 yıllarında Orta Asya'nın güneyinden göç eden Akan Boyu Türklerince kurulmuştur.
Yukarıdaki bilgileri Şuhut'la ilgili bir siteden aldım. Ancak tek görüş bu değil. Bir başka rivâyete göre "Şuhut" ismi, "Şuhut"un Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'nda çok sayıda şehit vermesinden dolayı "şehit" kelimesinin çoğulu şeklinde kullanılmış. Dediğim gibi bu bir rivâyet. Aslında "şehit" kelimesinin çoğulu "şüheda".
Bana göre "Şuhut" ismi ilk rivayetin sonlarında bahsedilenin tam tersi şeklinde. Yâni Şeyh Şuhudî Ömer Efendi'nin ismi Şuhut'tan gelmiştir. Çünkü "Şuhudî" demek "Şuhutlu" demek. Demem o ki "Şuhut" ismi bence Bizans döneminde kullanılan "Çıfut"un değiştirilmiş hâlidir.
Kızıl Elma
Osmanlı Türkleri tarafından Roma'ya verilen addır. Roma, Hıristiyanlık âleminin merkezi olup oradaki St. Pierre kilisesinin kubbesi de kızıl bakırdan idi. Bu nedenle kızıl elma sözü, fethedilecek en uç nokta anlamında yaygınlaşmıştır. En uzak ve en son coğrafi nokta, kızıl elmadır.
Kızıl elma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devleti fikri olarak yaşamaktadır.
"Türkler için kızıl elma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan; ancak uzaklaştığı oranda cazibelsi artan idealler ve hayallerdir."
Oxford İsmi Nereden Gelmiştir?
Biz lisede okurken (özellikle lise sondayken) herkes sorardı. "Nereyi kazanacaksın bu sene?" Biz de hep "Oxford" diye cevap verirdik. Biliyorsunuz Oxford, dünyanın sayılı üniversitelerinden birisi. Biz de yabancı dil bölümü olduğumuz için genelde Oxford ve Cambridge üniversitelerinin kitaplarını okurduk.
Her neyse bunları neden yazdım. Biraz önce hangi kelimeler aratılarak bloguma ulaşılmış ona bakıyordum. Bir arkadaşımız "Oxford ismi nereden gelmektedir?" şeklinde bir arama yapmış. Ben de hemen yazayım dedim.
Oxford, İngiliz tarihinde önemli yeri olan Saksonlar zamanında kurulmuş bir şehir. O zamanlar ismi "Oxenaforda" imiş. Bugünkü İngilizce ile "Ford of the Ox".
Ford kelimesi İngilizce'de "nehrin sığ yeri" anlamına gelmekte. "Ox" kelimesi ise hem Oxford'un kısaltması hem de "öküz" anlamında kullanılmakta. Ancak Oxford'taki "ox"un "öküz"le bir alâkası var mı bilemiyorum. Sanırım yoktur.
Osmanlı hükümdarları, sefer esnasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardı. Bu hareket, iktidardan düşme manasına eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya'dan itibaren uygulanmıştır. Fâtih'in Karaman seferi sırasında Mahmut Paşa'nın; Yavuz' un da Çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmet Paşa ile Dukaginoğlu Ahmet Paşa'nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.
Tarihte hiçbir vezirin, bi-gayr-i hakkın (haksız yere) çadırı başına yıkılmamıştır. Ancak bugün...
Şimdi, bu deyimi damını başına yıkmak şeklinde kullanıyoruz.
İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek
Elma Kelimesinin Etimolojisi

Eski Türkçe'de "alma" diye bilinen elmanın, rengi olan "al" (kırmızı) dan geldiği düşünülmektedir. Elmanın ilk olarak Kuzey Anadolu'da, Güney Kafkaslar, Rusya'nın güneybatısında kalan bölgeler ve Orta Asya (Kazakistan'ın doğusu) dolaylarında ortaya çıktığı sanılmaktadır.
Alma, yani elma kelimesinin dilimize nerden geldiği hakkında bir çok görüş vardır. Bu görüşlerin ikisinden bahsetmek istiyorum:
Nişanyan, elmanın muhtemelen Hint-Avrupa kökenli bir kelime olduğunu ve “abel” kelimesinden geldiğini ileri sürmüştür, fakat 11.yy’da Türkçede yaşayan alma ve almıla sözcüklerinin ödünç olması teoriden ileriye gidememiştir. Türklerde yer adı Almatı (Doğu Türkistan’da ve Kazakistan’da) ve Elmalı (Anadolu’da) biçimlerinde yaygındır.
İnternette “elma”kelimesiyle ilgili bir araştırma yaparken Dr .Pervin Ergun’un makalesi gözüme çarptı. İyi hazırlanmış bu makalenin ilginizi çekeceğini düşündüm. Bu makaleden size biraz bahsetmek istiyorum:
Makalenin başında, Dr. Pervin Ergun makalenin özetini kısaca yazmış: “Sahalar, hayat ağacını Aal Luuk Mas şeklinde adlandırırlar. O, bütün dünya kültürlerinde olduğu gibi kâinatın merkezine yerleşen üç alemi birbirine sabitleyen temel direktir. Yaratılışın başında yaratılan kozmik ağaç, bütün Aal Luuk Mas, bütün Türk dünyasında hayat ağacı ile ilgili anlatılanların en güzeli ve en detaylısıdır. Hatta bu fikir bütün Dünya kültürleri için geçerlidir. Bütün canlıları besleyen, koruyan bu ağaç, Tanrı’nın kutlu ağacıdır.”
Makalede, Türklerin kutsal saydığı bu ağacın elma olduğundan ve eskiden Aal Luuk Mas şeklide adlandırıldığından, daha sonra da haploloji yolu ile "alma"ya dönüştüğü söyleniyor.Ayrıca makalede, Aal Luuk Mas sözcüğünün etimolojisine de yer verilmiştir:
Aal kelimesi, geçen yüzyılda kaydedilen folklor metinlerinde ve sözlüklerde tek başına kullanılmamıştır. Tek başına anlam taşımayan bu söz, kutsal, sönmeyen, ev, ocak vb. gibi kelimelerle birlikte tanımlanmıştır. Türk boylarında genel olarak kullanılan al sıfatı bu durumda aal’ın daha genç formatı olarak kabul edilebilir. Gerçek anlamı çözülmeyi bekleyen kelimenin bütün Türk dünyasında bilinen bir anlamı açık kırmızı, turuncu, ateş rengidir. Ayrıca al renk Rusça’da ve eski Türkçe'de iyilik, güzellik, narin anlamlarında da kullanılmıştır. Cesarete sahip olan kutsal kahramanlara ve insanlara iyilik getirmeyen kötü ruhlara verilen bir ad veya sıfat olduğunu belirtir.
Aal kadar olmasa da, luuk kelimesi de arkaiktir (klasik çağ öncesinden kalan). Luuk kelimesi, Türk dünyasında ulı, ulug, uluğ, ulux, ulığ, ulıx, ulık, ulığ, vb. varyantlarla karşımıza çıkan ulu sıfatının Saha yerinde aldığı formdur.
Terimin üçüncü kelimesi olan "mas"ın etimolojisi ile ilgili değişik düşünceler vardır. Pekarskiy sözlüğünde, kelimenin Türkçe olmadığını, kökeninin Tunguz-Mançur veya Moğolca’da ağaç anlamında kullanılan mo (moo) veya mod olabileceğini belirtir. Köklü ağaç, kesilmiş ağaç, odun, ağaçtan yapılan inşaat malzemeleri vb. anlamlarda kullanıldığını söyler. Everstov, Azeri, Başkurt, Tatar, Türkiye Türkçesinde hem ağaç hem de orman anlamında kullanılan meşe (misâ, mişâ, bisâ, mişe, bişe) kelimesinin sondaki ünlü harfi düşmüş şekillerinin Saha Türkçesinde görüldüğünü belirtir.
Kelime bilimi, semantik, fonetik ayrımlarını ve kıyaslı tarih analizi yöntemlerini kullanarak Aal Luuk Mas teriminin prototipinin alma, elma olabileceğini savunur. Eski Türkçe’de alımla, almıla, almula şekillerinde geçen ve bütün Türk dünyasında en yaygın kullanılan adlardan olan elma alma, ulma (Çuvaş), olma (Özbek), eskiden aal mas şeklinde ağacın adı iken bugün sadece meyvesini ifade etmeye başladığını belirtir.
Everstov’u böyle bir sonuca götüren delillerden biri de diğer boylarda kullanılan kem elması-cennet elması (Azeri, Anadolu), urman alması (Tatar), ağaş alması (Nogay) söyleyişlerinin zamanla tek kelime gibi söylenmeye başlanmış olabileceğidir: aal mas>aal-mas>aalmas>aalma>alma. Bu durumda elma kelimesinin eski şekli olan Aal Luuk Mas’ın güzel ulu ağaç şeklinde tanımlanabileceğini belirtir.
ÖSS Sınavı (!)
Herkesçe mâlum şu sıralar ÖSS devam etmekte. Belki de ben bu yazıyı bitirene kadar sınav da bitecek. Sınava giren bütün arkadaşlar, umarım gayretlerinin karşılığını alırlar.
Günlerden beri ben de bugünü bekliyordum. Niye mi? Çünkü biliyordum ki basında bir sürü yazım hataları yapılacaktı. Zira yapıldı da. Neydi bu hata peki? Buyurun:
Neymiş? "ÖSS Sınavıymış." Kısaltmayı açacak olursak "Öğrenci Seçme Sınavı Sınavı." İnternethaber.com' a yakışmadı. Tamam hızlı bir şekilde haberi yayına sokmaları gerekiyor ama "sınav" kelimesini fazladan yazmasalar daha hızlı olmazlar mı? Ayrıca bunun hızla alâkası yok, bilmemekle alâkası var bence.
Aslında biliyorlar galiba yanlış olduğunu. Neden diyorsanız arkadaşlar "YDS Sınavı" yazmamışlar. Tebrik etmek lâzım. Ama maalesef iki yanlış bir doğruyu götürüyor bizim Türkçe sınavımızda. O yüzden geçemedi bu sınavı İnternethaber.com.
Bir Demet Türkçe Yanlışı (2)
Şu yazımda sayın Nüvit Özdoğru'nun alaylı dille ele aldığı Türkçe yanlışlarını okumuştunuz. Şimdi de sayın Aydın Erol'un seçtiği Türkçe yanlışlarını kanıtlarıyla beraber okuyacaksınız.
* "Eski örfleri değiştirmek konusunda, yüksek yetenekli birine olabildiği dek az olanak bırakılır." (Sosyolojinin Unsurları, Mübeccel N. Duru, 1975, s. 121)
Aydın Erol: "Örfün yenisi de var mı? Dek mi kadar mı?"
Recep Hilmi Tufan: "Yetenekliliğin yükseği, alçağı mı olur?"
* "... ve üstelik ters tepki yaratmaktadır." (Milliyet Sanat Dergisi, Mahmut T. Öngören, 1976, s. 8)
Aydın Erol: "Ters fazla değil mi?"
* "Hanın iç kesiminde yer alan bir barakaya giren vurucu tim ekibi içerinin..." (Hürriyet'in bir ilâvesi, 1976, s. 41)
Aydın Erol: "Hem tip hem ekip... Maşallah!"
* "1969 yılında döviz kaçakçılığından 34 yıla tutsak Ruben Ana, tedavi edilmekte olduğu..." (Cumhuriyet, 1976, s. 1)
Aydın Erol: "Tutsak mı, mahkum mu?"
* "Şahrem şahrem yarılmış elleriyle boğanın gerisini sıvazladı." (Aslan Gibi Eşekler, Oktay Verel, 1973, s. 42)
Aydın Erol: "Hem şahrem şahrem hem de yarılmış."
* "Yugoslavya'da millîleştirilen Türkler'e âit mallarla ilgili yeni bir yönetmenlik yayınlandı." (Cumhuriyet, 1976, s. 21)
Aydın Erol: "Millileştirilen kim? Türkler mi, yoksa mallar mı?"
Recep Hilmi Tufan: "Yönetmenlikteki "n" fazla değil mi?"
* "Yılın gençleri erdemlerini ortaya koydular." (Milliyet Hafta Sonu Eki, 1977)
Aydın Erol: "Ortaya konulan ne? Erdem mi, hüner mi?"
Alfa Romeo Markası Nereden Geliyor?
Bâzıları kızıyor olabilir hep İtalyan markalarından gidiyorsun diye. Ama ne yapayım karşıma bunlar çıkıyor ben de bloga ekleyeyim bunu da diyorum. Bu markalar kategorisindeki bir önceki yazım da bir İtalyan markasına aitti. Alttaki benzer yazılardan okuyabilirsiniz.
Alfa Romeo isminin başındaki Alfa "Anonima Lombardia Fabbrica Automobili" nın kısaltması. Türkçe'ye çevirecek olursak "Lombardia Anonim Otomobil Fabrikası." Lombardia, İtalya'da bir bölgenin adı.
Romeo ismi ise Alfa ismine sonradan eklenmiş. Yâni şirket ilk kurulduğunda sadece Alfa ismini kullanıyormuş. Romeo ise Alfa'yı 1. Dünya Savaşı sırasında satın alan patronun adıdır. Romeo satın almadan önce savaş yüzünden Alfa fabrikası kapatılacak duruma gelmiştir. Ancak Romeo fabrikada savaş malzemeleri imâl ederek şirketin daha da iyiye gitmesine sebep olmuştur gitmesini sağlamıştır.
İzmir İlimizin İsminin Menşei
81 il 81 hikâye projemizde sıra geldi güzelleriyle ünlü İzmir'e. Aslında sırada İstanbul var ama onu ilk yazılarımda yazmıştım. Buraya tıklayarak İstanbul'u da okuyabilirsiniz.
İzmir hakkında fazla bir rivâyet yok zaten. Herkesin bildiği gibi İzmir ismi Smyrna isminden dilimize geçmiştir.
İzmir'in bir yerleşim alanı olarak ortaya çıktığı dönemlerden başlayarak, farklı isimlerle anılmış
olduğuna dair ileri sürülen görüşler bulunmaktadır. Ancak kısa sürelerle de olsa, kullanıldığı sanılan bu isimlerin hiç birisi, Smyrna adı gibi sürekli ve kalıcı olamamıştır. Zaten bugün İzmir olarak kullandığımız isim de, Smyrna kelimesinin dönüşmüş biçimidir. Smyrna kelimesinin daha erken biçimlerinin Samorna veya Smurna olduğu da iddia edilmektedir. Ancak kesin olarak izlenebilen gelişim, Smyrna biçimiyle ilgilidir. Smyrna ismi, kentin uzun tarihi boyunca varlığını sürdürmüş ve Türkler tarafından fethedildikten sonra İzmir şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Smyrna kelimesinin başına, Türkçe söylenişi sırasında İ sesi gelmiş ve İsmir olarak telaffuz edilmeye başlanmış, daha sonra da bugün kullanılan İzmir biçimine dönüşmüştür.
Türkçe'de böyle kelimeler oldukça fazla. Yani "s" harfinin başına "i" veya "ı" harfi eklenerek okunan kelimeler. Örnek olarak "İstanbul", "Isparta" ve "istop" kelimeleri verilebilir.
Türk Dili Hakkındaki Düşüncelerim
Türk Dili çok gelişmiş bir dildir. Bunu 9.yy' da ortaya çıkarılan Orhun Abideleri'nin dilinden anlayabiliyoruz. Türklerin ilk eserlerinin Orhun Abideleri olduğunu biliyoruz, fakat Türklerde yazı dili çok önceden başlamıştır. Bir çok Türkolog bu görüşü savunmaktadır. Türk dili, o dönemlerde en saf halindedir ve dışarıdan çok az etkilenmiştir. 18.yy'a geldiğimizde karşımıza bambaşka bir Türkçe çıkar. Bu Türkçe (Batı Türkçesi'nden bahsediyorum) Arapça ve Farsça'nın etkisinde kalmış ve adeta sûni bir dil olmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra buna bir çare aranmış ve bütün yabancı kelimelerin dilden çıkarılması istenmiştir. Bu çok saçma bir karardır. Bir dilin gelişmişliğini, diğer dillerden aldığı yabancı kelimelerin fazlalığından anlarız. Bu gün bir çok çağdaş, gelişmiş diyebileceğimiz milletler, diğer dillerden yararlanmaktadırlar.(İngilizce, Farsça'dan etkilenmiş birader-brother; mader-mother; kat'-cut) Bizim dilimizdeki köşe, kalem ve kitap gibi bir takım kelimeler de Farsça, Arapça'dan alınmış ve Türkçeleştirilmiştir, yani kendi ses özelliklerimize çevrilmiş ve o kelimeyle alakalı deyimler yaratılmıştır: Köşe kapmak, baş köşe vb...
Şimdi size söyleyeceğim kelimede 3 farklı dilin etkisini göreceksiniz: ''ÇAY- DAN-LIK'' burada ''Çay'' Çince bir kelime, ''Dan'' Farsça'dan alınmış bir ek, ''Lık'' ise Türkçe'deki yapım eklerimizden biridir.
Şu anda da Hint Avrupa dil ailesinden İngilizce'nin etkisi altındayız, o dil ne kadar bizim ses özelliklerimize uymasa da yine de yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum, bu şekilde dil zenginleşir, gerilemez. Aldığımız yabancı kökenli kelimeleri evirip çevirelim ve Türkçe'ye uyduralım, işte o zaman Türk dili dünya dilleri arasındaki yerini bir defa daha pekiştirir.









