« hayat ucuz 1 lira
OYA - DANTEL ÖRNEKLERİ »


ne kadar siirimsiyiz

Gönderen: Editorya Tarihi: Oca 16, 2008
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (6 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 4 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 24.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 6
Beğenilme Oranı % 40
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...

siirimsiler-com.jpgsiirimsi tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama : NE KADAR SİİRİMSİYİZ_? yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Rss : siirimsilerle.blogcu.com/rs…
Kategori : Kültür Sanat
Etiketler : yaşam hayat bahar düşünmek his kişisel tercih blograzzi edebiyat şiir deneme günlük siirimsi yağmur tutunmak umut deniz

Ne oldu duygulara? Nereye gittiler, nereye sakladık bir daha çıkarmamacasına, hangi sandıkları bekliyor kullanılmamış çeyizler, bir sonraki nesle kalsa neye yarar?… Biriktirilmiş, solmuş bir eski kumaşın , yıpratılmış bir yaşamın hükmü var mıdır?… Neye yarar duygusuz bir yaşam?… Neye yarar şiirleştirilmemiş sözler, şiiri yansıtmayan davranışlar, neye yarar şiiri yaşamayan insan?…

Öğrendim;

Seviyorum, demeyeceksin, şımarırlar…

Değerin kaçtığın kadar çoğalır.

Öğrendim;

Kuş olsan uçtuğunu göstermeyeceksin, kanadını koparırlar…

Uçmayı bileceksin ama, uçmayacaksın, vururlar…

Öğrendim;

Karaya siyahtır demeyeceksin, sustururlar…

Karaya aktır da deme, suçlarlar…En iyisi renkleri bilme…

Öğrendim;

Her şey yerinde güzel, yerinde ağır…

Değiştirmeyeceksin, kaldırırlar…

Öğrendim;

Su kadar berrak olmayacaksın, kuruturlar…

Öğrendim;

yazacaksın Şiiri , yaşamayacaksın, unuturlar…

Samimi olalım, o kadar sahtekarız ki içimizde, dışımızda, her yere ve herkese karşı, dürüstlüğü unuttuk… Yarım insan gibiyiz, bir tarafı kırık… Bir başkasının hayatını yaşıyor içimizdeki en derin yerlerde kalmış, öteki kişiyi oynayan ruhumuz… Geçen gün bir kitapta okuduğum bir yazıda artık duyguların okunmadığını, haberlerin, siyasetin, hatta magazinin, daha çok insanlar tarafından kabul gördüğünü yazıyordu, şaşırdım önce… Düşündüm sonra; Ne kadar doğru, ne kadar uzaklaştık, şiirimsi duyguları ne kadar küstürdük aynalardan, ne kadar şefkati uzaklaştırdık ki, bu hale geldik hepimiz… Ne oldu bize?..

Soğudu insanlar, ısınan yerküreye rağmen, unuttu duygularını… Ne zaman bir dilenciye gerçekten acıyıp birkaç kuruş uzattık, yalancı biri olduğunu düşünmeden, her şeye rağmen, iyi niyetimizi harcayarak riske attık ?… Ne zaman küçük bir çocuğun gözlerindeki yaşlarla yüreğimizi ıslattık?… Ne zaman gerçekten sevdik ölürcesine, sevdiğin için verircesine, ne zaman verdik kendimizi hiç almadan?… Almayı düşünmediğimiz sevgilerimiz de vardı eskiden… Sevdiğini gözlerinde parlayan ışıkta bulurdun, aynada kendinden başkasını görür gibi severdin, yüreğini parçalarcasına verirdin, kendini feda edercesine sevgiler vardı, duygular vardı demir katılmamış, sıcacık… Özverili sevilirdi, söylemeden de bilinirdi, bilirdik… Bu kelimeleri de sildik lügatimizden, o kadar yabancı ki şimdi bildiğimiz kelimeler sevgiye?… Ne oldu bize?…

Komşunun aç kedisi düşünülürdü, kendi doymayan karınlarımıza rağmen… Kimse burnu uzundu, halısı şöyleydi, koltuğu ne renkti, özel hayatı böyleydi diye merak etmeden, açık aramadan hatır sayardı, hatrına saygı duyulurdu, eksisiyle fazlasıyla… Benimsenirdi, olduğu gibi kabul edilirdi insanlar, ne olursa, kim olursa olsun kapıları sonuna kadar açık bırakırdık ki, isteyen girsin…. Kapalı kapılar ardına mı saklandı duygularımız, hangi sert kaya parçaladı acımasızca, hangi rüzgarın etkisiyle savruldu yüreklerimiz?… Yoktu eskiden çıkarcı ilişkiler, daha fazlasını istemezdi insanlar, yetinmeyi bilirdik, bildirirdik… Eskiden yüzünde gizlediği hiçbir başka göz yoktu insanların… Bütün gözler sevgiye ışık olurdu, renk olurdu, yaşam katardı, her geçen güne ümit verirdi… Samimiyetimizden çaldığımız gibi, hayalleri de kaybettik yalan gerçekler peşinde koşarken… Su katılmamış ümitleri de yitirdik, zamana, insana yenik düştü sevgiler…

Bir şeyler eksik, bir şeyler fazla artık, her geçen günün akşamında saklandığımız kabuğumuzda farkına varmadan bitirdiğimiz bir şeyler var… Ne yapmalı, ne etmeli bilmiyorum ama, duyguları göz ardı etmenin, inancına sahip olmamanın verdiği bir samimiyetsizlik, insana yakışmıyorluk yaşıyoruz her gün… Bulaşıcı bir şey bu, zamanla çoğalan, artan, bir kangren misali yayılan bir duygusuzluk akımı içinde geçekleri yaşatmıyoruz kendimize, sevdiklerimize fırsat vermiyoruz, sevgiye ayrılan zamana heba olmuş an gibi bakıyoruz sanki… Bu da yaşamı kesin bir yalnızlığa itilen insanlara dönüşmemizi sağlıyor gibi…Yalnız insanlar kalabalığı dolduruyor dünyayı, ağırlaştırıyor, ağır bir dünya yoruyor nefeslerimizi, boğuluyoruz!… Soyutlanmış, harcanmış, paylaşılmamış yalnız yaşamlar, neye yarar? Neye yarar aynada sadece kendini görmek?..

Son Gönderiler


ne kadar siirimsiyiz
yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..

resimli yalnızlık

Akşam oluyor, hava henüz aydınlıkken , grup vakti haberci gibi çöktü...   Akşamın olmasından çok, gelişi hüzün  kokusu yaydı ortalığa... Genç  bir adamdı, gruba karşı akşamı seyreden... Yazdı, ve çok sıcaktı... Söylenecek ve konuşacak çok şeyi olup da susanlardan biriydi... Bazan susmak, çok şey söylemektir diye düşündü içinden, yanında oturan, akşamı ve biten günü umursamadan, hiçbir şey düşünmeden yaşayan arkadaşlarını izledi bir süre, yaşamın içindeyken dışında kalabilen bu insanları kıskandı... Çok fazla ayrıntılara takılmak yorar insanı, ayrıntılar ayrımları oluşturur ve çoğu zaman yalnız hissedersin kendini...  Kalabalıkların tam ortasında yalnız olmak kadar zoru yoktur, ama bu elinde olan bir şey de olmaz çoğu zaman... Bunu biliyordu, halinden memnundu aslında...Yine de kıskandı işte, ‘düşünmeden ve ayrıştırmadan yaşayabilseydim daha mutlu olabilir miydim’, diye düşündü... Düşünmeyi, izlemeyi, yaşamı ayrıştırmayı seviyordu, içinde buluyordu kendini hiç zorlamadan ve aniden ...

Uzak günlerde ve gecelerde kalan bir gülümsemeyle hatırladı geçmişi...  Sanki yaşanılan ve duyulan bir ses değildi, çok uzakta kalmıştı ve duyumsamak sadece bir film sahnesini izler gibi yer ediyordu zihninde... Kazanmak ve kaybetmek, ikisi de ne kadar bir birine yakın olgular... Otuzlu yaşları kazanmış, bu güne gelebilmişti ama, geçm.. ( devamı )

Antalya'da bir ferkul

Antalya izlenimlerim, ve çektiğim resimlerle,
ferkul gözüyle ANTALYA
<a href="http://www.flickr.com/photos/httpsiirimsilerleblogcucom/2794547896/" title="antalya resimleri by f_erkul, on Flickr"><img src="http://farm4.static.flickr.com/3184/2794547896_40a2219ea6.jpg" width="400" height="361" alt="antalya resimleri" /></a>

 Dün Antalya'daydım...  Küçük, günü birlik kendim için bir teselli armağanı verdim bana, yaz bitmeden bir kez olsun denizi görmek, onunla konuşmak, düşüncelerimi denize dökmek istedim... Çok sık değil, yılda bir kez de olsa bunu yapmak beni rahatlatır... Deniz kenarında yaşayan insanları kıskanmışımdır hep, değerini bilmedikleri için, veya farkında olamadıkları için bu güzelliğin, denizin ruha yansımasının etkisini farkedemedikleri halde bir de orada yaşayabildikleri için... Aslında kıskanç bir insan değilim ama, özellikle Antalyada yaşayanları kıskanıyorum....

<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_U5pFHNN7PG0/SLHouYnnOdI/AAAAAAAABBc/k52PlzjPgUI/s1600-h/DSC06874+(2).jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_U5pFHNN7PG0/SLHouYnnOdI/AAAAAAAABBc/k52PlzjPgUI/s400/DSC06874+(2).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5238223725188823506" /></a>

Girişi tamamen değişmiş , metro inşaatıyla yollar birbirine girmiş olsa da ben kokusunu aldım denizin ve yolumu buldum... Tophane parkında uzun bir süre oturdum , gözlerimi ve ruhumu dinlendirdiğimi sanıyorum... Sıcağı söylememe gerek yok, oldukça ve haddinden fazla sıcaktı... Bir ara yan masada oturan bir bey gözüme çarptı, sıcakta yanına havlu almış,  vücudundaki bütün görünen yer.. ( devamı )

EŞİM, AŞKIM OLSUN


Bir gün Afyon Yimpaşta geziniyordum, hoş şimdi öyle bir yer de kalmadı ya...Yimpaş bir alışveriş merkezi, herşey dahil olan şu yeni çıkan market türü yerlerden...Aslında hiç bir yeri güzel değildir, beğendiğim bir yer de sayılmaz ama, kitap bölümü her zaman ilgimi çekmiştir... İşte o gün gezinirken bu kitap ilgimi çekti, elime aldım, birkaç sayfasına bakayım dedim., bırakamadım...) Aldım..


Sema Maraşlı, aslında çok bildiğim bir yazar değil, dili sade ve anlaşılır, günlük hayattan, kendinden, sizden ve bizden herşeyi içinde bulabileceğiniz bir kitap bu: Eşim aşkım olsun...23 adet öyküden oluşan bu kitap bence her evli çiftin okuması gereken kitaplardan...Hatta ben kendim okuduğum gibi, okumayı sevmeyen eşimin özellikle her gün yanı başına koyup ilgisini çeksin de okusun diye okumasını sağlamakla bu yaz bir kitap okudum, dedirttim... Sizlere de yürekten tavsiye ederim, özellikle birlikte okunması gereken bir kitap... Kitaptan bölümler yazıp da sizi sıkmayacağım, merak etmeyin, sadece içindeki öyküler kadar her öykünün başına yazılan kısa, özlü sözler de çok anlamlı ve öğretici...Sadece .. ( devamı )

kadınsan...

Kadınsan al eline örgünü, ör!....

Aslında nereden başlayacağımı bilemiyorum... Kadın olmak çoğu zaman susmak demektir dedim az önce bir dostuma, susmasını bilmektir... Sustuğu yerde konuşmak, konuştuğu yerde kelimeleri yerinde harcamaktır... Böyle gördük, böyle öğrendik, belki böyle geldi, böyle gidecek...

Başlangıcı şöyle oldu, çok bilmiş bir ablam var. Dedi ki bana; internette vakit geçireceğine, örgü ör, dantel, elişi yap... Boşuna vakit kaybı... Bir yandan da hırsını oğluna ördüğü çeyizden çıkarırcasına hızlı hızlı örerken, ellerine baktım, takip edemedim, hızına yetişemedim... Evet...Stres atmanın en iyi yolllarından biri örgü örmektir... Yakışanı budur... Ne kazandırıyor sana saatlerce blog blog gezip, internette vakit harcamak, kimsenin okumadığı yazılar yazmak, bazan özelini isyanla haykırmak, acını klavyeye dökmek, sevincini ortaya saçıp bırakmak?... Kadın olmak susmak demektir.... Özelini, bütün çıplaklığıyla şiirler ve yazılarla dile getirmek yakışır mı, ör örgünü, kazakta, dantelde görünmez çıplaklığın?... Doğruluk payınının olduğunu biliyor.. ( devamı )

okuduğum kitaplar

FİONA ( CATHERİNA GASKİN)

 

Geleceği görme sezisi, genç ve güzel bir kızın hayatını bambaşka yönlere götürdü. Çocuk bakıcılığı yapan, basit bir rahibin iki kızından biriydi aslında. Sıradan bir hayatı olmasına rağmen gördüğü birkaç önsezi hayalleri bu yeteneğini ortaya çıkarınca, eski İskoç insanlarının yuhaladığı ve biraz da ürktüğü bir insan oluverdi bir anda bir kaç olaydan sonra... Lanetlenmiş bir kızdı artık onların arasında, ne göze çarpan güzelliği, ne de iyimser karaketeri onların umurunda değildi, istenmiyordu, ve bunun farkındaydı....

Uzak akrabalarından bir mektup geldi günün birinde...Çocuklarına bakıcı olarak kendisinden küçük kız kardeşini istiyorlardı... Ama babası Fiona’yı uygun buldu, hem konumundan dolayı oralardan uzaklaşması gerekiyordu, ayrıca kızkardeşi nişanlıydı ve yakında evlenecekti... Bu yüzden Fiona’nın gitmesi kararlaştırıldı, ve yola çıktı uzun sürecek bir gemi yolculuğu gelecekte olanlara kendini hazırlaması ve düşünmesini kolaylaştıracaktı...

Randfall malikanesine vardığında kardeşinin yerine onun gelmesi, kararlılığı, güçlü iradesiyle evdeki herkesi şaşırtsa da kendisi de onlar kadar şaşkındı... Çağrılmasının nedeni çocuk bakıcılığından öte, evin yaşlı sahibinin gayrimeşru şekilde doğan oğluyla evlendirilmek olduğunu öğrenince daha fazla şaşkınlığa uğradığını hissetti... Yaşlı adam, oğlunun sevdiği kıza aşık olmuş, hırsı yüzünden şimdik.. ( devamı )

Ve umuda

ACIYA AĞIT....

Gün yüzü görmüş çocuklar olmadık hiç bir zaman, günyüzlü olmayı öğrenmedik, doğan güne verip sırtımızı, yürümedik hiç gülen gözlerle... Ay güneşe verirken kendini, ışığına kanmadık, sıcağında kavrulmadık, şefkatinde yoğrulmadık...Yakışıksız bir yaşamaktı bildiğimiz, yürürsün, koşarsın ve hala bitmez yolun... Gide gide kilometreler katatsen de bazan bir bakarsın yolun başındasındır, başa çekersin kendini, yine yeni, ve yeniden...

Ne düşünsen, ne yapsan, ne yaşasan, acıtıyor olanlar, olmuşlara esirlenmek, bile bile teslim olmak... Kanıyor her yanımdan, damla damla, durdurulmaz ve önü kesilmez, pansuman fayda etmez... İçimden geliyor, susturamadığım, durduramadığım, tazeliğinden ödün vermeyen, oluk oluk, fışkıran kırmızı bir kan... Acımak ve sevmek , acıtmak ve kine karışmak,acı ve hüzün,geçmiş ve gelecek, hepsi birden toplu olarak geliyor üzerime, hayata ve zamana yenilmek... Halbuki gün yüzlü olmadık ki hiç, günü karşılamadık ki gülümseyerek... Böyleyken niye dokundu , niye acıyor her yanım?..

Alıştığımız ve kandığımız bir şeydi yaşamak... Yine de kan damlıyor, yaralar her yanımızdan çevrelemiş, kuşatılmışız da, hep mi böyleydi, biz mi görmemiştik, böyle mi olmalıydılara dalabiliyorum hala... Halbuki günyüzlü bir çocuk bile yaşatmamıştım içimde, b&uum.. ( devamı )

DIR DIR, VIR VIR

Dırdır Sepeti

Çoğumuz ve bazan de hepimiz bayan da olsak erkek de, kadınların dırdırcı olduğunu düşünür ve şikayet ederiz zaman zaman… Eğer bayansanız kabul etmezsiniz kendinizin dırdırcı olduğunu, annenizden veya çevredeki başka insanlardan örnekler verir, şikayet edersiniz….Küçük bir kızken annem gibi olmayacağım, dersiniz de, bir bakarsınız yaşınız kemale erince, annenizden beter bir dırdıra sahip olmuşsunuz… Bu kadınların doğasında var aslında… Kimbilebilir sebebini, belki duygusal oldukları, herşeyi ayrıntısal bir beyinle algıladıkları için olabilir mi?… Ama erkekseniz bayan dırdırından muhakkak bir şekilde bir kuyruk acınız vardır ki, konu açıldı mı bir ’aaaahh ‘ çekersiniz mutlaka…. Niyeyse kadınların tersine söylemezsiniz ki, anneniz hiç dırdır etmemiştir, hiç ondan şikayet etmeyi gururunuza mı, kendinize mi, içinize mi sığdıramazsınız bilmem, yediremezsiniz kendinize… ‘Neden dırdırcı bu kadınlar, her şeyin en iyisi,en rahatı, en güzeli onlardayken niye hoşnut olmazlar hayatlarından, hatta hep niye temcit pilavı gibi geçmişte olan biten herşeyi unutmazlar da ansızın önünüze çıkartıverirler en küçük şeyde?’ diye hayıflananınız çoktur… Çok_tur da bir türlü dırdıra sebep olacak davranışlardan kaçınmayı düşünmezsiniz…

Benim adım aşk değil

Benim adım aşk değil

 

Gidelim....

Yağmur başlamadan, sele karışmadan, yıldırım çarpmadan gidelim... Birazdan yağacak gibi, henüz erkenken geç vakte kalmadan, belki hava kararmadan, gidelim... Saat on ikiyi vurmadan, sindirella prensesken, hala güzelken, arabası da varken, prensini de bulmuşken, kaçırmadan, kaçmadan birlikte gidelim... Sevgiler çiçek_ken, tomurcukken, dikene vermeden kendini, güle dönüşmeden, mis kokusu bahçeyi sarmadan gidelim... Tadındayken çay, tam da demindeyken içelim bir bardak, soğumadan gidelim... Gidişleri dönüşlere çevirmeden, gözyaşları sele, yağmura dönmeden, gidelim...

Akşamlar bizim... Hiçbir yıldız kaymadan, dilek bile tutmadan, ay dolunay olmadan, gidelim..... ( devamı )

Çaresizlik böyle bir şey mi?...

                             
 

Oğlum OKS sınavını kazanamadı...Kendisi de , biz de ne kadar üzüldük, ne kadar?.. Bir yerde bir yanlış var ama, kimde?.. Anne baba olarak bizlerde mi, çalışmayı çok sevmeyen oğlumda mı, sistemde mi?.. Hepsi birden mi?.. Halbuki ilk kez bu yıl sınav gayet kolaydı diğer yıllara göre, daha basitti özellikle Türkçe_ Sosyal soruları... Yine de yolunda gitmedi, gidemedi işte... Yolunda gitmesi için eksik olan neydi, yaşıtlarına göre daha mı az çalıştı, daha mı az yetenekliydi, bu yarışma ortamına mı hazırlayamadı kendini, yoksa sistemde yanlış olan bir şeyler mi var, yolunda gitmeyen, olmaması gereken?..

İnsanın hayatını iki saate sığdırması, geleceğini iki saatin içinde görmesi, hazırlaması ne kadar kötü?.. Hatta ne acımasızlık!.. Başka nasıl niteleyebilirim ki bu sınav sistemini, hangi kelime daha iyi yakışır acımazsı.. ( devamı )

TÜRKÇE OLİMPİYATLARI İZLENİMLERİM


Gördüm, Türkçe ile yarışılır olmuş, dünya ülkeleri toplanmış, yarışmaya katılmış, bir varmış bir yokmuş değil, sanmayın öyle, sahiden olmuş.Ne sanal bir görüntü, ne çizgi, ne roman... Necip fazıl’ın, gerçek üstadın Sakarya’sını ezberlemiş güzel bir yabancı kız.Daha benim oğlum ezberlemeden, henüz bir çok Türk genci varlığından bile habersizken, kendindenmiş gibi, yaşamış gibi okumuş, dudaklarından süzülen sanki kendi diliymiş gibi, cümleler atalarının kanındanmış gibi akmış, coşkun sular bu kadar güzel akmazmış... Gözlerinden yaşlar döküle döküle, haykıra haykıra, mısraları içinde duya duya, dinleyenleri ağlata ağlata okur olmuş... O kadar güzel okumuş ki, Türkçe’yi o kadar güzel şiire dökmüş ki, gercek Türkler utanmış Türklüklerinden... Kendi katlettikleri dillerini başkasının ağzına yakışır görmekten... Belki okunan şiirden çok duygulandıkları, akıttıkları gözyaşı bozulan dillerineymiş... Karamanoğlu Mehmet Beyden de utanmışlar, fatihlerinden de, kanunilerinden, hatta deli Osman’dan bile... Emanete hıyaneti bilir misiniz, ne kadar çok ihanet ederseniz o kadar çok verirsiniz kendinizden, benliğinizden,sökün eder gibi gelir... İlk hırsızlık gibidir, ilk kumar, bir yudum şarap gibi, gerisi sonradan gelir...Yığılır, yığılır, toplayamazsınız dağınmışlığı, dağınıklığı, bitikliği...Keşkelere sığınmak bir dili nasıl geri getirir ki?... Hangi şeyi geri getirmiş ki hayatta?..


Gördüm... Bir şey oldu, dünya tersine mi döndü ne?.. Herkes İngilizce kursları alırken, Almanca konuşmaya çalışırken, yollara, sokaklara, dükkanl.. ( devamı )

Benim adım mayıs....


 


 


ADIM MAYIS


Mayıs bitiyor, mayıs bitiyor, mayıs gidiyor...


 


Gitti mayıs...


Gelişiyle nasıl da mutlu etti hepimizi... Mayıs hayatın başlangıcı, baharın gülümseyişi, mayıs benim...


 


Benim adım mayıs...


Yokuş aşağı yuvarlanırken çekti aldı beni,


güneşiyle, papatyasıyla,




TAHLİLAT

 


 


                    


Çocukluğum,


Hiçbir zaman yaramaz bir çocuk olmadım.Kendi halinde, gereğinden fazla uslu, sessiz bir çocuktum.Her zaman yaşına göre olgun, her zaman nerede ve ne zaman ne yapılacağını bilen biri...Her zaman başkaları için davranan, başkaları olan, biri... Bunu farkettiğimde epey zaman geçmişti, yıllar ve yaş olarak çok ötede kalan bir zaman...


İnsan kendi hayatını başka insanlarınki kadar kolay resmedemiyor, tahlili daha güç gelse de, çözümleyip tarafsız analiz yapamıyor... Ne kadar bazan kendimizden hoşnut olmasak da, bizi yaşıyoruz, istesek de, istemesek de zamanla birlikte değişen tek şey yüzümüzde ve ellerimizde beliren çizgiler... Belirdikçe insana cesaretsizlik veren, ama daha bir umuda sarılma hırsı veren çizgiler...


Düşünüyorum da, tek yaramazlığım sayılabilecek iki şey var.Biri komşunun oğlundan aldığım sapanla ne kadar uzağa taş fırlatabileceğim diyerek karşı komşunun çatısındaki kiremitleri kırdığım gün....Bir diğeri de itirafını otuz beşimden sonra yaptığım; evimizin kiler penceresinden attığım kuru soğan kabuklarıya komşunun bahcesinde oluşan görüntü...Dul ve zaten yeterince hırçın, komşulara aman detirten bir kadındı....Anneme gelip de benim bahceme ne diye soğan kabukları atıyorsunuz diye kavga edince, ben yaptım, diyemedim tabii...Ama niyeyse devam ettim kabuk fırlatmaya, komşu da kavgasına..Annemin şaşkınlığını da hatırlıyorum, gülümseyere.. ( devamı )

başbakana mektup

        


Mektup


 


Bugün Sosyal bilgiler dersinde küçük bir etkinliğimiz vardı.Belediye başkanlarıyla, TBMM meclisi, görevleri ve yetkileriyle ilgili bir konuydu... Kitabın çalışma sayfasına belediye başkanına bir mektup yazmayı hazırlamışlar...Oradan açıldı, öğrencimin biri kalktı, ben belediye başkanına değil, başbakana yazacağım ,çünkü babam bu başkanı hiç sevmiyor,dedi...Çocuklar nasıldır bilirsiniz, biri bir fikir attı mı ortaya, hepsi birden atılır...Bir başkası çıktı, ben cumhurbaşkanıma yazacağım dedi... İlginç olur, o heyecanla belki daha bir özenirler, mektup yazmayı,zarf üstü yazmayı ve duygularını konuşturmayı becerebilmek için çaba sarfederler diye düşündüm, kabul ettim... Sonradan mektuplardaki samimiyeti ve çocuksu duyguları görünce göndermeye karar verdim, ne çıkardı?.. Sonuçta çocuk da olsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydılar , kimbilir belki de o yüksek mevkide olabilmeyi hedef seçip kendine, bir yol alan çıkardı?... Bir harıltı, gürültü, heyecan içinde başladılar mektuplarını yazmaya... Ben de zarf temin ettim kenar mahalle okulu olarak kısıtlı bütçemizin elverdiği kadar zarf, çizgisiz kağıt,vs...


Mektupları sahiden göndereceğimizi, dikkatli ve güzel yazmalarını, duygularını ifade edici ve kurallara uygun yazmalarını istedim tabii, bir de samimi olmalarını... En kötü yazısı olanı bile, kurallarına uymadan da yazsa cümleleriyle kendini ifade edebilen küçüklerimle gur.. ( devamı )

yazıyorum

 


 


BURAYA DA YAZIYORUM  : BAKARSANIZ SEVİNİRİM:


 


http://www.siirimsiler.com/

.. ( devamı )

kırk yaşımdayım

        


           


 


Kırk taş büyüttüm içimde... Kırk renkli, irili ufaklı kırk taş... Her yıla birini sığdırmış, her rengi o yıla boyanmış, kırk taş attım denize... Deniz de denizdi hani, hiç almayayayım demedi, atma, tut elinde, sakın bırakma, demedi, yutuverdi taşımı...Attım gitti, uzak dalgalara savurdu taşlarım kendini, kayboldular...Sanki hiç elime almadım, sanki hiç boyamadım, hatıraları serpmedim üzerlerine, sanki hiç biri benim dediğim değildi, sanki hiç benle ağlamadı, benle gülmediler, sanki hiç benden değillerdi, her bir rengi, beni yaşatmadı sanki...Kendiliğinden kayıp gittiler elimden... Tutup sımsıkı, bırakmayayım dedikçe parmaklarımı acıtırcasına kaçarken, kaçışları bendendi sanki, ne yaptıysam, nasıl bir hata yaptıysam kalmaları için, neyi yapamadıysam?...


 


Kırk taş büyüttüm içimde her bir yıla sığdırılmış kırk renkti, boyası silindi, denize attım, gitti...


 


Kırk kuş uçurdum gökyüzüne, salıverdim özgürce, kimisi serçeydi, kimi güvercin, kimi kartal, kimi atmaca, kimi muhabbet, kimi leylek, kimi karga... Hırçın yıllardı, beceriksiz, tecrübesiz, kendini bilmez kuşlara verdi kendini günlerim... Uçmak için, soğuk kış günlerinde ıs.. ( devamı )

yokuşa rağmen

                      


 


YOKUŞ AŞAĞI



 


Yokuş aşağı yuvarlanır gibiyim... Yokuşlar çekiyor beni, uzaklar çekiyor... Ağır bir gurbet yükü taşıyan hamallara benziyorum gitgide, yükü kendisinden büyük... Yokuşlar, dağlar, uzak yollar fena geliyor üzerime, ağırlaştırıyor saatleri, her bir yuvarlanış bir çizgi oluşturuyor alnımda, bedenimde bir çöküş... Her geçen günle büyüdükçe yaşlanan, küçülen bir nefes...Yamaçlardan aşağıya bakamaz insan... Başı döner, çıkış zordur da, inişi göremezsiniz... Bu yokuşlar çok fazla yorgun yıllara taşıyor geçmişimi, belirsizliğe atıyor bugünümü... İnişlerle birlikte her yuvarlanışta geleceğimi yuvarlıyorum sanki yokuştan, öyle ağır, öyle büyük...



Bazan her şeyi yazamazsınız, bazan tıkanır kelimeler, boğazınızın ucunda düğümlenir, konuşamazsınız. Olanla biten arasında bir çizgide, seyretmeyi yeğlersiniz, kelimeler yetişemez yaşanılanlara, siz de peşinde koşamayacak kadar zayıflarsınız... Düşünemezsiniz, düşünmediğiniz kadar devam eder yoluna hayat, gittiği yere doğru takılı kalır bakışlarınız... Nereye, nasıl , ne zaman demeye bi.. ( devamı )

karikatür denemesi



 


 İnternet öyle bir dünya ki, ne istersen yap, özgürlüğe açılan pencere diyorum...Bzan da yeteneklerini sergileyeceğin bir kapı, önce camı aralıyorsun, anahtarı eline bile almadan, kapı açılıyor... İşte, buyrun bir karikatür denemesi...:  ))


 



.. ( devamı )

çocuk bayramı resimleri


 


 BAYRAMDAN FOTOĞRAF KARELERİ



 


şekerlerim



 


BENİM ÇİÇEKLERİM


 



 


23 nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı  İZLENİMLERİM


 



 


DÜNYA ÇOCUKLARI


 



 


 



 


  minik  efeler


 



 


halk oyunları


 



 


üsküdara gideriken

.. ( devamı )

AŞK__ SA, NE RENKTİR ?...

                                       


 


AŞK__ SA, NE RENKTİR?...


 


 


Şimdi size aşktan bahsedeceğim...


 


Gidip de dönmeyenden,


arkasına bakmadan yürüyenden,


güneşe sırtını dönüp aya yüz sürenden,


ne gidebilen, ne kalabilenden,


yaşanmış ve yaşanılamamış sevdalardan,


sevda deyip de geçilmeyenden söz edeceğim...


 


Belki dokunmadan yüreğinize, gözlerinizden süzülüverecek ahlar, belki bir parça.. ( devamı )

VARIM

                       


 


Sondan
Bir adım önce
Bu,
Sana doğru
Yürüdüğüm...


Sen
İyi bilirsin koşmayı
Kanat açıp uçmayı
Kovalarken yakalanmayı
Hep koştun
Sen koştun
Ben yoruldum
Tükendin her adımında...


Bu,
Sana doğru
son yürüyüşüm
Bir adım
Bir adımda
Bitecek yolum...


Sen
Bilmezsin
Bitmeyi,
Bitip de tükenmeyi...


Bilme,
Yürüme ,
Sen koştuğun kadarsın
Ben,
Sana yürüdüğüm kadar
Varım..


 


 


ferkul


 00.33



Kategori başlığı Kültür Sanat olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder

1 Yorum Var »

teşekkürler, tanıtım için

Ocak 16th, 2008 | 19:49
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum