Uçan Balık
Gönderen: Editorya Tarihi: Eki 23, 2007
: ucanbalik tarafından sahiplenilmiş bir blog.
ucanbalık derki “Ne güzel bir memlekette yaşıyoruz. Bekir Çoşkunlar, vapurlar felan! Güzel tabi..”
ucanbalik.blogspot.com açıklama : Gündeme dair ironik notlar..
Kategori : Yorum
Etiketler : kollektif bilim-teknik bir mühendisin dünyası siyaset politika bilim teknik medya eleştri akademik
Uçan Balık
En iyi muhalafet şekli ironidir.
Gündeme dair ironik notların bulunduğu bir çeşit blog. Site özgündür. Sitede dilediğiniz gibi at koşturabilirsiniz.
–
Uçan Balık güncel olaylara eğlenceli bir yaklaşımla bakıyor. Okuma fırsatı bulduğum birkaç yazısında hem tebessüm ettim hem de düşünmek zorunda kaldım. Ziyaret edilmesinde fayda gördüğüm bir blog, tavsiye ederim.
Uçan Balık ‘a makalelerini bizlerle paylaştığı için teşekkür ederim.
Son Gönderileri
Uçan Balık
En iyi muhalafet şekli iRONiDiR.
Taşındık..
'Yüce' Türk mahkemeleri sayesinde göçebe gibi oldum. Artık buradayım;
http://ucanbalik.wordpress.com/
http://ucanbalik.wordpress.com/
http://ucanbalik.wordpress.com/
http://ucanbalik.wordpress.com/
Wordpress Engeli Kalkmış
Wordpress engeli kalmış. Uzun süreli takip edenler varsa, daha önce 'ucanbalik.wordpress' üzerinden yazdığımı bilirler. Engelin kalkması ile birlikte eski mekana geri dönmeyi düşünüyorum. Zira wordpress'in artıları çok daha fazla.
Ama tabi burası Türkiye adamın birinin kafası atar, açar davayı tekrar felan. Bu seferde göçebe gibi oluruz. Ama büyük ihtimalle geçeceğim..
Ben eski adresi vereyim.. Büyük ihtimal artık oradayım.. Ha unutmadan, adnan oktar'a selamlar!
http://ucanbalik.wordpress.com/
Aradaki Fark
İkisi arasında bir fark bulana 301 kere helal olsun! Üzerinde çok düşündüm, fakat bir sonuca ulaşamadım..

Simitci Emekcilere Mujde! 'Milli Egemenlik icin Buyuk Bulusma': 12 Nisan 2008
Ayşe Kadıoğlu'nun geçen hafta Radikal-iki'de söylediği gibi, 'bugun aklını başkalarına teslim etmeyenler açısından siyasetin, darbelerin gölgesi altında can çekiştiği gerçeği son derece açık. Bugun Türkiye'de adına darbe denilmeyen, darbe değilmiş gibi yapılan bir darbe sürecinin içindeyiz. Bu 'incelikli darbe'nin taşıyıcıları arasında siyasal alanı kapatmaya girişen herkes var.'
Ayşe Kadıoğlu değerlendirmesinde son derece haklı. Şu an Türkiye'de yaşanmakta olan bir 'yargı darbesi' dir. Halk tarafından seçilen 'seçilmişlerin', atanmışların hukuki olmayan müdahalesiyle indirilmek istenmesi. Yani doğrudan 'egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' hükmüne bir saldırı söz konusu. Demokrasinin normal seyrinden çıktığı böylesi dönemlerde 'amalar..' bir kenara bırakılmalı ve siyasetin, dolayısıyla demokrasinin bekası için sivil irededen yana tavır alınmalı. Bu noktada ideolojik görüşü ne olursa olsun, demokrasiyi benimseyen herkes bu yargı darbesi karşısında akp'den yana saf tutmalıdır. Ahmet İnsel'in ifade ettiği gibi, 'AKP'nin kapatılma davası karşısında sallanan duvarın altında sadece AKP kalmayacaktır..'
İşte 'incelikli darbe' nin gerçekleştiği böyle bir dönemde meydanlarda demokrasi sosuyla servis edilen darbe yanlısı söylemleri görmek mümkün. Bunun benzerlerini 'Cumhuriyet Mitingleri' adı altında geçen sene görmüştük. Demokrasi sosyula servis edilmiş anti demokratik ve darbe yanlısı büyük bir kitleydi. Bu çok sesli azınlığın 'ihtişamlı' gösterilerinden sonra seçim süreci başlamış ve sessiz çoğunluk seçim sandığında bu kitleye bütük bir yenilgi tattırmıştı.
Bu miting konusuna girme nedenim facebook'da aldığım bir miting çağrısı. Çağrıyı okuduktan sonra, 'yollar yürümekle aşınmaz zaten pek bi sevdiniz meydanları, eh sandıktan size hayır yok zaten' diye düşündüm. Çağrı şöyle;
ADD'nin Çağrısı!ADD ve ulusalcı tüm Demokratik Kitle Örgütleri, 12 Nisan 2008, Cumartesi günü saat 11.00 'da Ankara’da, laik cumhuriyet ve demokratik yaşamı savunmak adına büyük bir miting düzenleme kararı almıştır. Tüm duyarlı yurttaşlarımızı ve Demokratik Kitle Örgütlerini, Derneğimizle bağlantıya geçerek "Cumhuriyet Mitingi" ne katılmaya davet ediyoruz.
___
Laik bir Türkiye için el ele, gerçek demokrasi için el ele.Tüm Türkiye'yi 12 Nisan'da Ankara' Tandoğan Meydanı'na bekliyoruz.
Ben de buradan duyurmuş olayım. Bugune kadar ülkeye bir şey veremeyen sol görünümlü -aslında sol ile uzaktan yakından alakası yok- cehepe zihniyeti hiç değilse bu mitinglerle simitçi emekçilerin yanında yer alıp, bu mitinglerden biraz para kazanmasını sağlıyor. En azından bunun için bile buradan bu çağrıyı duyurmaya değer yani. Simitçi emekçilerin gözü aydın olsun. Başta chp ve tuncay özkan olmak üzere bütün ulusalcı camiaya teşekkür ederim, simitçi emekçilerin daha çok para kazanması için bu mitinglerin arttırılmasını dilerim.
TRT'de Perukla Program
Hurriyet ve Milliyet ikilisi özellikle kritik dönemlerde 'işte irticanın yükselişi' tarzında haberler servis ederler. ( 1, 2, 3, 4) Bunu yaparken haberin doğru olup olmadığının bir önemi yoktur. Sorunlu bir insan kızların bacağına kezzap atar mesela, bunu 'mini etekli kıza kezzap' şeklinde servis edip, olayı bam başka noktaya çekerler ve buradan hükümeti eleştirme yoluna giderler. İşin aslı ortaya çıktıktan sonrada genelde sessiz kalırlar. Çamur at izi kalsın şeklinde. Bunu zaten binlerce kez tekrar ettik.
Asıl bahsetmek istediğim ise artık doğan medyasının işi iyice absurd bir şekle dönüştürdüğü. Servis ettikleri haberin içeriği tamamen boş ve anlamsız. Mesela bugun şöyle bir haber yer alıyor;
Önceki gün TR1'de yayımlanan 'Hayat ve Din' adlı programda farklı bir uygulama dikkat çekti. Daha önce türbanlı bir konuğun ekranlara çıkmasıyla eleştiri oklarıne hedef olan TRT'de, uzman konuk bu kez perukla yayına katıldı.Yapımcılığını Şahin Demiral, sunuculuğunu ise Halil Yıldırım’ın yaptığı programa özel yaşamında türban takan Doç. Dr. Hülya Küçük perukla katıldı.
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hülya Küçük, tasavvuf hakkında izleyenlere bilgiler aktarırken, ekrana, Mevlana Celalettin Rumi’nin “Cüppe ve Sarık’la insan âlim olmaz, âlimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir” sözlerinin yansıtılması dikkati çekti.
Burada haber yapılacak konu nedir diye derin derin düşündüm. Bir profesör var ve bu profesör inancının gereği olarak taktığı başörtüsünü, sırf laikçiler 'tehlike' olarak gördüğü için gizlemiş ve üzerine peruk takarak laikçilerin 'tehlike algılarını' uyarmamak istemiş. Laikçi paranoyanın ileri boyutlarda olduğu böyle bir ülkede insanlar inançlarını yaşamak için bu tarz fedakarlıklara girebiliyorlar. Burada bir yanlış varsa bu, laikçilerin 'laik adı' altında aslında laikliğin bizattihi kendisine aykırı olan bir anlayışla, insanların kişisel yaşamlarını tercih etme hakkında müdahale etmeleridir. Ama habere ve servis ediliş şekline bakıldığında sanki bu gerici yasağı koyup, insanların kişisel yaşamına müdahale etmek doğru, bu anti demokratik ve bağnaz müdahaleye karşı kendi yaşam alanından fedakarlık edip, sırf laikçi paranoyanın 'tehdit' algısını uyarmamak adına bu yola girmek ise yanlış gibi gösteriliyor..
Hurriyet ve Milliyet kadar okuyucularıda bu konuda bir hayli enteresan. Mesela birkaçı;
BUGÜN PERUKLA YARIN TÜRBANLA ,EĞER ÖMÜRLERİ YETERSE İKİ SENE SONRADA SARIKLA ,CÜBBEYLE PROGRAM YAPARLAR .Cok cirkin görünüyor.Zaten TRT,yi seyrettigimiz yok,Seyredilecek birsey,de yok zaten.Allah Türkiye,yi bunlarin karanlik emellerinden korusun.
hepten tirlatmislar,okumusu boyle olursa!gerisini sen dusun,canim turkiyem coook yazik!neoldu simdi sacin gorunmedi,cennetemi gidiyorsun?yanindada perugunu goturmeyi ihmal etme sakin..
Böyle terbiyesizlik görmedim. Kendine saygın yok bari ekranda seni izleyen topluluğa saygın olsun. Perukla çıkıp saçlarını örtmeye çalışmak kadar komik bişey yok. İşte hükümetin zihniyeti bu en altından en üstüne kadar.
İnsanların yaşam alanına otoriter bir şekilde devlet eliyle saldırı oluyor, ama bu saldırı göz ardı edilip, bu saldırıya karşı çözüm arayan ve bunu yaparken kendi yaşam tarzından taviz veren insanlar eleştriliyor.
Demokrasinin ve hukukun olmadığı bir bir ülke..
Ve bu ülkenin tekelleşmiş medyası altında zihinleri ele geçirilmiş insanlar..
Hurriyet ve Milliyet okuyusuna Allah'tan akıl dilemekten başka çare yok heralde.
Okuyucu Mektubum-2
Okuyucularım sağolsun, kritik anlarda mektuplarıyla beni yalnız bırakmıyorlar. Bundan bilmem kaç ay önce, hurriyet ve milliyet'in servis ettiği 'mini etekli kıza kezzap' haberinin yalan çıktığından bahsetmiştim. Yazımdan hemen sonra haluk şahin'in okuyucu mektubuna pek bir benzeyen bir 'okuyucu mektubu' almıştım, 'sarıkız' adlı laik mi laik okuyucumdan. Mektuptan sonra yanıldığımı, aslında gerici akp zihniyetinin otoparkta bile haremlik selamlık uygulaması yaptığını, karşı çıkanları ise nitrik asit ile korkuttuğunu bizzat birinci ağızdan duyup, gerçeği anlamıştım. Ve bugunde mail kutumu 'mahalle baskısından' olmuş olacak ki besmele ile açarken bir okuyucu mektubuyla karşılaştım. (umarım baş savcı bu besmele konusunda ironi yaptığımı anlar; yoksa 'bu blog laik karşıtı eylemlerin odağıdır' diye kapatıverir..)
Mektup, 'cnbce izleyip radikal okuyan, hayatı kaliteli yaşayan çoban' rumuzu ile gelmiş. Anlaşılan okuyucum aysun kayacı ya fena halde bozulmuş diye düşünerek başladım mektubu okumaya. Mektupta şunlar yazıyor;
Değerli ucanbalık. Dün gece hanımla ile fazıl say üstadımızın dinletisini dinledikten sonra, cnbce'de ki dizim başlamadan önce ntv'de ki malum programa bir göz gezdireyim dedim. Aysun hanımı evvelden beri beğenirim; ama velakin söylediklerini duyduktan sonra pek bir bozuldum. Birinin bu hanfendiye derhal haddini bildirip kafasına, gözüne nutuk fırtatması icap eder. Ah ah, aklıma büyük üstad sezer geldi şimdi; hani kitap fırlatma diyince yani. E ne diyorduk, bu bayan bilmez mi ki büyük Atatürk, 'köylü milletin efendisidir' demiştir.. Yazık, çok yazık.. Yani anlamıyorum, aysun bizi neden 2. sınıf vatandaş yerine koyuyor. Tek farkımız dudağımızın o kadar seksi durmaması, bacaklarımızın şehvet uyandırmaması, pepsi reklamında ona buna opucuk atmamamız mı? Ayrıca en bozulduğum tarafı ise bizi potansiyel bir akp seçmeni, ayak takımı, göbeğini kaşıyan adam, bidon kafalı takımıyla aynı gruba koyması. İnanır mısınız, ben chp'den başka partiye oy attığımı bilmem. Ankara'ya her ziyaretimde atamı ziyeret eder, huzur bulurum. Aysun kayacı, 'benim bir oyum neden bir yobazın oyuyla eşit' deseydi keşke, biz de buradan alkışlardık, bizi neden alet ediyor ki.. Mesela bekir çoşkun üstadımız gibi açık açık akp'ye oy veren bidon kafalı diyebilirdi veya 'ben bu gerici akp zihniyetini istemiyorum, chp ve diğer çağdaş partilere verilen bir oy, akp nin 3 oyune eşit olsun' felan diyebilirdi..
Dinlediğim son senfoniyi size armağan ederek mektubumu sonlandırıyorum değerli ucanbalık. Aysun kayacı ve türevleri unutmasın, 'çobanlar laiktir laik kalacak..' Bizi kimse ayak takımı, bidon kafalılarla bir tutamaz.. En laik duygularımla arz ederim..
'cnbce izleyip radikal okuyan, hayatı kaliteli yaşayan çoban' rumuzlu okuyucumun mektubu fazla söze gerek bırakmıyor.
Medya ve Ergenekon
Ülkede enteresan şeyler oluyor. Haber kanallarını açtığımda, ellerinde Atatürk fotoğrafı olan insanlar görmeye başladım. Elbette bunda ilk bakışta bir gariplik yok, ama birilerinin açıklarını bu yolla kapatmaya çalışması garip. Bir yazar polis tarafından gözaltına alınıp, sorgulanıyor; hemen birileri ellerinde Atatürk fotoğraflarıyla olayı protesto ediyor. Bu tabloyu gördüğümde aklıma kaçak gecekondu dikip, evinin çatısına Atatürk fotoğrafıyla çıkan ve yıkımı engellemeye çalışan vatandaş geliyor. Enteresan tabi.
Hal böyle olunca acaba blogun sağ üst tarafına şöyle en afillisinden bir Atatürk fotoğrafı koysam mı diye düşündüm. Değerli savcılarımız Atatürk fotoğrafıyla seyahat etmenin 'huzur ve mutluluk' getirdiğinden bahsettiklerine göre bir bildikleri vardır; belki 'huzurlu ve mutlu' yazılar yazarım bu vesileyle. Hem bir önceki yazının etkilerinden de bu vesileyle sıyrılmış oluruz.
Ha bi de böyle dönemlerde bazı yazarımsılarımızın, demokrasi sosu ile servis ettikleri ve bol 'ama..'lı cümleleri tavan yapıyor. Eh demokrasi kılıçı sert iner böyle anlarda. Hal böyle olunca demokrasiden yana olmak zorlaşıyor ve bol 'ama..'lı cümleler kurarak arada kalmaya çalışıyorsun. Mesela Altan Öymen bunu çok iyi başaranlardandır. Demokrasi sosu katılmış, bol 'ama..'lı yazısını okurken, Altan Öymen'in ya hakkaten kör veya bazı şeyleri gizlemek için kör ayağına yattığını düşündüm. Ne diyor bugunku yazısında yazarımsımız;
Ankara'daki AKP iddianamesiyle İstanbul'daki Ergenekon soruşturmasını birbiriyle ilişkili haldeymiş gibi görüp gösteren bugünkü iktidarın sorumluları ile yandaşları, sakıncaları giderek büyüyen bir yola girdiler.
Diyorum ya, Altan Öymen ya hakkaten kör ya da kör ayağına yatıyor. Sanırım Altan Öymen, Ergenekon'da gözaltına alınan kişilerin bilgisayarında AKP'nin kapatılma iddianamesinin çıktığından habersiz. Radikal'in tabiriyle 'islamcı' Taraf'ın (taraf gazetesinden bahsederken 'islamcı' tabirini kullanmış bugun radikal. Okurken içimden koca bir 'yuh' çektim. ismet berkan'ın böyle durumlarda yarı militarist-yarı demokrat durumlarına bitiyorum!) haberine göre, gözaltına alınan kişilerden birinde, 'akp'yi kapatmak için hazırlanan iddianamenin, mahkemeye gönderilmeden iki gün önce kaydedilmiş bir kopyası çıkmış.' Ee heralde, vahiy yoluyla felan inmiştir o bilgisayara. ('vahy' kelimesini kullandım, savcı görmesin. Aman neyse, nasılsa yana bir Atatürk fotoğrafı koyacağız canım)
Altan Öymen yazısının devamında, 'ne alakası var kardeşim, Alparslan Arslan ile ergenekon arasında' mealinden şeyler söylüyor. Bunu direk olarak söylemsede, arzın merkezine indikçe 'light'laşan cümlelerinden çıkarmak zor değil. Eh, Altan Öymen'in, bu katilin Veli Küçük ile çekilmiş fotoğrafını unuttuğunu düşünebiliriz. Cumhuriyet gazetesine atılan bombanın ne malı olduğunu da unutmuştur belki.
Alparslan Arslan ile Veli küçük'ün çekilmiş fotoğrafları var, Cumhuriyet Gazetesine atılan bombalar Ümraniye'de bir ergenekonçu'nun evinden çıkıyor, ve Akp'ye açılan kapatılma davası mahkemeye sunulmadan 2 gün önce birinin bilgisayarından çıkıyor ve bunların arasında bir bağ kurulamıyor. Veya kurulmak istenmiyor.
Her şey bu kadar bariz ortada iken, aydın doğan medyasının gerçeğin üzerini örtme girişimi takdire şayan. Yoksa bu işin ucu oralarada mı dokunuyor?
Beni de Kapat Savcim!
Başsavcı'nın iddianamesini okuduktan sonra 'beni de kapatıver be savcım' dedim, en laik duygularımla. Zira pek sayın savcımızın belirttiği 'irticai' faaliyetlere bizzat katıldım. Mesela geçtiğimiz ramazan ayında akşam yemeğini beleşe getirmek adına bir çok kez iftar çadırına katılmışlığım vardır. Bu kadarla da kalmadı. İftar cadırında maruz kaldığım 'çadır baskısından' olmuş olacak ki, yemeğe başlamadan önce 'bismillah' şeklinde irticai bir slogan atıp, sağ elimle arap tatlısı kabul edilen hurmadan bir kez yemek suretiyle irticai bir faaliyetin içinde yer aldım. Yemeği yedikten sonra herkesin 'elhamdulillah' zikri ile birlikte irticai faaliyeti sonlandırdık.
(Savcı'nın iddianamesinde, 'Dinî bayram ve günlerin ulusal bayramları gölgeleyecek bir tanıtım ve gösteriş içinde kutlanması' suçunun parti kapatmayı gerektirdiği ileri sürülüyor)
Bununla kalsa iyi. Ramazan Bayramı'nda 'sayın' savcımızın belirttiği suçu, mahalle, pardon 'peder baskısı' nedeniyle işlemiş bulunuyorum. Peder beyin ellerinden bir kez öpmek suretiyle bayramlaşma faaliyetini bizzat gerçekleştirerek laikliği ihlal etme suçunu işledim. Ayrıca üzülerek belirtmem gerekir ki, bizde dini bayramlar her zaman ulusal bayramlardan daha görkemli kutlanır. Ne bileyim, mesela bir Cumhuriyet bayramında büyüklerimin ellerini öptüğümü hatırlamam.
(Savcı'nın iddianamesinde, doğan Medya Grubu'nu eleştirirken, "Bunların derdi laiklik değil, menfaat hesabı. Bunlar köşeye sıkıştırma metotları. Tehditle bizden bir şey alamazsınız. Bunların istediği düzen demokrasi değil, diktatoryal düzen" demesi suç.)
Bu suçu bir çok kez işlediğimi zaten bu blogu okuyanlar bilirler..
Bütün bunlardan sonra 'sayın' savcının beni de kapatmasını istiyorum efendim. 10. Yıl Marşı eşliğinde arz ederim.
Başsavcı'nın Hazırladığı Metin Oldukça İronik
Başsavcının AKP'yi kapatma gerekçelerine şöyle bir göz attım. Zira tamamını okumaya ne zamanım, ne de sabrım var. Oldukça ironik. Bir hukuk devletinde böyle saçma sapan nedenlerden dolayı bir partiye nasıl kapatma davası açılır, anlaşılır şey değil.
Ayrıca binlerce laiklik anlayışı vardır. Mesela, ABD tarzı laik anlayışı diyebileceğimiz bir laiklik anlayışı ve dini gelişime engel kabul eden fransız tipi laiklik anlayışı. Ama şunu belirtmekte yarar var ki, başsavcının anladığı laiklik anlayışı yanında, katı fransız laikliği bile hafif kalır.
Metinde öyle gerekçeler var ki.
Mesela başsavcı, kuran-ı Kerim dağıtan belediye başkanı için 5 yıl hapis cezası istemiş. Bunun manası nedir? Kuran-ı Kerim yasak bir kitap mıdır? Kuran-ı Kerim kutsal bir kitap olduğunuda geçelim, neticede devletin bir kitaba yasak getirmesi orta çağ zihniyetinde kalmış bir bağnazlık değil midir? Ki bahsettiğimiz kitap müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen bir kitaptır. Haberde şöyle deniyor;
Konuya iddianamesinde, “AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, 2006 tarihinde üzerinde kartviziti ve AKP logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdığı…” diye değinen Başsavcı, ‘yeryüzünde ne çok okunan ve satılan kitap’ olan Kuran’ı Kerim’in dağıtılmasını laikliğe aykırı eylem olarak değerlendirmiş oldu…
Başsavcının otoriter laiklik anlayışının boyutlarını düşünebiliyor musunuz?
Başsavcının hazırladığı metinde buna benzer öyle saçma gerekçeler var ki. Mesela Radikal'den İsmet Berkan bugun bahsetmiş. Başbaşan'ın, 'biz bu yola beyaz çarşafla çıktık' sözünü, başsavcı metine koymuş. Sanırım başsavcı bu sözden, 'çarşafı üniversiteye sokacaklar' gibi bir mana çıkardı. Kim bilir?
Şu bir gerçek ki bu metin oldukça saçma bir metindir. Ve başsavcı açıkca görevini kötüye kullanmıştır. Metni okuyan herkes bunun siyasi bir partinin ('devletin partisi chp') bir siyasi eleştrisi olduğunu görecektir. Başsavcı görevi bırakıp siyasete atılsa daha iyi olur. Zira yargıyı siyasallaştırıp, akp'ye bu tarz hukuki gerekçeler içermeyen ve tamamen siyasi olan bir kapatma davası açarak görevini kötüye kullanmaktadır. Ve hemen yargılanmalıdır.
Bu olmazsa kimse demokrasinin varlığından bahsetmesin.
(ayrıca kişisel olarakta başsavcıya teessüf ediyorum. Yani şu blogta olaylara ironik yaklaşıyorduk. Ama sağolsun, sayın başsavcı öyle ironik bir metin yapmış ki, metni buraya aynen aktarsam zaten ironinin hası olur. Bu bakımdan 'ironi yapma' zevkimi elimden alan ve bizlere ironik bir metin sunan başsavcıya teessüf ediyorum. Bakalım daha neler göreceğiz.)
AKP'ye Sivil Darbe

Bu Bir Fırsat Olabilir
Bu sabah AKP'yi eleştiren bir yazı yazmıştım. Özellikle rafa kaldırılan sivil anayasa, bir türlü kaldırılamayan 301. madde ve yavaşlayan reform süreciyle ilgili olarak. O yazıyı, 'eğer akp oligarşinin başını ezecek olan yeni sivil anayasa yı rafta bekletmeye devam edecek olursa, korkarım ki oligarşi akp'nin ve demokratikleşme sürecinin başını ezecek' cümlesiyle bitirmiştim. Akşam yayınlamayı düşündüğüm yazıyı 'akp ye açılan kapatma davası' nedeniyle yayınlamaktan vazgeçtim. Zira bir anlamı kalmadı; çunku kaygılarım doğru çıktı.
Aslında bu bir fırsat olarakta görülebilir. AKP hayati önem taşıyan sivil anayasa konusunda gereken adımları atmalıdır. Zira artık oligarşi, 'egemenlik milletindir' ilkesine saldırıyor doğrudan.
Bu bağlamda yerel seçim tarihi daha erkene alınabilir. Bunun yanında anayasa ve başörtüsü konusunda referanduma gidilmeli.
Korkarım ki AKP süreci iyi yönetemezse bu ülkeyi zor günler bekliyor. Yüzde 47 oy almış bir partinin kapatılması, merkez medyanın o populer tabiriyle açıklabilir: KAOS..
Bunun için Başbakan'ın artık aksayan reform sürecine hız vermesi ve sivil anayasa konusunda sağlam adımlar atması elzemdir.
Söz Konusu AKP'den Kurtulmaksa Hukuk Teferruattır
Akp'ye kapatma davası açılmış. En sonunda ulusalcılarımız akp 'ye son darbeyi vurmak için hazırlıklarını tamamlamış anlaşılan. Eh, 'yollar yürümekle aşınmaz' fakat yürü yürü nereye kadar, o kadar cumhuriyet mitingleri yapıldı bir sonuç alınamadı, halk seçimlerde yine akp ye oy verdi. Sonra ordu sanal muhtıra felan verdı, ama yine seçimde halk aynen idade etti. Ee artık ordu öyle sincan'dan tank, pardon at koşturamıyor, demokrasiye alenen balans ayarı felan yapamıyor, tuncay özkan gibi miting sevdalılarının ipiylede kuyuya inilmiyor, bu görüldü. En iyisimi yargı yoluyla yüzde 47 oy alan bir partiyi kapatmak. Böyle düşünmüş olmalı sayın 'hukukçumuz'..
Ülkenin yarısının oyunu alan bir partinin kapatılmasını da geçtim, buna teşebbüs edip böyle absurd bir kapatma davası açmak bile oldukça saçma. Ve/dahi saçma ötesi bir şey..
Kapatma davasında neler var bilemiyorum, ama ben değerli hukukçumuza bu konuda bir takım hatırlatmalar yaparak yardımda bulunmak istiyorum. Zamanında genç siviller bir bildiriyle, AKP'yi kapatma gerekçelerini sıralamıştı. Beldi kapatma davası dosyasında eksik kalmış bir şeyler vardır, ben burdan bunu hatırlatarak görevimi yapmış olayım. Varlığım 'kazanımlarımıza' armağan olsun NETEKİM. Bir kaçı şöyle;
AKP’nin gizli anlamı: AKP harflerinin gerçek anlamı ortaya çıktı. AKP’nin kuruluşunda görev almış bir yetkili, elimizde bulunan ses kayıtlarında; harflerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni değil Allah ve Kuran Partisi kelimelerini ifade ettiği, ancak şartlar olgunlaşmadığı için gerçeğin açıklanamadığını itiraf etti..Doğan Medya Center’da da namaz skandalı: Doğan Medya Center içinde bulunan yoga ve reiki salonunu saat:05.00’de temizlemek için gelen bir grup temizlikçi kadın başörtülülerini takarak salonda namaz kılmaya teşebbüs etmişler, bir cumhuriyet mitingi dönüşü gazeteye gelmiş bulunan Milliyet Gazetesi çalışanları, namaz kılma eylemini henüz kıyam halindeyken bastırmayı başarmışlardır. Temizlikçilerin AKP iktidarı döneminde işe alındıkları, AKP iktidarından cesaret alarak geçtiğimiz Ramazan ayında da oruç tutma eylemi yaptıkları ortaya çıkarıldı.
İnsanları inanan ve inanmayan şeklinde kamplara ayırıyorlar: AKP’li Bakan tarafından atanan Mamak Milli Eğitim Müdürü, öSS sınavına girecek öğrencilere yaptığı konuşmada “ Allah hepinize sınavda zihin açıklığı versin” diyerek sadece Allah’ın sevdiği dini bütün öğrencilerin başarılı olmasını istediği, dinle daha limoni bir ilişkisi olan gençlerin ise yerle yeksan olmasını dilediği anlaşıldı.
AKP’li seçmen davranışlarında artan irtica eğilimi: 14 Nisan 2006 günü, AKP seçmeni olduğu tespit edilen 67 yaşındaki Hatice Benli, Gaziosmanpaşa – Bakırköy hattında çalışan belediye otobüsüne sağ ayağıyla bindi ve ayağını atarken içten içe “bissmillahirrahmanirrahimm” dedi.Ampul Gavur icadı:
CHP’nin amblemi bir Türk savaş aleti olan OK, DP’nin amblemi yine bir Türk taşıma aracı olan AT iken AKP’nin sembol olarak Amerikalı Edison tarafından icat edilmiş AMPüL’ü seçmiş olması Türkiye’yi Batıya peşkeş çekeceğinin en güzel kanıtıdır.
Özellikle son madde bence dosya da en sağlam argüman olacaktır. Bu bağlamda son maddenin dosyada bulunmasını ve öldürücü darbenin bu son madde ile gerçekleştirilmesinin doğru olacağı kanaatindeyim. AKP kapatma davasına bu hatırlatma ile katkıda bulunduysam ne mutlu bana. Söz konusu akp'den kurtulmaksa hukuk teferruattır NETEKİM.
Genç Siviller Son Bildirisinde Sap İle Samanı Karıştırmış
Genç Sivillerin son açıklamasını okudum, 'sap ile samanı karıştırmak' buna denir yani. Sanki genelkurmay siyasete müdahale etmişte, chp madurları oynuyor, muhtıra yemiş ve bizim genç siviller, dünya aleme ne kadar demokrat olduklarını göstermek için, 'bakın işte demokrasi için şimdi de chp'nin yanındayız' diyor..
Bir kere asker konuşmayacak, tamam. Ama asker her konu da konuşmayacak değil heralde. Doğru veya yanlış, bu ayrı bir yazının kousu, ama neticede ortada bir askeri operasyon var ve bunu gerçekleştiren genelkurmay. Sen mesnetsiz ve dayanaksız bir şekilde, 'asker ABD'nin emri ile bitirdi operasyonu' dersen, heralde sana cevabı operasyonu gerçekleştiren Genelkurmay verecektir.
Ne diyor genç siviller, 'evet bu bir muhtıradır..' Hayır, muhtıra felan değildir. Tamam, TSK'nın bir iletişim problemi vardır, basını bilgilendirmekte ve bunu yaparken kullandığı dilde son derece hatalıdır, ama ortada askeri bir operasyonun bitirilmesi yönünde mesnetsiz iddaalar var. Bunu yapanlarda, askerden çok askerci olan, 'sonuna kadar gidilsin' diyen baykal ve ruh ikizi bahçeli. Bu iki savaş tamtamının mesnetsiz iddialarına TSK elbette cevap verecektir; çunku bu iddiaların muhatabı onlar. Tabi uslubu biraz ağırdı, orası ayrı..
Ama olayı bir 'muhtıra' gibi gösterip, 'bak işte chp nin de yanında oluruz gerekirse' demenin ve gözü kapalı askere muhalefet etmenin de anlamsızlığı ortada.
Genç siviller'in son açıklaması bu bağlamda 'sap ile samanı karıştırmak' olmuş.
Zorunlu Din Dersi Din İçin İyi Değildir..
Danıştay 'zorunlu din dersi' ile ilgili önemli bir karar vermiş. Bence yerinde bir karar. Eğer inanç ve fikir özgürlüğünden yana tavır aldıysak cunta yönetimi tarafından getirilen dayatmaya karşı olmamamız gerekli.
Zorunlu din dersi gerçekten saçma. Bu ülkede gayri müslim bir çok yurttaşımız var ve bunlar doğal olarak kendi çocuklarını fikirleri doğrultusunda yetiştirmek istiyorlar. Mesela bir dindar anne ve baba kızlarınında kapanmasını istemeleri ve bu yönde telkinde bulunmaları gayet doğal. Tabi bir baskı olmadığı sürece. Yani bazı ateistlerin çıkıp dindarların bu telkinlerini 'baskı' olarak değerlendirmeleri ne kadar saçmaysa, gayri müslim bir vatandaşın, 'zorunlu din dersine' karşı çıkmasına karşı olmak ve din dersinin zorunluluğunu savunmak da bir o kadar saçmadır. Elbette aile çocuğunun kendi fikirleri doğrultusunda yetiştirilmesini isteyecektir. Burada söz sahibi ailedir ve onun dışında bir dayatama kabul edilemez. Bu bağlamda devletin kendi dinini yurtlaşlarına dayatması anlamsız.
Ayrıca bunun sadece gayri müslimlerin sarunu olduğuna inanmıyorum. İslamın içinde de bir çok farklı yorum var. Alevilik bunlardan sadece biri. Devletin resmi dinini bu şekilde dayatmasına alevi toplumunun karşı çıkması anlaşılır.
Lise yıllarımdan hatırlarımda, din dersi olarak dayatılan şey gerçekten saçmaydı. Sınav için budizm inancına ve yahudilerin bilmem kaç emrine saatlerce çalışmıştım. İslam dinine sıra geldiğinde ise yıl sonu gelmişti. Müfredatı bir acayipti yani. Bu bağlamda bir dindarında bu dersten hoşnut olacağını düşünmüyorum.
Aslında 'zorunlu din dersi' bu sorunun sadece küçük olanı. Asıl mesele diyanet işleri gibi bir kurumun varlığı. Lail devletin kendi din anlayışını empoze ettiği enteresan bir kurum. Burada bir kısım muhafazakarların diyanet işlerini kutsallaştırıp savunmalarını da anlamsız buluyorum. Bu noktada Mustafa Akyol'un yazısından bir bölüm aktarmak yerinde olur;
Hep söylendiği gibi, Fransız laikliği, sırf “devleti dinden korumak” niyetiyle kurulmuşken, ABD’de asıl amaç “dini devletten korumak”tır. Amerikan Anayasası’nın laikliği düzenleyen maddesi, “Kongre (Parlamento), ne dini empoze eden, ne de onun özgürce yaşanmasını engelleyen bir kanun çıkaracaktır” der. Bunun ikinci kısmının dini koruduğu açıktır. Ama aslında birinci kısmı bile dine yarar.Neden mi?
Bir devlet tarafından desteklenmek din için iyi değildir de, ondan!Amerikalı din sosyoloğu Rodney Stark, bu konuya ilginç bir karşılaştırmayla ışık tutar: Amerikan toplumu, Avrupa toplumlarının çoğunluğuna kıyasla çok daha dindardır. Örneğin ABD’de “Allah’a inanıyorum” diyenlerin oranı yüzde 90’ın üzerindeyken bu oran Danimarka, İsveç, Finlandiya gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde yüzde 50’nin çok altındadır. Kiliseye devam, düzenli dua gibi verilere bakıldığında da, Amerikan ve Avrupa toplumları arasında adeta uçurum vardır.
İşin enteresan tarafı ise şudur: Amerikan devleti laik iken, söz konusu Avrupa devletleri laik değildir. Çoğunda devlet tarafından finanse edilen “resmi kilise”ler vardır.
İşte R
odney Stark’a göre, Avrupa toplumlarının ileri derecede sekülerize olmasının (yani dinden kopmasının) bir nedeni, tam da bu “resmi kilise”lerdir. Devlet tarafından finanse edilen bu kurumlar, “memur zihniyeti” ile yönetildikleri için, cansız, ruhsuz ve durağan hale gelmişlerdir. ABD’de ise kiliseler ve diğer dini kuruluşlar devletten hiç bir destek görmedikleri için kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Bu da onları daha cazip ve yaratıcı olmaya zorlamaktadır.Prof. Stark, bu durumu
“sivil din, resmi dinden çok daha başarılıdır” diye özetliyor. Hatta bunu ekonomideki “serbest piyasa” mantığıyla ilişkilendiriyor, hantal “devlet işletmeleri” ile kıvrak “özel girişim” arasındaki farka benzetiyor.Benzer bir durumu kanımca Türkiye’de de görebiliriz.
Ülkemizde kitlelere dini heyecan ve motivasyon kazandırma açısından Nurculuk, Fethullah Gülen hareketi gibi sivil cemaatlerin resmi bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na kıyasla çok daha etkili olduğunu söylemek mümkün. (Türkiye’deki yerleşik gelenekler nedeniyetle “Diyanet’in kaldırılması”nı kısa vadede mümkün ve doğru bulmadığımı belirteyim. Ama uzun vadede doğrusu odur. “Sivil din”in önünü açarak o noktaya doğru ilerlemek gerek.)“Resmi din”in
en kötü versiyonu ise, elbette, “devlet tarafından dayatılan din”dir. Suudi Arabistan veya İran’da olduğu gibi. İlginçtir ki bu baskıcı rejimler, din adına hareket etseler de, aslında dine büyük zarar verirler. Çünkü baskı yoluyla yaratılan şey samimi bir dindarlık değil, ikiyüzlülüktür. Riyad’da zorla çarşafa sokulan kadınların Londra’ya kapağı atınca en dekolte kıyafetleri giyip en aykırı barlara koşması boşuna değil.
“İslam’da din ve devlet ayrılmaz” diye kestirip atan siyasal İslamcılar, bütün bunları göz ardı ediyor. Sadece “Asr-ı Saadet pratiğine” bakarak modern dünyaya model üretmeye çalışıyorlar. Oysa bu çağda devlet de toplum da çok farklı bir şeye dönüşmüş durumda.Bu devirde artık devletten din değil özgürlük istemek lazım.
Devlet, “sivil din”e gölge etmesin, yeter.
Mustafa Akyol'un belirttiği gibi, 'devlet sivil din e gölge etmesin yeter..' Zİra devletin dine karışması ve onu kendi anlayışıyla topluma empoze etmesi aslında din için hiç iyi bir şey değil..
Bu bakımdan Ali Bardakoğlu'nun geçen gun yaptığı açıklama olduçsa saçmaydı. 'Laik devletin Diyanet İşleri Başkanı' ndan da bunun dışında bir şey beklenemezdi heralde..
Bak Sen Şu Küstahlığa!
Hürriyet gazetesi habercilik 'başarılarına' devam ediyor. 'Mini etekli kıza kezzap, kardan adamlara bile türban taktılar' gibi habercilik başarılarına imza atan hurriyet, bu seferde, 'tesettur köfteye dayandı' haberiyle, 'kazanımlarımızın bekçisi' olduğunu bir kez daha gösteriyor laikçiye, dinciye, gericiye.. Gerçi 'mini etekli kıza kezzap' haberi yalan çıkmıştı, ama olsun, 'söz konusu rejim ise yalan haber teferruattır.'
Uzatmadan haber şöyle;
Samanyolu TV’de yayınlanan “Yeşil Elma” adlı yemek programında, aşçı “kadınbudu köfte”nin tarifini verirken izleyicileri “Bu köfteye kadınbudu köfte demeyin. Bu köfte pirinçli köftedir” diyerek uyardı. Bir sonraki gün aynı aşçı dilberdudağı tatlısı tarifini verirken de benzer bir uyarıda bulundu: “Bu tatlıya dilberdudağı yerine ay tatlısı demeniz daha doğru.” Bunun üzerine tarihçiler isyan etti. Prof. Murat Belge, yapılanın küstahlık olduğunu söyledi.Programın yapımcısı Filiz Aydoğan, “Kadını kötü anlamda çağrıştıran yemek isimlerini farklı isimlerle yorumladık. Ahlaki olarak uygun bulmadığımız için kadınbudu köfteyi pirinçli köfte, dilberdudağını da ay tatlısı yaptık” dedi. (...)
“Tarih boyunca yemek kültürü” adlı kitabın da yazarı olan Prof. Dr. Murat Belge konuya ilişkin NTV’nin sorusuna sert yanıt verdi:
“Bu isimler tarihte birtakım nedenlerle takılmış. Zaten bize o tarihi anlatıyor. ‘Kadınbudu’nun bir karakteri var, tarihi geçmişi var ve bir toplumsal gerçekliği yansıtıyor. Tarih boyunca da bu millet adını yadırgamadan, hafif tebessüm ederek kadınbudu köftesini yemiş, şimdi birileri kalkıyor kadının budunu ortadan kaldırmaya çalışıyor. Ne alakası var, sen kimsin, kim oluyorsun, bunları değiştirme hakkını nereden buluyorsun!” Belge, “Bu tür şeyler bütün dünyada yapılmıştır ama epey zaman önce yapılmıştır, şimdi alay konusudur. Şimdi bizim toplum bütün bunları yeniden keşfetme durumunda ve gereksiz bir çaba içerisinde. Yani küstahlık!.”
Şimdi bir kere programın ismi bile kendini ele veriyor. 'Yeşil elmaymış.' Burada özel bir 'yeşil' vurgusu yapılması bana kalırsa açıkca, 'devrimin rengi yeşil olacak' gibilerinden bir şey. Hurriyet gazetesi bunun peşine düşse iyi olur.
Ayrıca haberde, 'tarihçiler isyan etti' şeklinde bir şey söylenmiş. İsyan eden tarihçiler kimler, neden isyan etmişler? Cidden anlamadım. Hayır bu ülkede elimizi nereye atsak, 'rejim gidiyor, ülke bölünüyor' gibilerin şeyler söylenir. Kürt sorununa çözüm ararsın, 'aman ha ülke bölünür' denir, üniversitede bilimin önündeki engellerin kalkması için herkes için özgürlüğü savunursun; 'aman ha laiklik zedelenir, rejim elden gider' denir. Hangi konuda çözüm için düşünmeye başlasak karşımızda birileri 'aman ha..' diye uyarıya başlar. Bir bu konu da 'aman ha..' denmemişti, o da oldu. Murat Belge'nin dediği gibi yani, 'sen kim oluyorsunda bu isimleri değiştirmeye çalışıyorsun..'
Hem samanyolu bildiğim kadarıyla hükümete epey bir yakın bir tv kanalı. Bunun arkasında bir hükümet politikası yatıyor olabilir. Mesela ne bileyim, hükümet bu yolla dilimizden bu kelimeleri çıkartıp, önce 'kelimelerimizi tesetture' sokmaya çalışıyor olabilir. Hurriyet bunun arkasındaki 'derin gerçeği' araştırsın mesela.
Hem bu Cumhuriyet gazetesi ne yapıyor, uyuyor mu? En son, 'tehlikenin farkında mısınız?' diye bir reklam filmi yapmıştı, iyide tutmuştu bu replik. Sonra tuncay özkan felan. Halkı bu replikler eşliğinde meydanlara dökmüşlerdi. Şimdi de, 'köfteler laiktir laik kalacak veya köftelerimiz bile tesetture giriyor, tehlikenin farkında mısınız?' tarzından repliklerle 'tehlikenin farkında olan' kitleyi sokağa dökebilir..
Mesela dün '32. gün' programını izledim. Gerçi programı ilk izlemeye başladığımda, programın yapıldığı yerin bir panayır alanı felan zannettim. NETEKİM, salondaki insanlar slogan atıyor, bağrışıyor, hakaret ediyor felandı. Ama programı biraz daha izlediğimde orasının bir 'üniversite' olduğunu fark ettim. Heralde bu ateşli gençlerde 'tehlikenin farkındaydılar.' O kadar farkındaydılar ki, o farkındalık dışında geri kalan hiçbir şeyin farkında değildiler. Mesela orasının bir panayır olmadığının, bilimin merkezi bir üniversite olduğunun.
Her neyse, konuyu dağıtmadan hurriyet gazetesinin bu 'haberinin' altındaki bir kaç yorum dikkatimi çekti. Mesela;
LAFLARINA DA BUNLARI SÖYLEYENLERE DE İNANMAYIN. AĞIZLARINDA BİLE ÇİRKİN DURUYOR. BUNLAR İNSANLARI KANDIRARAK,YALAN DOLANLA REJİMİ DEĞİŞTİRİYORLAR. TÜRKİYE BİR YOL AYRIMINDA. BİREYSEL ÖZGÜRLÜK YALANIYLA BİR TOPLUMUN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YOKEDİYORLAR.
YETER ARTIK BU YOBAZLARDAN CEKTiGiMiZ, YETER BE. iSLAMDA BUTUN BASKA BiR iSMi VARSA SÖYLESiNLER, VEYA KADININ. YOKSA BU iSiMLERi ARAPCAYA MI CEViRSEK, BELKi OZAMAN KULAKLARINA DAHA HOS GELiR.
İlk yorumda 'değerli' hurriyet okuyucusu, 'bireysel özgürlük yalanıyla bir toplumun özgürlüğünü yok ediyorlar' diyerekten neyi kast etti bilemiyorum. Pek anlayamadım açıkcası.
Güzel ülkemde yemek isimlerinden bile irtica vurgusu yapılır olmaya başladı. Gerçi şimdi, 'insanların testislerinden bile yapıldı' denilecek. O da doğru.
Yemek isimlerinin değiştirilmesinin bile, 'rejim için tehlike' olduğunu düşünen insanlar arasında yaşamak ve bunlar arasında meselelere çözüm aramak ne kadar zor.
Baykal Genelkurmay Başkanı olsun, Buyukanıt Uniformayı çıkarsın. Ahmet Çakar'da bikini giysin.
Gerçekten garip bir ülkeyiz. Daha geçen mayıs ayında, tsk hükümete sağlam bir e-muhtıra vermişti. Bunun ardından CHP'den pek ses çıkmamıştı, hele bugunku gibi Baykal çıkıp askere, 'sen işine bak' felan dememişti. AKP ile ordu karşı karşıya gelmiş, akp dışındaki diğer siyasetçiler kendi varlık sebebi olan demokrasinin balansa uğraması karşısında sessiz kalmışlardı. Bu sessizliğin bedelinide sandıkta ödemişlerdi. Bir kısmının siyasi hayatı noktalanmıştı. Kısaca e- NOKTALAMA, önce kendine karşı sessiz kalanları noktalamıştı. Ve AKP büyük bir seçim zaferi kazanmışti.
Şimdi ise roller değişmiş görünüyor. CHP ve MHP tsk'yı çok sert eleştirdiler, TSK bunun üzerine, 'hainlerden daha hainler' mealinde bir cevap verdi. AKP ise askerden yana tavır almış bir şekilde olayları izliyor.
CHP yaptığı eleştrilerde haksızdır, evet. Çunku operasyonun ABD'nin isteği dahilinde bitirildiğine karşı elimizde sağlam bir veri yok. Ülkenin genelkurmay başkanı'da, 'ispat edin uniformayı çıkarırım' şeklinde bir tepki verdiyse ona inanmak zorundayız. Eğer bir iddia varsa çıkarsın ortaya sağlam argümanlar koyar ve ispat edersin. AYrıca, CHP'nin askerden çok askerci olmasıda anlamsız. CHP bir siyasi partidir ve sorunlara siyaset yoluyla çözüm araması gerekir. Siyasetin çıkmaza girdiği yerde elbette ordu devreye girer, ama bunun planlaması orduya aittir. Ne zaman girilir, ne zaman çıkılır, bu askerin bileceği iştir. Bu baklımdan Baykal'ın bir general edasıyla askeri değerlendirmeler yapması yanlış.
Anlamadığım bir diğer nokta ise özellikle merkez medyanın bu 'ezik' tavrı. VELEV Kİ operasyon ABD'nin isteğiyle bitmiş olsun, ne olmuş yani. ABD'nin desteği olmadan bir operasyon yapılamayacağı bilinen bir şey. Meydanlarda, 'ne ABD ne AB' gibi fantastik slogan atanlar, ABD'nin hava sahasını açmadan ve istihbarat desteği vermeden oradan kuş bile uçamayacağını bilmiyorlar mı?
En iyisi mi, Baykal Genelkurmay başkanı olsun, Buyukanıt'da hemen uniformayı çıkarsın. AHmet Çakar'da bikini giysin.
Hem 1 yıllık sınır ötesi iznide çıktı. Oh ne güzel. Hazır çıkmışken Yunanistan'da girip şu 'adalar sorununu' çözelim. Sonra ermanistan'a felanda gireriz. Olur ya, belki daha aşağılara inip israile felanda bir ayar çekebiliriz. Sonra belki bu CHP-MHP işbirliğiyle bir 'turan devleti' de kurulur.
Neden olmasın. Neydi o slogan. 'Ne ABD ne AB Tam bağımsız Türkiye'. Yersen tabi.
ÖSYM Başkanı Yarımağan'ın Güvenlik Endişesi
'Türban' konusu gündemden düşmüyor. Bir kısım üniversitelerde artık 'türban' ile derse girilebilirken, yasağı sürdüren üniversitelerin sayısıda bir hayli fazla. Bugun kampuste derse girerken şöyle bir baktım, eğitimimi devam ettirdiğim üniversitede de yasak devam ediyor. CHP düzenlemenin iptali için anayasa mahkemesine başvurmuş. Daha önce '367 hurafesi' ile tam bir hukuk skandalı yaşadığımızmız ülkemde, mahkemenin ne karar vereceğini kestirmek zor; kanaatim büyük ihtimalle iptal olacaktır. Bu işten tabiki en karlı yine akp çıkacaktır. Eminim başbakan köşesine çekilmiş, yaratıcının kendisine böyle bir muhalefet ve Deniz Baykal gibi bir muhalefet lideri verdiği için şükrediyordur.
Asıl bahsetmek istediğim konu ise ÖSYM Başkanı Yarımağan'ın yaptığı açıklama. Gerçekten çok hoşuma gitti. Yarımağan şöyle söylemiş;
“Türban konusunda benim görüşüm şu: Üniversiteye nasıl gidiyorlarsa bize de öyle gelirler. Üniversiteye türbanla giderlerse sınava da türbanla girebilecekler. Hukukçuların da görüşü bu. Üniversitede türban serbest olursa sınavda da türban serbest olacak ama güvenlikle ilgili endişelerim var. Buna da çözümler bulmamız lazım, önlemler almamız lazım. Türbanla girilmesi halinde birtakım ciddi teknik problemler ortaya çıkar. Bir kere kopya olayları var. Güvenliği sağlamamız lazım.”
Yarımağan'ı gerçekten taktir ettim. Zira laikçi cephe yasağı savunurken sürekli, 'mahalle baskısı, rejim meselesi' gibi argümanlar ortaya atıyordu. Yarımağan ise ortaya yasağı savunmamız için öyle bir gerekçe koymuş ki, dinledikten sonra, 'hah, budur! şimdi gericiler, liboşlar ne cevap verecekler' diye içimden geçirdim..
Yalnız anlamadığım bir nokta var; şimdi bir üniversite öğrencisi olarak bu sınava girmişliğim vardır, öss tarzı bu sınavda başörtülü öğrenci nasıl kopya çekecek. Geçen bir haber programında, 'bluetooth kulaklık ile kopya çekmek çok kolay' gibilerinden bir şey diyordu. Hadi soruları karşıdaki bilse cevapları oradan söylerde, sorularda bilinmiyor. Şimdi bu öğrenci tek tek soruları okuyacak, bunun üzerine karşıdaki cevap mı verecek? Ama heralde 'değerli' Yarımağan'ın bir bildiği vardır; bize onun lafı üzerine söz söylemek düşmez. Zira ortaya gerçekten yasağı savunmamız için 'sağlam' bir argüman koymuş..
Bunun yanında kazak altından, kot altından, etek altından, ne bileyim işte, bilimum giysilerin altından da bu cihazla kopya çekilebilir. Bu yüzden bence çıplak gelinmesi en doğrusu olur. Yarımağan'ın dediği gibi, 'güvenlik endişelerimiz var, kopya çekilebilir.' (NETEKİM aklıma 'değerli' büyüğümüzün, 'göstermek günah olsaydı Allah saçsız yaratırdı.' sözü geldi.)
Laikçi kesim artık 'rejim gidiyor' teranelerini aşıp ortaya 'sağlam' argümanlar koymaya başladı. Şimdi bunun üzerine dinlenmez mi bir onun yıl marşı..
Faşizm
Bir önceki 'başörtülüler bu toplumun zencileri mi?' yazımda, düşünceler'de gördüğüm bir fotoğraftan bahsetiştim. Aslında bakılırsa iki fotoğraf arasında ki benzerlik öyle aşina ki, bir yorum yapmaya pek de gerek yok gibi. Bir önceki yazımın tek bir fotoğrafla ifadesi gibi. Fotoğraf geçenlerde taraf gazetesinde çok çarpıcı bir karşılaştırma yapılarak gözler önüne serilmiş. Fotoğrafı gazete gördükten sonra ekonomiturk'te 'yorumsuz' başlığı adı altında buldum. TKP'li bir kaç faşistin, faşizan saldırından başka bir şey değil. Türban üzerinden medyanında desteğiyle çıkarılan gerilimin artık faşizan saldırılara kadar vardığının bir göstergesi.
Üniversiler, 'özgürlük alanlarıdır' ve dünyanın hiçbir yerinde üniversitelerde bu tür faşist saldırılara izin verilmez. Her inancın, her fikrin kendini düşünce boyutunda kendini iafe ettiği yerlerdir üniversiteler. Bu bağlamda TKP'li bu birkaç gerici faşistin yaptığı açıkca faşizm'dir.
Üniversitelerin bu yasakçılardan temizlenip, çağdaşlaşması bu ülkede biraz daha zaman alacağa benziyor. Ama değişim ve gelişim önünde hiçbir şey duramaz. Bu Türkiye'de sancılı oluyor, ama olacaktır.
Başörtüler Bu Toplumun 'Zencileri' Mi?
Bu kadar basit bir sorunun ülkede böyle büyük bir gerilim yaratması oldukça saçma görünüyor. Elbette arkasında yatan 'derin iktidar' mücadelesini görmezden gelirsek. Daha önce bahsettiğim gibi ne yazık ki bu ülkede cumhuriyetçi seçkinlerle, halk tarafından atanmışlar arasındaki güç mücadelesinin bir örtüsü aynı zamanda 'türban'. Hal böyle olunca bu kadar basit bir sorun, bazı cumhuriyetçi seçkinler tarafından bir özgürlük meselesi değilde, bir 'rejim sorunu' olarak sunuluyor. 'bırakınız açsınlar, bırakınız örtsünler' anlayışıyla çözülebilecek basit bir sorun, bir rejim sorunu gibi gösterildiğini içindir de bir türlü çözülemeyen bir sorun olarak önümüzde bekliyor..
Aslına bakılırsa bu seçkinlerin temel hak ve özgürlük sorununu bir 'rejim sorunu 'olarak göstermesi anlaşılır. Çunku bu seçkinler seçimlerle yönetime gelemeyceklerini farkındalar. Hal böyle olunca halk atarafından atanmışların özgürlükler noktasında attıkları adımları rejim sorunu gibi göstererek sürekli 'yandan destek' alma arayışına girdiler. Demokrasiye yapılmış bir çok müdahale bu şekilde değerlendirilebilir.
Bunun yanında bu seçkinlerin etkisiyle ciddi manada kaygılanan bir kesimin olduğunu görmemekte heralde büyük bir hata olur. Çunku gerçekten bu seçkinlerin tekelleşmiş medya aracılığı ile empoze ettiği 'tehlikenin farkında mısınız' türünden haberler bazı ksimleri samimi bir şekilde kaygılandırıyor..
Geçenlerde izlediğim 32. Gün programında karşısındaki başörtülü bir öğrenciye nefretle, 'Türkiye laiktir laik kalacak' şeklinde slogan atan üniversiteli öğrencinin gözlerine baktığımda tüm düşündüklerim bunlardı. Bu öğrencinin gözündeki nefret samimi idi. Medya tarafından sürekli empoze edildiği gibi karşısındaki kişi 'ötekiydi' ve 'öteki' onun yaşam tarzını 'tehdit' ediyordu; potansiyel bir tehlike yani. Medyanında desteğiyle 'tehlikenin farkında' olan bu kişi için artık karşıdakinin temel hak ve özgürlüklerinin bir anlamı olamazdı. O özgürlüğü hak etmiyordu, kendi özgürlüğü adına onun özgürlüğü önündeki engellerin kalkmasının karşısında durmalıydı.
Bugun bütün bunları düşünürken Düsünceler' de 'ırkçılık' başlığı adı altında gördüğüm o fotoğraf resmi tamamlıyordu. Fotoğraf 1957 yılında ABD’nin Ankansas eyaletinde siyahî öğrencilerin beyazların lisesine kabul edildiği ilk gün çekilmiş. Yine düşünceler'de bahsedildiği kadarıyla, 'Federal hükümetin kararı uyarınca okula kabul edilen zenci kız elinde kitap yürüyor arkadan da “Zenciler Afrika’ya” “Zenciler Orman’a” şeklinde hakaretler savruluyor.' imiş. Bizde zamanında, 'komunistler moskovaya' veya 'dinciler iran'a' sloganlarına ne kadar benziyor!
Bu iki fotoğrafı yan yana getiriyorum. 32. gün programında başörtülü kıza nefretle bakan üniversiteli öğrencinin beynimdeki fotoğrafı ve bu zenciye beyazlar tarafından duyulan öfkenin gözlere yansımasının fotoğrafı.
Bu noktada AKP hükümetine de büyük bir görev düşüyor. Bu samimi kaygılarıda anlamalılar. Ne yazık ki tekelleşmiş medyanın empoze ettiği haberlerle yetişen, okumayan, sorgulamayan bir ton insan var. Özellikle başbakan son dönemdem yaptığı sert çıkışları biraz daha yumuşatıp, bu kesimin kaygılarını dikkate almalı. En azından sorunun bir 'rejim sorunu' değil, bir 'özgürlük sorunu' olduğunu anlatmalı. Bunu değerli rektörümüz Akbulut gibi kendini toplumun tepesinde gören ve 'ben herşeyi sizden daha iyi bilirim' anlayışı içinde olanların anlamasını beklemiyorum elbette. Ama bunların etkisiyle samimi olarak kaygılanan bir kesimin varlığınıda görmezden gelemeyiz.
AKP'nin toplumun bu kesiminin kaygılarını gidereceğine ve yavaşlayan reform sürecinin çok geçmeden hızlanacağına inanıyorum. Çunku sırada, 301 başta olmak üzere özgürlük noktasında atılacak bir ton adım var.
Türk Medyası
Doğan medyası, 28 şubata günler kala fantazi olsun diye '28 şubat haberciliğine' dönmedi heralde, bunun arkasında başbakan ın da bahsettiği gibi, 'bir takım çıkarların' olduğunu fark etmek zor olmasa gerek. Ülkede yaşanan olaylar 'masa başı habercilik' anlayışıyla 'irtica' sosuyla servis ediliyor. Özellikle son bir haftadır bunları sıklıkla gördük. Sağlığı yerinde olmayan biri bir kıza kezzapla saldırıyor, doğan medyası bunu, mecliste yapılan 'türban düzenlemeleriyle' ilişkilendirip servis ediyor. Bunun üzerindende kaos teorileri geliştiriliyor. Ayrıca gerçekten olay böyle bile olsa; yani gerçekten biri çıkıp, dini argümanlarla bir başı açık kadına saldırsa bile, bu saldırının hükümetle ilişkilendirilmesi oldukça saçma.
Medyanın ve özellikle bir kısım azınlığın her sorunu bir rejim meselesi haline getirmesi, çözümü aslında çok basit sorunlara bile bu kadar kafa yormamıza neden oluyor. Bütün bir ülke, türban üzerinden 'derin analizler' yapıyor. Daha sonra bu derin analizler içeriside boğuluyoruz. Aslında mesele oldukça basit.
Artık bir çok kişi eminim benim gibi bu saçma tartışmalardan bıkmıştır. Din, laiklik gibi değerler o kadar basit seviyede tartışılıyor ki. Seviyenin bu kadar düştüğü bir ortamda sizin o meseleyi ciddi ciddi ele almanız mümkün değil; çunku karşınızda sağlam bir argüman yok. Bu bakımdan yapacağınız tek şey, en azından sağlığınızı korumak için meseleyi aynı şekliyle ele almak..
Bunun son örneğini fatih altaylı'nın programında gördük. Fatih altaylı'yı sevmem, sevenede rastlamadım zaten. Kendisiyle ilgili iki çift laf bile etmem, zira perihan mağden kendisini bir çok keş köşesinde madara etmiştir. Her neyse, o programı bende izlemiştim, ama kaçırmışım bu bahsedeceğim kısmını. Facebook'ta bir grupta rastladım. Mevzu şöyle;
Altaylı sunduğu tartışma programında karşısındaki İlahiyat profesörüne "Hocam ben bu sünnet olayını anlamıyorum. Allah'ın yarattığı şeyi neden bozuyoruz?" diye soran; karşılığında "Ona kalırsa sakalımızı da kesiyoruz." cevabını aldıktan sonra; "Hocam sakal tekrar uzuyor ama diğeri uzamıyor."
demiş kendileri. Ne diyelim. Kendisine acil şifalar diliyorum. Umarım düzelir. Kendisinin bilmediği konularda ahkam kestiğini bilirdim ve Allah'tan şifa dilerdim. Bunu da öğrendik, bu vesileyle beyninden başka yerlerinede şifa dilemiş olalım..
Kardan Adamlar Laiktir Laik Kalacak!
Hurriyet gazetesi gün geçmiyor ki yeni bir 'habercilik başarısına' daha imza atmasın. Bu sefer sivas'da 'irtica' kendini göstermiş. Bir grup 'irticacı eylemci', haberde yer almıyor ama bence hükümetin 'türban düzenlemesinden' de cesaret alarak yaptıkları kardan adamlara türban takmışlar. Diğer kardan adama da sakal yapılmış. Bir de utanmadan ellerine bayrak vermişler. Sivas gibi akp seçmeni göbeğini kaşıyan adamların kalesi sayılabilecek böyle bir kentte türbanlı kardan adamlar (kardan kadın mı demeliydim) yapmak, sonra kardan adamların suratına felan sakal koymak nedir kardeşim. Utanmadan ellerine bayrakta vermişler. Bu açıkça 'rejimi tehdit etmek' demektir. TSK'nın harbiye marşıyla daha bir afilli olan sitesine baktım; ne bir muhtıra, ne bir e-bildiri, hiç birine rastlamadım. Oysa bilmem kaç ay önce, genelkurmay e-darbelemesinde, 'çocuklar o saatte kutlu doğum kutlayamazlar' şeklinde bir ikazda bulunmuştu. Hayır, bizler alıştık tsk'nın çocuklarımızın uyku saatlerinde bile e-bildiri felan yayınlamasına, bu bakımdan ülke olarak büyük bir beklenti içerisindeyiz. Neyse, haber şöyle;
Anadolu Ajansı Sivas caddelerinden bir fotoğraf geçiyor..Okul yollarında kartopu oynamaktan kızarmış yanaklarımız, pantolonomuzdan dışarı taşmış gömleklerimizle çığlık çığlıga yaşadığımız kartopu ve kardan adam hatıraları... Bütün bunları düşündükten sonra bu fotoğrafa iyi bakalım...Bakın o kardan adamı ne hale getirdik.
Sivas'ta birileri kardan adama takke takıp, sakal kondurmuş...
Hemen yanındakine de türban takmış
Eline de Türk bayrağı vermiş...
Kim yapar bunu ?
Başka türlü o beyazlık ve o masu








