« Deniz Eker teknoloji günlüğü
Bareng Blog »


Vladimir’in derdi

Gönderen: Editorya Tarihi: Oca 2, 2009
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (19 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 4.74 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 90.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 19
Beğenilme Oranı % 47.37
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...


vladimir tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama     : Vladimir in derdine bak, dünyayı kafasına takmış. Değmez oğlum öğrenemedin mi?
Rss     :
Kategori     :  Kişisel
Etiketler     : izmir  İstanbul  hikaye  öykü  müzik  anı  deneme  kitap  sinema  filmler

Ad       : deniz
Soyad     : ege
Kullanıcı adı : vladimir
Hakkında     :hakkındakilerden ziyade ilgi alanına girenleri yazayım oldu olacak: Nefes almak pencereden dışarıya bakmak hoşuma giderse konuşulanları dinlemek beğenmediğim konulardan konuşuluyorsa dinlermiş gibi yapıp başka şeyler düşünmek yolda yürürken yerlere bakmak (bu yöntemle sokağa her çıktığımda mutlaka para bulurum) mutluysam gezerken havalara bakmak vapura binmek vapurdan inmek kahvaltı etmek kedilerle oyun oynamak yapılan esprilere gülmek.

Vladimir

* Cinsiyet: Erkek
* Endüstri: Turizm
* Meslek: Müze bekçiliği
* Yer: İzmir : Türkiye

Hakkımda
Kendi halinde kalmaya meraklı, kendisinin ne yapacağına dair kendisi bile kendinden bihaber oldugu icin ne yapacağı onceden kestirilemeyecek bir adam. Tipik bir Terazi burcu erkeği. Bloglara, sözlüklere yazmaya hevesli. Kontrol edilmekten hoslanmiyor.
Meraklar

* Nefes almak
* pencereden dışarıya bakmak
* hoşuma giderse konuşulanları dinlemek
* beğenmediğim konulardan konuşuluyorsa dinlermiş gibi yapıp başka şeyler düşünmek
* yolda yürürken yerlere bakmak (bu yöntemle sokağa her çıktığımda mutlaka para bulurum)
* mutluysam gezerken havalara bakmak
* vapura binmek
* vapurdan inmek
* kahvaltı etmek
* kedilerle oyun oynamak
* yapılan esprilere gülmek.
Profilin Devamı >>

Son Gönderileri:


Vladimir'in derdi
..hüzünlü, kederli ve kahramandılar...

Göz Ucuyla

Hepimizin başkalarına tuhaf gelen davranışları, hatta gülünesi alışkanlıkları vardır mutlaka. Bunların çoğunu fark etmeden sergileriz, fark etsek de alışkanlık haline gelmiş bir şeyi bir çırpıda kesip atamayız.

Öğlen tatillerinde yürüyüş olsun diye kendimi yola atıyorum, Kordon’u bir boydan boya katedeyim derken serin havalarda ayaklarım beni kitapçılara götürüyor. Yeni yayınlanan bir şey varsa, İzmir’e gelinceye kadar hala yeni sayılıyorsa tabi, oralarda görüyorum. Bazı kitapçılar sessiz ve ortada duran kitap öbeklerini evirip çevirip içindekileri biraz okuyarak incelemek bence keyifli bir öğle tatili uğraşısı. Sadece kitap değil inceleme alanıma girenler insanları nerede olursam olayım gözlemlemesini seviyorum. Kitapçıya giren insanlara bakıp da karakter tahlili yapan adam var mıdır şu dünyada derseniz; bu konuda başarılı olup olmadığımı bilemem ama en azından eline aldığı kitabın satırlarını sessizce inceleyen kitap kurtlarının arasından ses farklılığı ile sıyrılan bazı tipleri göz ucuyla izliyorum. Kulağıma şunlar çalındı en son;

“Anna Karenina var mı sizde?”

Soruyu soran, kitapçıya yanında kendisi gibi sabırsız görünümlü arkadaşı ile girmiş otuzlu yaşlarda tiz sesli ve kitapçıdaki sessizliği her cephede zorlamaya olan azmini soru cümlesi kurarken de, cevap beklerken elini beline koyduğunda salladığı hışırtılı poşetleriyle de ispat ebilecek kapasitede bir kadındı. Görevli “Evet var hanımefendi” diyerek kadınların hemen yanındaki bir bölmeye doğru ilerdi, rafta duran kitapları gösterdi.

Kadın tavuk sesi çıkartan insanlardandı, sesini kontrol etmeye gerek duymuyordu yüksek perdeden;

Kadın “Kaç Cilt Bu?” diye sordu.
“İki cilt hanımefendi” yanıtını verdi görevli.
Kadın pazarlık edercesine devam etti; “Tek ciltlisinden istiyordum ben”
Görevli; “O Zomsterdam yayınevinden çıkıyor biz o yayınevinden kitap getirtmiyoruz”
Kadın; “Neden getirtmiyorsunuz”
Görevli; “Kısaltarak çeviriyorlar, şikayet almamak için biz de o yayınevinden getirtmiyoruz”

İçeride benden başka üniversite öğrencisi görünümlü üç genç vardı. Raflara bakarak kitapları inceliyor birbirlerine daha önceden okudukları kitapları gösteriyorlardı. Kadının bu istemkar halini tuhaf bulmuşlar işaretleşiyorlardı.

Kadın;“Ay çok ciltli olunca çantamda taşıyamıyorum ki”
Görevli; “Siz bilirsiniz hanımefendi”
Kadın; “Bana getirtseniz, ben şikayet etmem”
Görevli;“Bir yayınevinden bir kitap siparişi vermiyoruz”
Kadın; “Daha çok isteseniz”
Görevli;“Demin söylediğim sebepten ötürü o yayınevinden kitap getirtmiyoruz hanımefendi”
Kadın arkadaşına dönerek; “Bak getirtmiyorlar okuyamayacağım şimdi Anna Karenina’yı”
Arkadaşı; “Yürü gidelim, çok ciltli yapıyorlar mahsus sürümden kazansın istiyor bunlar”
Kadın; “Hep onlar kazanır zaten, çok ciltli olmasın sürümden kaybediyoruz”

Akıllıca bir saptama yapmış gibi sevinerek kahkaha attı her ikisi de. Bu çığrışma faslından sonra görevliye hiçbir şey demeden arkalarını dönüp geldikleri kapıya yöneldiler. O kitapçıda otomatik kapı dışarıdan gelenlere açılıyordu, dışarıya çıkmak isteyenler farklı yöndeki başka bir otomatik kapıdan çıkıyorlardı. Kitabı soran kadın kapı açılacak sanarak cama hamle yaptı kapı açılmadı.

Görevliye dönerek. “Kapı açılmadı” dedi kadın.
Görevli “Çıkış kapısı yandaki bölmede” dedi.
Kadın “Bunu açsanız bana”
Görevli; “Açılmıyor hanımefendi”
Kadın yalvardı yalavaracak, çocuksu bir sesle; “Bir sefer açsanız, yormasanız bizi”
Görevli;“Vallahi açılmıyor”
Kadının arkadaşı yönlendirdi tekrar; “Yürü gidelim, ne kadar dediğim dedik bir adam ya, bunlar bu kafayla yakında kapanır”

İstemeye istemeye diğer kapıya yönlendi kadınlar. Üniversiteli çocuklar koyuverdiler kahkahalarını.

Ben “Ejderha Dövmeli Kız” kitabını alsam mı almasam mı diye kendime mani olmaya çalışıyordum ki kapı kendiliğinden açıldı tekrar. Bayılıyorum bu sensörlü kapılarA. İçeriye girecek olanı hissedip aralanıveriyorlar. Bir ihtimam, bir ihtimam. Müşterilere kapı açacaksın diye görevli dikseler kapıya, kaytarır, bazen açmaz. Kapı açılmayan adam kendinde bir eksiklik hisseder. Mutsuz olur, sinirlenir, ne bileyim olmadık biçimde tepki verir. Otomatik kapı adam ayırmıyor, hiç hemşericilik yok, müşterinin zengini, fakiri yok hepsine aynı muamele. Kapı açıldığı gibi usulca kapandı. Ellili yaşlarda iyi giyimli iki kadın girdi içeriye. Kadınlardan bir tanesi yüksek perdeden seslendi görevliye;

Çölde Çay var mı?

Öğrenciler az önce sahnelenen acayiplikten sonra makara yapmaya hazırdılar zaten aralarında hep bir ağızdan şu cümleleri kurdular fısıltı ile;
“Çölde su bile yok”
“Yok canım!!”
“Olmaz olur mu?”
“Çölde yağmurdan nem kapıyorlarmış”
“Çöle yağmur yağar mı abartmayın siz de”
“Yağmaz”
“Yağarsa çöl olmaz”
“Çöl kuru olur”
“Kuru bir çöl”
“Yağmazsa nasıl nem kapacak teyzem?”
Geyiğin sonu gelecek gibi değildi. Bir tanesi “Yeter lan, duyarsa çemkirmesin bize” diyerek susturmaya çalıştı diğerlerini. Sustular. Beraberce dinlemeye koyulduk.

“Çölde çay var mı dedim size?”
“Yok hanımefendi”…
Kadın hayretler içerisinde “Yaaa?”
Görevli “DVD’si var ama.”
Kadın; “Hmm. Senaristi kim?”
Görevli; “Vallahi bilmiyorum”
Kadın; “Getirin bakiym şuna”

Görevli yandaki bölmeye gidip kısa bir süre gözden kayboldu. Döndüğünde elinde malum DVD vardı. Kadın çantasından yakın gözlüklerini çıkartıp, hizalayarak yüzüne yerleştirdi, DVDyi eline alıp, aldığı gibi hiç bakmadan anında geri uzattı.
Kadın; “Bu olmaz, kitap değil bu”
Görevli bir şey demedi ama gözlerini iki tur döndürdüğüne yemin edebilirim.

Kadınlar geldikleri kapıya yöneldiler. Kapı açılmayınca çocuksu cilveler yapıp açtırmaya çalıştılar, hayır yanıtını duyunca tıpış tıpış dükkanı terk ettiler.

Kırk yıl düşünsem bir dvd alırken “bunu senaristi kim?” sorusu ile karşımdakini dumura uğratmak aklımın ucundan geçmez ya da bir kitap için cilt sayısını azaltacak pazarlıklara kalkışamam. Böyle komik tanıklıklar bazen hoş oluyor. Senaristli soruyu duyduğumdan beri kafamdan soruyu soran tipi bir öyküye oturtmaya çalışıyorum olmuyor, nihayet buraya yazdım kurtuldum, inşallah aklımda dolanmayı keser, rahat ederim.

Görevliye sanki cenaze evini ziyaret etmiş gibi tanrıdan sabırlar ve iyi günler dileyerek çıkış kapısına ilerledim.

Hepimiz hayata bir ucundan tutunmuş asılıyoruz. Başımıza gelenlere bazen hayret edip bazen de gülüyoruz. Başkalarını göz ucuyla izliyoruz, kulak kabartıyoruz. Öğlen vakti, hava da soğuksa kitapçılarda iyi malzeme var; Hem kitap, hem insan. Benden söylemesi.

Doktor Parnassus Kimdir? Nedir? Ne Yer? Ne İçer?

Öncelikle yukarıdaki sorulara yanıt arıyorsanız burada bulmazsınız. Yazının bu paragraftan sonraki bölümü Dr Parnassus'un en baş kahramanı olduğu filme dair feci halde spoiler içerdiği için lafı uzatabilmek uğruna saçmaladığımın farkındayım, üstelik fena halde de ayıkım. Eh tabi Nisan, Mayıs ayları yaklaştı, gönül yayları ile kafiyesini de biliyoruz. Maksadım filmi izlemeden filme dair yazılara göz gezdirmek istemeyen gözlere yeterince vakit tanımak. Neyse ikazımı yaptım. Benden günah gitti. Başlayabilirim yazmaya. “The Imaginarium of Dr. Parnassus” Heath ledger’ın rol aldığı son film. Film çekimleri devam ederken filmdeki en önemli rollerden biri olan Tony’yi canlandıran aktör ölünce Terry Gilliam filmin dokusunu bozmayan biçimde bir seri oyuncu değişikliği uygulamış. Tony aynanın içinden ulaşılan Dr Parnassus’un Hayal Dünyası’na geçtiğinde eşlik ettiği kişilerin iç dünyasına uygun düşen bir biçim değişikliği yaşıyor. Böyle olunca Johnny Depp’i bu yıl ikinci kez aynanın arka yüzünde izliyoruz. Hayal Dünyası’nın içinde Tony karakterini canlandıran diğer ünlü oyuncular; Jude Law ve Colin Farrel. T. Gilliam Heath’ın rolünü üstlenen aktörleri onun yakın arkadaşlarından seçmiş. Heath’ın arkadaşı olmayan Tom Cruise gibi bir çok ünlü ismin filmde rol alma isteğini geri çevirmiş.

Filmin iki ana karakteri; Dr. Parnassus ve onun kendi iç dünyasının etkin olduğu imgelerle çevrili hayal dünyası. Film birkaç kez izlenebilecek filmlerden, düz bir zaman akışında geçen öykü hayal dünyası ve Dr Parnassus’un kendi zihninde geçenler ile beklenmedik anlarda kesişiyor. Bu kesişmeler öyküyü durdurmuyor ancak her bölünmede geride bıraktığınız dünyada nelerin sürdüğünü merak ediyorsunuz.

Dr Parnassus (Cristopher Plummar) bin yıl önce şeytan Mr Nick (Tom Waits) ile bir iddiaya girişip ölümsüzlüğe kavuşmuş. Şimdi dünyamızda derme çatma seyyar sirke benzeyen aracında kızı Valentina (Lily Cole), yardımcısı Anton ( Andrew Garfield) ve cüce Percy (Verne Troyer) ile birlikte seyahat ediyor ve durdukları yerlerde gösterilerini sergiliyorlar. Gösteri bitince hemen toparlanıp en yakın metruk bölgede gizleniyorlar. Gösteri seyircilere Dr Parnassus’un aynasından geçip harikalar diyarına ulaşmaktan ibaret. Kimse ilgi göstermiyor. Yağmurlu bir geceyi geçirmek üzere nehir kenarında giderken, korkutucu sularda bir adamın yüzerken gördüklerini sanıyorlar oysa adam nehri kesen köprüye boynundan asılarak idam edilmiş krem rengi takım elbise giyen bir adam. Tony (Heath Ledger) kurtarılıyor. Ertesi sabah kendine geldiğinde bu garip ekiple tanışıyor. Tony kim olduğunu hatırlamadığını söylüyor. Hafızasını kaybeden bu adam Dr Parnassus yürüyen sirkine Tony’yi de alıyor. Tony’nin bir sırrı var. Çok yalancı. Ekiptekiler bunu bilmiyor. Tuhaf bir cazibesi olan Tony Dr. Parnassus ve adamlarının aklını çelip, onları seyyar sahnelerinin şeklini değiştirip daha çok seyirci toplamaya ikna ediyor.

Mr. Nick seneler önce Valentina 16 yaşına geldiğinde ruhu kendisine verilmek üzere Dr. Parnassus ile anlaşarak onu gençleştirmiş. Film kızın 16. yaş günüden üç gün önce başlıyor. Bu önemli günden önce ortaya çıkan Mr Nick; her kim ki hayaller diyarında beş ruhu baştan çıkarır, Valentina’nın ruhunu ona vermeyi vaat ediyor.

Ocak 2008’de paralel dünyayı anlatan çekimler başlamadan bir oyuncusunu kaybedince filme uzun süre ara veriliyor. Daha sonra çekimler farklı oyunuclar ile devam ediyor. Ledger’ın Depp’ e dönüştüğünü fark edemiyorsunuz bile. İlk geçişin rahatsız etmeyecek biçimde yapılması izleyiciyi oyuncu değişikliklerine hazırlıyor ve diğer değişikliklerdeki fiziksel farklılıklara rağmen yadırgamıyorsunuz.

Sinemaseverlere 12 Monkeys, Brazil, Fisher King gibi filmler armağan etmiş yönetmen çoğu zaman başını tuhaf ve istenmeyen olaylardan kurtaramıyor. Brazil filminin sansürle başı bir çok defa derde girdi filmin Gilliam kurgusunu izleyebilmiş seyirci sayısı oldukça az, piyasada kuşa dönmüş bir versiyonu gezmekle birlikte yönetmenin anlatmayı planladığı gelecek portresini çizmekten uzak kalıyor. Yarıda kalmış Don Kişot projesi bambaşka bir filme dönüşerek seyirci yüzü gördü ancak asıl proje rafa kaldırıldı. Terry Gilliam filmlerini izleyenlerin tepkileri nefretten sevgiye uzanan iki zıt kutup arasında salınmakta. Bu filmi de öyle izlerken ruhunuzu sıktığı anlar olabilir ancak izledikten sonra kafanızın içinden atamıyorsunuz.

Beni filmde rahatsız eden Depp’in hayal dünyasındaki sahnelerde Ledger’ın kaybına atıfta bulunarak genç ölmekle ilgili söyledikleri ve Tony aynanın öbür yanına geçtiğinde şeklinin değiştiğine dair üşenmeden açıklama yapılması oldu. Günümüzde sinema seyircisinin algısı çok yüksek, yavaşlığa tahammülü yok, bir takım açıklamalarda bulunulması algılaması vasat seyirciyi dahi filmde duraklama yarattığı için sinirlendirebiliyor. Öte yandan gücünü görselliğinden alan filmin en zayıf yanı senaryosu, açıklamalar yapmak için duraksamaktan geri kalmayan filmin bazı yan rolleri karikatür gibi bırakarak yeterince detaylandırmaya vakit ayırmaması, paralel dünyada şekli değişen “yalancı Tony”’yi rus mafyasının şıp diye tanımasına dair senaryoda ayarlama yapmakla uğraşılmaması ufak rahatsızlıklar. Film etrafında döndüğü karakterleri tam olarak sahiplenemiyor; böyle olunca film içine serpilmiş entrikalar yeterince merak uyandırmıyor. Filmin en büyük sorunu izleyicisinin özdeşleşebileceği herhangi bir unsur taşımaması. Filmin en ortasında duran Parnassus karakterini insan haline getiren soruların (kimdir? nedir? ne yer? ne içer?) yanıtını alamayınca adam kartondan bir karakter derinliğinde kalarak perdeyi işgal ediyor. Sadece o değil filmde sonunu merak ettiğiniz bir karakter olmayınca iki saati aşan bir süre olduğundan daha uzun bir zaman dilimi gibi hissediliyor. Heath Ledger’ı Joker’deki gibi can alıcı olmamakla birlikte son rolüne tanıklık etmek ve Terry Gilliam’ın olağandışı olmaya çalışan hayal dünyasına bir adım daha atmak isteyenlerin izlemesi gereken bir film.

Bir de göz atalım: Dr. Parnassus'un Hayaller Diyarı

Alice Öldü

Bu hafta iki tane aynanın içinde geçen film izledim, biri iyi sayılır, diğeri söylemeye dilim varmıyor ama iyi değil. İzleyicisine sinema izleme hazzını vermeyen bir kocaman oyuncak karşımızda duran. Çocukluğumun her defasında severek okuduğum romanının baş karakteri Alice meğer Wonderland’i yanlış anlamış, doğrusu “Underland”miş. Tim Burton’ın kendine has görsel yaratıcılıkla tıka basa dolu dünyasını her daim ilgi ile izleyen bir seyirci olmama rağmen bu film bende hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığının bir benzerini de “Bewitched” e el atılıp her şeyin tepeden tırnağa değiştirildiği o filmde yaşamıştım.

Alice evlenmek üzereyken tekrar yeraltındaki harikalar diyarının kapısını çalıyor. Sonuç kendisine baktıran bir film var. Ekrana bakıp içi boş bir film izliyorsunuz. İzlerken hayalleriniz bir bir yıkılıyor.

Alice artık ne orada ne burada yaşamıyor, orası da yok zaten.

Öteki

Lale Hanım Mustafa Bey’i çok seviyordu. Üniversite’de tanışmış ve mezun olur olmaz evlenmişlerdi. Yokluklar içinde geçmişti evliliklerinin ilk yılları. Beraber büyümüşler, yetişkin olmayı birbirlerinden öğrenmişlerdi. Kızları Şebnem o büyük kenteki iyi bir üniversiteden mezun olmuş ve mezun olduğu okulda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştı. Ufak tefek kırgınlıklar olmuştu evliliklerinde ama asla uzun sürmemişti minik küskünlükleri. Kavgaları yan komşulardan asla duyulmazdı.

Mustafa Bey her zaman nazik, alçak sesle konuşan, kendi isteklerinden çok sevdiklerinin isteklerini öncelikli gören bir adamdı. Sevdiklerini mutlu görmekten hoşlanıyordu. Esmer, bıyıklı, yakışıklı adamdan, beyaz saçlı, bıyıksız, yakışıklı adama seneler önce geçmişti. Lale Hanım ise yaşının izlerini yüzünde ve bedeninde fazla taşımamakla birlikte eskiye göre biraz daha fazla alıngan ve kulak misafiri olduğu her şeyin doğrudan kendisi ile ilgili olduğuna hüküm getirir olmuştu. Zarif uzun boynunun üzerinde yükselen ince oval yüzünün etrafındaki omzuna kadar inen kumral saçları, evliliklerinin ilk yazındakine benzeyen bir özgüven ile dalgalanıyordu.

Lale Hanım; eşinin arkadaşları ile zaman zaman çıktığı ziyaretlerden laptopundaki kısa kısa öykülerle geri gelmesinden mutlu oluyordu. Akşam yemeğinden sonra salonda oturdukları vakit, günlük masallar tükendiğinde, adam usulca akan sesiyle, ışıklı ekrana bakarak öykülerini okuyordu. Mustafa Bey öykü gecelerinde yazdıklarını karısına okumayı seviyordu. Bir de kızlarını ziyarete gidip bir kaç hafta kaldıktan sonraki geri dönmelerinde, eşine özlemle sarılmayı seviyordu. Ta ki evliliklerinin yirmi yedinci yıl dönümüne kadar her şey yolundaydı.

Lale Hanım evlilik yıldönümlerinde ilk kez bağırarak suçladı Mustafa Bey’i. Yıldönümünde hediye almayı unutturacak denli bir ilgisizlik nevrini aniden döndürmüştü. Yüksek perdeden ağlayarak, önüne çıkan ilk sehpanın üzerindeki eşyaları yere atmış ancak çıkan gürültü sinirlerini boşaltmasına yetmemişti. Adam defalarca özür dilemiş olmasına rağmen içinden affetmek gelmiyordu. Aslında kavga denilemezdi bu kopan gürültüye, sadece Lale Hanım bağırmıştı. Bağırıp, iki vazoyu kırmış, kendisini kızlarının odasına kilitlemiş roman okuyordu. O iki vazodan yeşil olanını iş yerinden sevmediği bir arkadaşı hediye etmiş, diğeri de alt kattaki komşusunun kızının iki sene önce eli boş gelmesin diye getirdiği şekilsiz bir kül tablası, vazo arası nesneydi. Stratejik davranmış vesile ile iki sevmediği yayıntıdan kurtulmuştu. Baharda sıcak bir gündü, yağmurun bir türlü yağmıyor olmasının getirdiği tuhaf terli bir sıcak boynunu nemlendirmişti. Kumral saçları ensesine yapışıyor, gözlerini satırlarda gezdiriyor ancak okuduklarının bir ek kelimesini bile anlamıyordu.

Mustafa Bey, ardiye gibi kullandıkları alaturka tuvaletten faraş ve süpürgeyi çıkararak holdeki seramik parçalarını sessizce temizledi. Aklı az sonra başlayacak futbol maçındaydı. “Neden bu kadar unutkan oldum ben?” diye kendi kendine sordu. İçine tuhaf bir huzursuzluk geldi, usulca yerleşti. Evdeki fırtına çabuk dindi. Yıldönümü dışarıda bir yemekle kutlandı. Birkaç saat sonra içine yerleşen huzursuzluğu unuttu adam.

Bu ufak dargınlıktan üç gün iki saat sonra Mustafa Bey öldü.

Cenazenin peşi sıra evi işgal eden kalabalık dağıldığında, Lale Hanım eklem yerlerinde derin uykulardan uyanmaya benzeyen bir bitkinlik hissediyordu. Kızlarının ona sanki kendi annesiymiş gibi sahip çıkmasından hoşlanmıştı. “Anne yemek yemelisin”, “anne uyu sabah konuşuruz” demesinden garip bir huzur duymuştu kaybının verdiği mutsuzluğa rağmen. İki gün sonra taziye için gelen doktor arkadaşlarından eşinin hastalığını onlardan gizlediğini öğrendiğinde mutsuzluğu büyüdü kadının. Evlilik yıl dönümünde çıkardığı tatsızlıktan utandı ve büyük üzüntü duydu. Kızına; “Bunca yıldır hiçbir özel günü unutmamıştı, beni bilerek asla kırmamıştı, demek ki aklında kendi derdi varmış, ben bunu niye fark edemedim?” diyerek kendini suçlarcasına konuştu.
Kızı: “Anne nereden bilebilirdin, yetişkin bir insansın hepimiz zaman zaman nedensiz öfkelere kapılabiliriz bunun için kendini suçlaman kendine büyük haksızlık olur” dedi. Lale Hanım kızında yine annesini görür gibi oldu. O hoş güven duygusun yerli yerindeydi.

Ölümden on gün sonra kızı, isterse buraya tayin olabileceğini beraber aynı evi paylaşabileceklerini söylediği zaman anne ve kız rolleri bir daha değişmemek üzere eski yerine döndü. Lale, kızını yolcu ederken üzüntüsünü belli etmediği gibi ufak bir şaka da yapmayı başarmıştı.

Evdeki ilk yalnız gecesinde çalışma odası olarak kullandıkları odaya girdi. Dizüstü bilgisayarı hayat arkadaşının zamansız vedasının verdiği buruklukla biraz sitemkar, dalgın okşadı. Sanki mutfaktaki sandalyeden bir tıkırtı sesi gelir gibi oldu. Bilgisayarı açtı, kurcalarken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedi. Karanlığın yorgun düştüğü saatlere geldiğinde “belgelerim”in altındaki bir klasörün altındaki “Arzu” isimli dosyayı buldu. Bilinmeyen ürkütücü geldi, dizüstü bilgisayarı kapattı. Yatağına uzandı. Lale o gece uyuyamadı, bilgisayara da gidemedi.

Farkında Olmamak

İnsan hatırlamaya başladı mı, kronolojik bir sıra içinde hatırlamıyor geçmişteki hallerini. Bir çağrışım, bir isim, bir su birikintisi, bir çiçek gölgesi bazen tetikliyor beynin kıvrımları arasında başı boş gezinen anıları. Halbuki bir düğmeye basınca kaldığımız yerden seyredebilsek derli toplu, daha iyi olmaz mıydı diye kafamdan geçiriyorum bazen. Bu intizam tutkusu deli edecek beni bir gün. Ya da yaşarken en büyük kazıkları kendimiz, kendi kendimize atıyoruz. Bir takım yanlış anlamalar, kinayeli laflara kıl kapıp tüy gibi uçuvermekler hayatımızdaki bir çok dönüm noktasının asıl sorumlusu. Farkında olmamayı unutmayalım, yazmazsam yazık olur. Bir takım kumpaslara meze olup fark edememeler hayat çizgimizde ani u dönüşleri yaratıp yeni rotalar çizmiştir aslında çoğumuza. Farkında olduğumuzu sandığımız olayların, fark edebildiğimiz kadarının gerçekten olan biten ile pek bir alakası yok Olmadık birinden duyup da şaşırmak için yıllarca beklemek gerekiyor bazen. Lafı nasıl da dolandırdım; hatırlamak diyordum, hatırlarsanız. Hatırlamanın tuşu olsa sırasıyla hatırlasak, bir de perde arkasında dönen dolapları görebileceğimiz “behind the scenes” tuşu olsa. Onca yılların ardından olan bitenin arkasında aslında, gerçekte neler döndüğünü izleyebilsek. Ne olmuş ne olmamış fark etsek, görsek, anlasak.

“Arkamdan ne işler çevriliyor acaba” diye kendine sorular sormaya başlayan birinin işi çok zor bence. Merak adama tatlı geldiği vakit, o soru başka soruları yankılatır peşi sıra. Böylelikle yankı yankı üstüne, hep bir komplonun içinde yaşadığını düşünmeye başlayan adam ilk başta tatlı kaçık muamelesi görürken sonradan “bırak şu paranoyağı” geçiştirmesine maruz kalabilir. Arkanızdan bir iş çevrildiği kuşkusu varsa ya yüzleşip sonuçlarını kısa vadede kucağa almak, ya da çekip gitmek en güzeli.

Yapanın yanına kar kaldığı bir ülkedeyiz. Utanma arlanma gibi duygular çoktan hasır altına itildi. Suçsuzken suçlu görünümü sergilemeniz çok kolay. Haksızlığa uğramış adamı menfaatlerini ön plana alıp da duymayacak ve bundan da zerre kadar gocunmayacak çok sayıda insan ile aynı havayı soluyoruz.

Kadına karşı şiddet uygulanan bir ülkede yaşıyoruz, daha geçen gün çantasını sevgilisine vermediği için sokak ortasında defalarca bıçaklandı bir kadınımız. Aylar önce erkek arkadaşının kendisini öldüreceğini bilerek randevusuna gitti bir diğeri. Yıllar önce sokak ortasında, yerde kocası tarafında bıçaklanarak öldürüldü bir başkası. Seyircilerinin kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Bir kız ölmekten kaçmak için tek çaresi olarak camdan atlamayı gördü, atladı. Yanıldığını ambulans ile hastaneye götürülürken anladı. İzmir’de bir birahaneden polis kılığına girmiş adamlar tarafından saçından sürüklenerek dışarıya alınan kadına saatlerce tecavüz edildi. Birahanedeki diğer müşterilerin olay karşısındaki tepkisi sahte üniformalılarca icra edilen şiddeti izlemek oldu. Bu örnekteki şiddetin ortadan kaldırılması için bir girişim duydunuz mu? TV izleyenlerin sigara görmesine ya da ulu orta öpüp öpüşerek, şapşahane türk aile yapısının maazallah bozulmasına sebep olabilecek her türlü dizi senaryosuna mani olmayı kendine vazife addetmiş olanların kadın ölümleri ile sonuçlanan, tecavüzler ile biten olayları tümden silmek ile ilgili bir girişim yapma konusunda akıllarına bir fikir geliyor mu acaba? Ülkemi düşünen, onun için dahiyaneden daha mütevazi olamayan fikir üretenleri çok seviyorum.

Fuhuşa zorlanan, bundan kurtulmak için önünde hiçbir çıkış kapısı açılmayan kadınlar üzerinden yani kadını cinsel köle yapıp çalıştırarak servet sahibi olan bir çok insan var.

Erkek tarafından dayak atılmış, cinsel şiddete uğramış, hakları elinden alınmış çok kadın var ülkemizde.

Ben en çok akrabası olan kimseye; anne / anneanne / babaanne / kız kardeş / teyze / hala / karısına diğer insanların önünde sözlü şiddet uygulayan erkeklere öfkeleniyorum. Daha reşit olmamış erkek çocuk annesine ağza alınmayacak laflar ile hücum ediyor, ya da kadın akrabalarından bir diğerine geri zekalı muamelesi yapıyor. Diğer akrabalar seyirci.

Bir kocaman ağız, dünya kadınlar günü tatil olsun temennisinde bulunmuş. Çok iyi fikir. Bravo. Tatil olsun. Elem, tasa, dert, kötü şeylerin cümlesi silinsin. Tatil olsun, herkes mutlu olsun. İyi tatiller sevgili ülkeme, iyi tatiller.

Her şeye rağmen; Kadınlar gününüz kutlu olsun.

Adalet

Kaç gündür adalet kelimesini anlamlandırmaya çalışıyorum. Düşünmekle adalet kelimesini karşılayacak eşanlamlıları bulmak da zor, kavram olarak adalet kelimesinin içini doldurmak da.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “adalet” kelimesinin karşısında şunlar yazılı;
Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, türe.
Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları.
Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme.

TDK’nun sözlüğünde yazdıklarına bakınca günlük hayatta da mevcut “Ah keşke olsa, karşısına geçip baksak doya doya” diyesi geliyor insanın. Doğruluk, hak, hakka uygunluk, herkese kendi hakkının verilmesi özlenilen, beklenilen değil de nedir? Herkesin özleyip beklediği böyle bir adaleti dünya üzerinde bulmak zor, bazı atasözleri ve vecizeler ne diyor adalet ve adil olmak üzerine:

- Zayıf daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda değildir. – Aristoteles.
- İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmak. – V. Hugo.
- Geç kalan adalet adaletsizliktir. - W. Savage Landor.
- Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir. – Pascal.
- Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadırlar. – Hadis-i Şerif.
- Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır. – Hadis-i Şerif.
- Devletin hazinesi adalettir. – Konfüçyus.
- Adalet dünyadan kalktığı takdirde, insan hayatını değerli kılacak bir tek şey kalmaz. _ E. Kant
- Adaletsiz rejimi, adalet ile yıkınız. – Gandhi

Bu sözlere ne demeli, sadece Kant'ın ismine takılıyorum o da İngilizce çağrışımı kavgada bile söylenmez ya ondan işte.
Adaleti gözleri bağlanmış, sol elinde bir terazi, sağ elinde bir kılıç olan kadın figürü ile temsil ediyorlar. Gözlerinin bağlanması tarafsızlığına, terazi adaletin dengeli dağıtılmasını, kılıç kuvveti temsil ediyor sanırım.

Biz de adaletin dağıtılması biraz uzun zamana yayılıyor sanıyor sanırım.Uzun yıllar boyu süren, bitmek bilmeyen davalara bakınca insan bu şekilde düşünüyor.

Vatandaş adalet zengine de fakire de eşit biçimde dağıtılsın istiyor.

Suçsuz olduğunuzu ispat etme görevi size düşüyor ve uzun süre bunu ispat etmeye uğraşıyorsanız bu işte bir yanlışlık seziyorsunuz.

Kendi halinde bir vatandaş olarak oturmuş sıradan bir günü yaşarken bir kimse, bir nedenle o gün sizin için bir plan yapabilir. Tarihi not eder bir kenara ve altı ay dolmadan savcılığa gidip o gün sizin yapmadığınız bir iş ile sizin hakkınızda suç duyurusunda bulunabilir. Olaya şahit olarak o anda orada olmayan kimseleri gösterebilir. Savcı bu iddialar üzerine sizin ve olaya şahit olduğu iddia edilen kimselerin ve suç duyurusunda bulunan kişinin karakolda ifadelerini aldırabilir ve o ifadeleri okuyup dava açıp açmamaya karar verebilir. Dava açıldıysa şayet sizi mahkemeye çağırabilirler. Olmadığını bildiğiniz ama tam da hatırlamdığınız bir güne dair bir yıldan uzun bir süre sonra hakim karşısına çıkıp masumiyetini ispat etmek zorunda kalabilirsiniz.

Diyelim şanslıydınız, biraz hatırladınız, birkaç hafızası kuvvetli şahit buldunuz, hatta diyelim çok şanslıydınız ve elinizde şikayette bulunulan anda ne yaptığınıza dair net bir video kaydı vardı. Elinizdeki görüntülü delil ve şahitleri inceledikten ve ilk duruşmadan sonra aylar, belki de yıl geçtikten sonra suçsuz olduğunuzu ispatladınız. Aleyhinize şahitlik etmiş olan kişiler ve sizi suçlayan kişilerin yalan ifade verdikleri ve size iftira ettikleri mahkeme kararı ile tespit oldu.

Bunun üzerine gidip orada olmadığı halde varmış gibi yalan ifade verenler ve sizin aleyhinize suç duyurusunda bulunmuş kimse için manevi tazminat davası açtınız diyelim. Üzerine yine aylar, celseler geçti ve sizi suçlayan da dahil olmak üzere, yalancı tanıklar için açtığınız davayı kazandınız ve iftiracılar için para cezası kesinleşti.

Uzun upuzun uğraşlar sonunda suçsuzluğunuzu ispatlayıp, yalancıların cezalandırılmasını olay bile olmayan günden yıllar sonra sağladınız.

Yani cebe mangırları koydunuz.

Yaşanan onca şey adaletin tecellisi gibi gelir mi size?

Yaklaşık iki yıl önce çok basit bir değişiklik için tek celselik bir mahkemem oldu. Beklerken, şahitlerimle birlikte gözlemlediklerimiz çok ilginç olaylardı.

Aile mahkemesi ile aynı kattaydık, bir boşanma davası görülüyordu yan mahkeme salonunda. Boşanma davasıymış, ismi okunan genç bir kadın başı önde, kapının sağında ve solunda oturanlarla her hangi bir temastan kaçınarak koşar adım kapıya yöneldi. Oturanlardan elli yaşlarında bir kadın ayağa kalkıp, genç kadının kolunu tutarak hırsla fısıldadı “ne yılanmışsın pis orospu”. Tam koridorun ortasında ve gireceği mahkeme kapısının önünde olduğum için netlikle duydum fısıltıyı, genç kadının yüzü birden döküldü. Koşarak içeriye girdi ve kapı arkasından kapandı.

Adalet nedir, ben tanımlayamıyorum. Zor geliyor. Üçüncü sayfalara yansıya binlerce acının nasıl dindirildiğine yanıt kendim bulamıyorum. Hayatın ise insanlara adil davranmadığını belli bir yaşa gelmiş, çok el üstünde tutulan bir milyoner yavrusu olarak büyümemiş bir çok insan gibi ben de biliyorum.

Çoğu insanın dünyada aramaktan vazgeçtiği kavramdır diyebiliyorum adalet için.

İşte o kadar.

Bu Kabuslar Neden Cemil?

Fazla rüya gören bir insan değilim, nadir gördüğüm rüyalarım ise film gibidir kolay unutmam, sabahları yatıktan başımı kaldırmaktansa o anda izlediğim nadir seyirliğin sonunu ne olacak merakına yenik düşerim. Rüyam nadirdir ama, tok karnına ne zaman yatsam, ful mide üzerine mutlaka bir kabus görürüm. Gerçeğe çok yakın bu halüsinasyonlar sebebi ile tok karnına uykuya teslim olmamaya özen gösteren bir tipim işte.

Cüneyt Arkın’ın baş karakterini canladırdığı 1975 yapımı Cemil isimli filminde, kabuslarla boğuşan adama eski karısı sorar:

“Bu kabuslar neden Cemil?”

Adam cevap verir: “Her şey beni huzursuz ediyor, bozuk düzen... Nereye elimi atsam bir kötülük, bir çirkinlik çıkıyor. Hepsini düzeltmek istiyorum, düzeltemiyorum. Neden küçük kızlar orospudur, neden onları öldürürler, neden hapishaneler var; çözemiyorum bir türlü.. Anlıyorsun değil mi?"

Bu sözlerin üzerine ne denir ki, yutkunmasını içine atar kadın.

Umur Tümay Aslan bu meşhur sözü kitabına başlık olarak seçmiş, alt başlığı ise “Yeşilçam’da erkeklik ve mazlumluk”, Yeşilçam’daki erkek karakterler üzerine bir inceleme. Okumaya değer bir kitap.

Serdar Ortaç'ı Kıskananlar

Serdar Ortaç 90’ların türk pop musiki harekatı esnasında hayatımıza girdi ve o gün bu gündür hayatımızdan çıkmadı. Yazdığı şarkılar çok satıyor. Sahnesi çok iyi. İzleyicisi eğlenmelere doymuyor. Meslek lisesi torna tesfiye bölümünden mezun olduğunu söylemeyi seviyor. Yabancı sevgilileri ile plajlarda, bar çıkışlarında boy boy resimlerini görmesek nezle mi oldu acaba diye ürküyoruz. Meğer olmamış hemen seviniyoruz. Nezle görmemiş sesini duymadığımız bir radyo kanalı namevcut olduğundan onunla sürdürüyoruz hayatımızı.

Bu denli ve bu kadar zamandır onu ve onun yazdığı şarkıları söyleyenleri dinler olduğumuzdan geçen gün meraklandım ya bu adam neler yazmış diye bir merakla internette dolanıp rastladığım ilk birkaç şarkısının sözlerini incelemeye karar verdim. Kararımı uyguladım, sabrı olanlar buyursunlar, işte sonuçları;

Acıları bitiremedim
Gururuma yediremedim
Sana bu son sözüm son kararım
Yine de seni ben de bitiremedim

Neymiş neymiş? Anlatmaya çalıştığı kadarı ile Bir acıları bir de “sen” diye samimi biçimde hitab ettiği kimseyi bitirememiş. Bitiremediği iki şey var yani. Acıları bitirememiş, gururuna yedirememiş, son kararını son sözleri ile söylemesine rağmen “sen”i o bile (dahi) bitirememiş. Gel de için paralanmasın, melodi oynak ama sözler iç burkucu. Dinle dinle sonra için burkuk gez bayırı. Dinlerken bel, kalça, ve gerdan üçlüsünün her bir tanesini farklı yönlerde titretmek şartı ile içinizin burkulmamasını başarabilirseniz ne ala. Belki ayak bileğiniz burkulur. Bilemem, dikkat etseydiniz.

Adam gibi yürekli ol, çık karşıma bak yüzüme,
Yalandı de, unuttum de, aldattım de, bağır yüzüme.
Senin kokun, senin dokun, senin tadın yetmedi de,
Sokaktaki köpek kadar, gururlu ol, bağır yüzüme

Bu mısralar kavgada söylenmez, söylenmemeli de. Karşısındakini resmen kışkırtmaya çalışıyor, gel çık karşıma paçan sıkıyorsa der gibi hali var ilk mısrada ancak ikinci mısrada işler sarpa sarıyor. “Beni sevdiğinin yalan olduğunu söyle” diyor sanki, buraya kadar tamam. Sonra “unuttum de” olmamış. İlla “unuttum de” denecekse “aldattım de” bölümünden sonra söylenmeli ki anlam kazansın. Yoksa “ seni sevmiyordum, ve seni sevmediğimi unuttuğum için oldu bunlar, hadi baaayyyy” der gibi kaçıyor ama aldatma eyleminden sonra denirse, “Serdar’cım kusura bakma seni aldatmışım ben bile hatırlamıyorum nerde ne zaman kimle aldattım, aldatanların yalancısıyım” gibi oluyor ki affedilebilir bir şeydir bir kimsenin bir diğerini aldattığını unutması. Ama burada bitmiyor tabi, sanatçı karşısındakinin bütün bu fırtınalı hissiyatın yüzüne bağırılmasını istiyor, ki burada “acaba duymuyor mu da böyle istiyor” diye düşündüm bir an. Bence kulaklarını yıkatsın bir de öyle denesin dinlemeyi, o duymuyor diye karşısına sustalı diktiği aldatıcılar bağırsın iyi valla.

Takip eden mısrayı ben hatırı sayılır bir jeofizisyen olmama, bilimsel teori ve terimlere alışık olmama rağmen yenir yutulur oradan idrak yollarına yollanır bir lokma olarak bulamadığımı itiraf etmeliyim. Şimdi ne demek Allahınızı severseniz, Senin kokun, dokun, tadın yetmedi? Anlamaya çalışıyorum, bir noktaya geliyor takılıyorum. Senin kokun yetmedi, daha koklasam koklamalara doymam der gibi hoş bir koklaşmaşinaslık özlemi seziliyor. O da tamam. Senin dokun yetmedi ne demek ya? Ne işin var elalemin dokusu ile. N’apıcaksın alemin dokusunu. Ben onu bunu bilmem arkadaş burada bir oral seks kokusu sezdim. Kötü niyetli deyin isterseniz ama burada imadan da öte bir şeyler var. Geçelim fazla üstünde durmadan, gelelim tadın yetmedi ye, tamam yalamaya da doymamış, damakta tad kalma hadisesi bariz bu bölümde. Sonra da diyor ki gurusuz şey gel yüzüme bağır sokaktaki köpek bile senden gururlu.

Uzun lafın kısası sanırım, burada top yekün bir aldatılmış aşık ağlaması söz konusu. Şimdi aşık aldatılmış, gel çık karşıma, yüzüme bağır, önce aldattığını sonra da unuttuğunu söyle, ben senle girdiğimiz her türlü pozisyonu, içli dışlı halleri özledim ona göre, köpek kadar gururun olsa çıkar bağırdın karşımda, çabuk gel gururlu ol diyorum sana demek istiyor. Ben tam çözemedim bu yüzgöz olmuş ilişkinin feleğin çemberinden kaç taklada geçtiğini.

Ağlama, ağlama
İçinde kalsın.
Ayrılık insanlar için,
Ve sen de insansın...

Bu mısralara da ne demeli, bu nasıl nasihattir, bu nasıl emirdir, bu nasıl bir saptamadır. İnsansın ayrılacaksın, ağlaman gerekirse içine atıceksin dercesine bir haller, bir diklenmeler.

Bu gece pause ama zaman çabuk akıcak
Bu tarzın okey senin için dizi kopacak
Aman tanrım kimisi sarışın, kumral
Aman tanrım öteki benimle yola çıkan

“Yabancı dilden kelime koyalım, dil biliyor desinler” şarkısı bu. Bu gece pause ama zaman çabuk akıcek, OK. “Tarzın okey” derkenki İngilizcedeki “okay”i diyebilmeye eli varmamış sanırım, dizi kopsun diyor. Diziyle ilişki demek, belki de düzinelerce. Vay be, neredeyse inanılır gibi. Sarışınla, kumrallar arasında hop hop hoplarken bu sarışın ve kumrallarda olmayan vasıflara sahip bir tanesi gönlüne düşmüş. Anlaşıldı, bir şifreli konuşma var burada. E o zaman fazla kurcalamayalım o sarışın kumral afetlerde olmayan vasıftakinin nasıl bir fazlalığa sahip olduğunu.

Kelimeler çok yada beni anlatamıyor
Bu benim aşkım sensiz hiç çekilmiyor
Je t'aime illede je t'aime
Emret uğruna dağları aşıp gelem
Je t'aime mecburen je t'aime
Emret önünde diz çöküp aşka gelem

Bu da “hep mi İngilizce konuşacağız alın size çatır çatır sular seller, ardından gelsin deryalar gibi Fransızcalar şarkısı”. Bu şarkıya şapka çıkartıyorum ama ses uyumu uğruna anlam bütünlüğünün feda ediliyor olması sebebi ile hit olamamış bir parça sanırım. Pek kulağımda yer etmemiş. Bütün şarkılarda hep bir anlam ve hep bir anlam daha varken, anlam örgüsü fazladan zayıflayınca demek hit olamıyormuş onu da öğrendik. Bu arada “kelimeler ya çok ya da beni anlatamıyor” arasındaki neden sonuç ilişkisine, mantık bütünlüğüne ayrı bir şapka çıkartıyorum.

Serdar Ortaç bize daha uzun yıllar boyunca anlamlı şarkılar yapsın, hayatımıza anlam katsın, biz gerdan titretelim yıllar su gibi aksın

.

Şimdi şu güzel yurdumuzda neden doğru düzgün bir şarkı yapılmaz, neden U2, Blur, Rolling Stones, Cranberies, Everthing But The Girl gibi gruplar çıkmaz, Mina, Eros Ramazotti, Patricia Kaas, George Michael, Seal, Adam Lambert gibi şarkıcı ve müzisyenler çıkmaz diye düşünelim. Bunların her biri her bir albümünde yeni bir sound inşa etmeye çalışıyorlar, asla bir önceki albümdekne benzemeyelim diye uzun uzadıya inzivaya çekiliyor, stüdyoya kapanıyorlar. Neden uyduruk, zıttırık şarkıları insan önüne çıkarmaktan şeytan görmüş kadar ürküyorlar? 10, 20, 30 sene önce yaptıkları albümdekine benzeyen vokal sesini çıkarmaktan aciz değiller? Nedenini söyleyeyim onlar gerçek sanatçı. Şöhretleri ve kazançları arttıkça, plak şirketlerine daha fazla söz geçirebiliyorlar. Bu söz geçirme de saçma sapan kapris yapma değil, adam gibi kendilerini geliştirme ile ilgili.

Öyle şarkılar var ki ülkemizde, kim söylerse söylesin bu bir Sezen Aksu, Yıldız Tilbe, Serdar Ortaç, Kayahan şarkısı diye şıp diye tanınabiliyor. Bu kadar formüller üzerine kurulu bir müzik sektörü olunca, dinlediğimiz sesler de tekerrürden ibaret elbette. Heyecan verecek, doğru düzgün adam da, eser de gerçek sanatçı da az sayıda. Olanlar da asla teşvik görmüyor.

Neyse efendim, bu bahsettiğim gerçek sanatçılar ve ismini sayamadığım yüzlercesi daha ülkemizde asla o kadar fazla satamıyorlar. Bu fazla satamayanların hepsi fazla satabilen Serdar Ortaç’ı kıskanıyorlar. Serdar Ortaç’ı kıskananlar bölümüm sol sütunda, podcastler halinde yayın hayatında, linklere tıklayarak karşınıza çıkan sayfada “play” tuşuna basarak dinleyebilirsiniz. Hayırlara vesile olsun. Sevgiler, saygılar,

Pandorum - Pandorsun - Pandor

Geçtiğimiz yıl sinemacılarımızın es geçtiği filmlerden bir tanesi de “Pandorum”. Şu sinemacılar dediğim neyi izleyip, neyi izlemeyeceğimize karar verip bize kadar getirenler ve pek saygıdeğer sinema eleştirmenleri. Türkiyede para kazanan film şirketleri için anlaşmalar sonrası seyirciye sunup kar ettikleri seyirlikler bizim sevip bağrımıza bastığımız filmler. Sinema ile kar odaklı olmak dışında başka ilişkileri varsa bilemem. Film eleştirmenleri de meslek olarak seçtikleri bu alanda mutlaka para kazanan kimseler. Hal böyle olunca biraz da filmlerden anlamalarını istiyor benim gibi sıradan seyirciler. Gelelim Pandorum’a, artıları ve eksileri olan bir film ama yıllar içerisinde etrafına çok sayıda sadık izleyici toplayarak kilt film olacağı kesin. O zaman dile gelir bizim sinema bülbülleri ama benim onları bekleyesim yok.

Pandorum’u herhangi bir türe dahil etmek gerekirse bilim kurgu/korku filmi yakıştırması yapılabilir. Bizim sinemacıların bir başka es geçtiği “Antibodies” isimli rahatsız edici filmin Alman yönetmeni Christian Alvert tarafından yönetilmiş.

Kapkaranlık uzay gemisinin ufak bir bölmesinde bir adam, daracık bir tüpün içinde ayakta durur vaziyette yatırıldığı derin uykudan acı çekerek uyanır. O kendine geldikçe biz rahatsızlık hissetmeye başlarız. Adam uzamış sakallarını kesip, üniformasını giyerken mürettebattan mekanik ve teknik mühendisi olduğunu ve adını öğreniriz: Bower (Ben Foster). Yolunda gitmeyen bir şeyler var belli. Uzay gemisini apaydınlık olması gerektiğini biliyoruz. Bu gemi olanca devasalığına rağmen kapkaranlık ve sessiz. Arada korkunç sarsıntılar olur, gemi ve yolcusu tepeden tırnağa titrer. Sarsıntılara onlar kadar korkunç gürültüler eşlik eder, yankılanarak kesilir gürültüler.

Derken diğer tüp açılır, içinde acılar içinde bir başka adam dışarıya düşer. O hazırlanırken adını öğreniriz: Payton (Dennis Quaid). O da gemi personelinden, pilot, elleri titriyor. Adları dışında bir şey hatırlamıyorlar. Bir görevleri olduğunu biliyorlar ama gürültüler ve geminin halinden geminin işler vaziyette olmadığı, nerede olduklarına dair onlara bilgi vermediği anlaşılıyor.

Bu iki mürettebatın hatırladığı flashbacklerden ve filmin açılış yazılarından Elysium adı verilen bu yıldız gemisinin bir tür Nuh’un gemisi olarak dizayn edildiğini ve MS 2174 yılında yola koyulduğunu öğreniyoruz. 100 yıldan uzun bir süre seyahat etmesi planlanan geminin rotası Tanis isimli gezegene çevrili. Nüfusu 24 milyarı geçmiş, savaşlar ve kirlenmeden ötürü ömrünün sonuna gelmiş dünyamızdan yaşanabilir olduğu tespit edilmiş Tanis’e giden gemide 60.000 insan ve o anda dünyada yaşamını sürdürebilen canlıların hücre örnekleri var. İnsanlar ölmekte olan gezegenimizden geriye kalanları tek umutlarına yetiştirme peşinde. Yüzyılı aşkın yolculuk süresince önlerine çıkan engelleri aşabilmeleri için uçuş ekipleri oluşturulmuş. Sıra ile uyanıp bir yıl uyanık kaldıktan sonra diğer ekibi uyandırıp görevi teslim ederek tekrar uykuya yatmaları gerekiyor. Bower ve Payton 5. ekipteler anca onlara görevi teslim edecek kimsenin olmadığını hatırladıkça fark ediyorlar.

Bower geminin içinde karanlıklara gömülerek kendisini bekleyen sonun ne olduğunu bilmediği bir yolculuğa çıkıyor. Hedefi reaktörü reset edip yeniden başlatmak. Böylelikle gemiyi olması gerektiği biçimde işleyen hale getireceklerini düşünüyorlar.

Yazının bundan sonrası filmi izlemeyi düşünenler tarafından kesinlikle okunmamalı.

Bower reaktöre ilerlerken karşısına geminin tehlike altındaki yolcu ve görevlilerinden bazılarını görüyor, bir kaçı ile yoluna birlikte devam ediyor. Karşılarındaki en büyük tehlike ise yolculuk esnasında geçen zamanla birlikte evrime uğramış insanlar. Çok güç kazanmışlar ve normal insanlardan kat kat hızlılar. Yaşayabilmek için görev süresi gelince tüplerinden çıkan insanlarla besleniyorlar.

Bower yoluna giderken Payton ise farklı deneyimler yaşıyor. Pandorum; uzun süreli uykuya yatırılmış insanlarda görülen bir psikolojik rahatsızlık. Hastalarda önce el titremesi ardından burun kanamsı gözlemleniyor. Bu kişiler şiddetli paranoya içindeler, herkesi kendilerine karşı bir tehdit olarak algılıyorlar ve gerçeğe çok yakın halüsinasyon yaşıyorlar. Kelimenin anlamını öğrendiğimiz andan itibaren o ana kadar izlediklerimizi sorgulamaya başlıyoruz. Ve yolculuğun umulanın yaklaşık yedi katı sürdüğü bilgisini ediniyoruz.

Bundan sonra olanlar da tempoyu düşürmeyecek biçimde heyecanlı, finalde yaşanan sürpriz ise her şeye değer nitelikte.

Filmin artıları;

Çok sağlam bir senaryosu var, izlerken bir sonraki sahnede ne olacağını bilmiyorsunuz. Zaten filmin afişi de “bir sonra olacaktan korkun” cümlesini içeriyor. Finale geldiğinizde büyük mantık hataları yapılmadığını görüyorsunuz. İzlerken gerilimin giderek tırmandığına şahit oluyorsunuz. Benim bir filmde aradığım en önemli özellik, filmi izledikten sonra üzerine süre düşünebiliyor olunması, ki bu filmi izleyip de üzerine düşünmemek olanaksız. Üstelik yetmişli yılların bilim kurgu romanlarını anımsatan bir atmosferi yakalamışlar.

Filmin eksileri;

Oyuncu seçimi bence yanlış; Ben Foster iyi bir oyuncu ama daha tanınır biri olmalıydı, Dennis Quaid ise çok tanınır bir oyuncu uzun süre filme sesi ile eşlik etmesinden o karakterin çok büyük ve finale yakışır bir arıza çılaracağını filmdeki duraklama noktalarında düşünmeden edemiyorsunuz. Payton’ı daha az tanınan bir kimse oynamalıydı. Tabi bunların hepsi bütçe ile alakalı. Çok daha küçük bir stüdyo filmi yapacakken film ile ilgilenen başka bir şirketin çıkması da projeyi oluşturanların şansı bence. Geminin bilim subayı kadınn sadece çekirge ile beslenip yaratıklarla dövüşüp burnu kanamadan kurtulacak kadar çevik ve fit olabilmesi ufak bir mantık hatası gibi geldi bana. Ayrıca Bower'ın geminin havalandırma kanalları içinden geçerek diğer bölmeye atlaması da inanılır gibi değil. Yüz küsur yıl uzayda seyahat etmesi planlanan bir gemiye bu denli elle yırtılabilen plastikler yakışmamış. Bu eksilerine rağmen film benim için en iyi bilim kurgu filmlerinden birisi olmaya devam edecek. Bu filmin Alien’ın bir kopyası olduğu çok konuşuldu ve bu söylenti filmin önünde bir engel olarak yükseldi, filme haksızlık edildiği kanısındayım.

İçerdiği olumlu yönlerin fazlalığı sayesinde bu filmin en azından bilim kurgu severler arasında kült filme dönüşeceğini düşünüyorum.

Şeytan'ın Belkemiği

"Bazı sırlar ortaya çıkmamalı" diyor Meksikalı sinema aşığı yönetmen Guillermo del Toro "El Espinazo Del Diablo" isimli filminde. Bu 2001 yapımı İspanyolca film daha çok İngilizcedeki “The Devil’s Backbone” karşılığı ile anımsanıyor. Şeytan’ın Belkemiği korku filmi olarak tanıtılmasına karşın aslında 1939 yılının iç savaşın ortasındaki İspanya’sında geçen iyi anlatılmış bir dram.

Cumhuriyet direnişçisi olan babası, Küçük Carlos’u, nerede olduğu belli olmayan, adeta hiçliğin ortasındaki bir yetimhaneye götürerek onu bırakır. Yetimhane’ye terk edilen küçük çocuk babasının öldüğünü bilmez, filmin ilerleyen bölümlerinde bizler şahit oluruz bu ölüme.

Eski bir binada yaşamaya mecbur kalmış küçük çocukların sorumluluğunu Dr. Casares ve yardımcısı Carmen’dedir. Ayak işlerine bakan Jacinto küçük çocuklara kin duyar gibidir. O da aynı yetimhaneye terkedilmiş, büyüyünce de orayı terk edememiştir. Yetimhane’nin avlusuna düşen patlamamış bir bomba içeride yaşayanlarca kanıksanmıştır ama her an patlamaya hazır dimdik durmaktadır.

Eski binadaki yetişkinlerin her birinin ayrı bir planı vardır, kimse kimsenin ne yapacağını bilmemektedir. Ve yetimhanenin hüzün yüklü koridorlarında korku ile dolaşan filmlerde daha önce görmeye alışık olmadığımız bir küçük çocuğun hayaleti: Santi. Çocuk yürüdükçe alnının sol tarafındaki bir yaradan akan kan suya karışır gibi havaya akar. Kanaması dinmez Santi’nin, çünkü her hayalet gibi geride çözümlenmemiş bir meselesi vardır. Sorun ortaya çıkıncaya kadar iki dünya arasında gidip gelmeye ve bu dünyada kanamaya devam edecektir.

Hayalet eninde sonunda çocukların çoğunun öleceğini bilmektedir. Dr. Casares sürmekte olan savaşın seslerinin yaklaşması üzerine çocukları alarak yetimhaneyi terk etmesinin en iyi hamle olacağını düşünmektedir.

Yatılı okula yeni gelen çocuğun dışlanması havasında başlayan filmde gerilim yönetmenin ustalığı sayesinde giderek artıyor ve finale yakın doruğa ulaşıyor. Masumiyetin kötülükle çaresizce mücadelesine dair bu filmden benim aklımda kalmaya devam edecek sahneler şunlar;

- Carlos bir gece yarısı yatakhaneden gizlice çıkar, avluya, bombanın yanına gelir. Bomba’dan ona hayaleti göstermesini ister. Bombanın üzerindeki bir kağıt uçarak onu hayaletin yanına götürür. Carlos’un kalbi duracak gibi olur. Kanayan hayalet çocuk karşısındadır. Sinta’nın dudakları aralanır…. - Jaime isimli bir çocuk resim defterine Santi’yi resmetmiştir. O sayfayı gören Carlos, Jaime’nin söylemekten korktuğu bir şeyler bildiğini anlar.

Pan’ın Labirenti’ni izlerkenkine benzeyen bir sinema tadı almak için izlenilmesi gereken bir film, Şeytan’ın Belkemiği.

Ülkemizde az sayıda salonda gösterilmiş ya da festivaller dışında gösterim şansı bulmamış filmleri "Kült Kedisi" etiketi altında anımsayacağım bundan böyle.

Ay'a da Gidelim Osman

Kadın çok mutluydu, sevgilisinin yanında yüreği hop hop ediyordu. Kah dudaklarını kulağına yaklaştırıp üflüyor, kah boynunu gıdıklıyordu. Adam yalandan kızarmış gibi yapıyordu. Ama hoşuna gidiyordu. Direksiyon hakimiyetini kaybetmedikçe umurunda değildi dünya.

“Bugün seninim, bugün işe gitmek yok” dedi genç adam. “Nereye gitmek istersen söyle, bugün istediğin yere yalnız seni götüreceğim” diye ilave etti.

Kadın kahkahalarla gülüyordu. Çok mutluydu.

Kadın: “Nereye istersem götürecek misin beni, Osman?” diye sordu.
Adam: “Evet” dedi “Nereye istersen”
“Aya da gidelim Osman” dedi kadın.

Radyoda saykodelik bir oyun havası çalıyordu. Parmakları ile ritm tutuyordu kadın. Yağmurdan sonra yansıyan gün ışığı bayram yerine çevirmişti geçtikleri yolları. Camlarda bile güneş ışığı yansıyordu sarı taksideki sevgililerin üzerine.

* * * * *

Ajda Pekkan’ın her biri ayrı güzel 10 şarkısından ibaret 1987 albümü Süper Star 4 yeniden raflarda. Şarkılar güzel di güzel olmasına ama hepsini bir araya koyduğunuzda albüm etmeyen bir çalışma olmuştu zamanında. O şarkılar yan yana geldiğinde kimyası mı tutmuyordu nesi eksikti bilmiyorum. Şimdi oturup dinlediğimde tek şarkıdan ibaret zamane pop albümlerine on çekiyor.

Perihan Mağden suskunluğuna son verdi. Bir oturuşta okunan, Mağden köşe yazılarındaki imzası haline gelmiş kelime oyunlarına hiç dokunmadan sade mi sade bir roman sunmuş okuyucusuna. 90’lı yılların başlarından, bir gazetenin üçüncü sayfasından taşımış iki gencin hikayesini. Aşk mı, kader birliği mi, yoksa isyan mı siz karar verin Ali ile Ramazan’ın anlattıklarını okuduktan sonra.

Sade’nin Soldier of Love albümü iyi olmuş, kadının tek kusuru on yılda bir albüm yapar hale gelmiş olması.

Efendim; “Aya da Gidelim Osman” Dinar Bandosu’nun albümü, pskiodelik-deşik türünde müzik yapıyor adamlar, edinmekte ve bir kulak gezdirmekte yarar var.

Tarihin Elinde Rubik'in Kübü Oldum

Bu ülkede yaşıyorsanız çıldırmamayı öğrenmeniz gerekiyor. Geçen hafta ülkemizde olanlardan bir kısmını derledim, ileride bakar bakar gülerim belki de bakar bakar ağlarım bilmiyorum zaman neler gösterecek. İ-ki-bin-on yılının Şubat ayının ilk beş gününde şunlar olmuş güzeller güzeli ülkemizde, Allah nazarlardan saklasın, tü-tü-tü;

Parkta 3 yaşındaki kızı öptüğü için kızın ailesi tarafından sapıklık yaptığı, cinsel taciz uyguladığı gerekçesi ile hakkında suç duyurusunda bulunularak, dava açılıp, mahkemeye . çıkarıldığı gün erkek sanık 2,5 yaşındaydı. (yazı ile; iki buçuk).

Yüce milletimizin saygıdeğer Milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iletişim kurabilmek için konuşmaktan daha farklı bir yöntem seçtiler. Daha sonra da birbirlerini suçladılar.

Dijital telefonların daha kolay dinlenilebilirliği konusundaki iddialarda kulak birliği eden milletvekilleri huzursuz olmaktansa Meclis’teki telefonlarını söktürmeye başlamışlar. İyi de olmuş. Telefondan dinlenirim diye korkup konuşmayan milletvekilindense, telefon gitti, nasılsa dinlenmem deyip konuşan milletvekilimizin olması daha iyi bir gelişme.

Van’ın Özalp ilçesinde yirmi yaşındaki Fatma Uçan kendisini istemediği biriyle evlendirmek isteyen babası Seyfettin Uçan’ı evdeki ruhsatsız tabanca ile vurdu, babasının hafif yara aldığını görmeden kendisini odasına kilitledi. Kapının önüne gelip iyi olduğunu söyleyen babasının ve yakınlarının tüm çabalarına rağmen odadan çıkmayan Fatma Uçan, kafasına dayadığı tabancanın tetiğini çekerek intihar etti. Sonuç; bir ölü, bir yaralı.

Aşağıda üç farklı başlık var lütfen bunların hepsini aynı cümle içinde geçiriniz:
- Bülent Arınç.
- Meclis Başkan Vekili.
- Oda basmak.

Danıştay; 29 Mart Yerel Seçimleri öncesinde Tunceli’de Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakfı aracılığı ile halka ücretsiz beyaz eşya dağıtan dönemin Tunceli Valisi, şimdinin Giresun Valisi Mustafa Yaman Beyefendi hakkında soruşturma açılması talebini kabul etmiş. O seçim ne zamandı yıllardan hangisindeydik anımsayanlar hala vardır her halde.

Sayın Başbakanımız sigara yasağına atıfta bulunarak “bunun sulusuna da kurusuna da karşıyım, o kadar da açık konuşuyorum” demiş. Şahsi olarak karşısında olmaklar bu denli dile getirilmezdi, o da oldu. Kurusu sigara, yaşı içki oluyor efendim. İçenler düşünsünler, bir zahmet oturup içmemeyi örensinler.

Bunlar sıradan bir hafta içinde benim okuduğum sıradan olaylardan. Başka ülkelerde bunlardan her hangi bir tanesi skandal olarak nitelendirilebilirdi. Bir daha olmaması için önlemler alınabilirdi. Bizler kanıksadık, bunların yinelenmemesi için bir çaba olduğunu iddia edenler belki vardır, ama tekrar edecek. Çünkü tarih tekerrürden ibaretmiş. Hatalarından ders almasını, hatalarını tekrar etmeyecek biçimde düzeltmesini bilmeyen kalabalıklar için kötü tabi bu mükerrer hata, kaza, cefa ve rezaletler.

Seni Seviyor/d/um

Türk pop müziğinin en iyi albümleri başlığını taşıyan bir liste yapmaya koyulsam içine rahatlıkla iki Zerrin Özer albümünü koyabilirim. Zerrin Özer 1980 yılında ilk ve ikinci albümünü Kent Plak’tan çıkarmış bir şarkıcımızdır. İlk iki albümü en güzel albümleridir; “Seni Seviyorum” ve “Sevgilerimle”. Söz, müzik ve besteleriyle birbirini tamamlayan şarkılardan oluşmaktadır her ikisi de. Ve sanatçının vokali bu iki albümde mükemmeldir, şimdiki şarkı söyleyişi ile pek bir alakası yoktur. Albümlerin ikisinde de pop şarkılarımızda pek alışık olmadığımız pop-caz tınıları vardır. “Seni seviyorum, Bitti, Tüm dünya ağlıyor, Huzursuzum, Her sonbahar, Umut, Nerede o cennet?, Çalacak aşk dolu şarkılar, İmkansız, Solgun Güller, Her şey seninle güzel, Ayrılıklar unutulmaz, O yaz, İmkansız, Yalan, Gurur duyarım” bu iki albümde yer alan ve bir daha eşi benzeri yapılmamış güçlü şarkılardır.

Böylesine birbirinden güzel iki albümü ardı ardına yapan sanatçı ne akla hizmetse üçüncü albümünde, 1981 yılında yayınlanan “…ve Zerrin Özer” albümünde dört şarkı haricinde tamamen ağdalı arabesk şarkılarına yer vermiştir. Bu albümde yer alan “Aşk budur işte” güzel bir coverdir, “İki sevgi bir kalpte” ise Zerrin’in vasatın üstüne çıkabilmiş son şarkılarından olmuştur. Bundan sonra iki adet koyu mu koyu arabesk albümü; Gelecek misin? (1982) ve Mutluluklar Dilerim (1984) yayınlanır. 1985 yılında Kırmızı Arapça ve arabesk şarkılar ile dönemin popüler türkülerinin yanında yer alan üç pop şarkısı ile tamamen curcunaya dönmüş bir albümdür. Üstelik alt yapıda kullanılan elektronik davul sesleri cidden kafa ütülemektedir.

1987’de yayınlanan Dayanamıyorum isimli albümü pop ile arabeskin biraz daha senteze yönelik birlikteliğidir, yeni bir tarza göz kırpar gibidir, belki de Sezen Aksu’nun formülünü bu sanatçıda denemiştir Atila Özdemiroğlu. Ancak albüm satışları iyi gitmiş ve buradan da sanatçının uzun yıllar boyunca takılıp kalacağı albüm şekli belli olmuştur; yani biraz ondan biraz bundan azıcık da şundan tarzı. Arabesk, oyun havası ve birkaç pop şarkısı ile durumu kurtarmak sanatçının ve çalışacağı plak firmalarının mutabık kaldığı çalışma şekli olacaktır. 1989 yılında “Sat gitsin” isimli daha isminden kaybeden ne olduğu belirsiz bir albüm çıkmakla birlikte sanatçı adeta can simidine tutunurcasına iki şarkıya tutunmuştur, bunlardan birisi Barış Manço’nun “Unutamadım”ı diğeri de Kayahan’ın “Yoksun Sen”idir. Her iki şarkı da sanatçının eşiz sesi ile mükemmel uyum sağlamıştır. Öte yandan Ofra Haza’nın o dönem popüler olan şarkısının Türkçeleştirilmiş versiyonu “Hani ya yeminin” güzel bir versiyon olmuş ve “Aşk istiyor gönlüm” üzerinde özenle durulduğu belli olan şarkılar olmuştur.

1990 yılında “İşte ben” çıkar, “Sahne aynı roller başka” nefis bir pop şarkısıdır, o dönem revaçta olan “Lambada”yı söyleyen grubun slow bir şarkısının Türkçe versiyonudur. Ne arabesk ne de pop severlere yar olmamış bir albümdür. 1991 yılında “Sevildiğini bil” albümü yayınlanır. Açılışı yapan şarkının ismi albümün geri kalan bölümüne imza atar “Otuz beşe bakla”.

Hayli kan kaybetmiş olan sanatçı hep cepten yemekte güzel sesinin hatrına albümünü alan almaktadır. Sezen-Onno ittifakındaki çözülme sonrasında sanatçı Onno Tunç’un kapısında sıraya girmiş sanatçılardan olmuştur. Onno Zerrin’e albüm yapmayı kabul eder. Uzun yıllardır beklenene yakın bir albüm olmuştur, Onno Tunç’un etkleyici düzenlemeleri ile sanatçının sesi ve usta yorumu güzel şarkılarda bir araya gelmiştir. Albüme adını veren açılışını yapan Olay Olay sanatçının unuttuğumuz ses rengini hatrlatmaya yetmiştir, ayrıca Mustafa Sandal’ın “Bir gün mutlaka” isimli şarkısındaki yorumu da mükemmeldir. Orhan Atasoy’un ölümsüzleşmiş şarkısının bir yorumu da bu albümde Zerrin’den gelir Melis Sökmen’in versiyonunun hemen ardından.

Bu albümün hemen ardından sanatçı müziği bıraktığını açıklar. 1996 yılına kadar sesi soluğu duyulmaz. Zerrin Özer 96 ile geriye döner, açılışı yapan “Paşa Gönlüm” dışında akılda kalan bir şarkı yoktur bu çalışmada. Bir yıl sonra Zerrin Özer 97 gelir. Bu albümden “Kıyamam” ve “Şimdi hayallerdesin” hit olur. Bir tane de Mina şarkısı versiyonu vardır, “Ancora ancora ancora” üstünden 20 küsürdan fazla yıl geçtikten sonra el atmak fazla anlamlı olmamıştır ya neyse.

Sanatçı 2000 yılına “Bir Zerrin Özer Arşivi”ne aldığı 13 eski şarkısı ve bir Kerim Tekin şarkısı ile girer, 2001 yılında 1989 albümünün açılış şarkısının remixini çıkarır “Sat Gitsin”. 2003 yılında “Ölürüm Ben Sana” sevdiği bir insan vefa borcu gibidir bu albüm, hemen unutulacak şarkılar ile doludur. 2005 yılında “Ve Böyle Bir Şey” çıkar, türkülerimize Zerrin Özer yorumudur. 2007 yılında iki albüm bir arada çıkar “Ömür Geçiyor” ve “Zerrin Özel”. İlk albüm pop şarkılar ile doludur, ikinci ile Anadolu rock tınılarına sahip bir çalışmadır. Her ikisi de oturmamış, fazla kafa yorulmamış albümlerdir. 2009 yılında Emanet isimli albüme misafir sanatçı olmuştur.

Zerrin Özer seçimlerini iyi yapamamış, eskiden iyi sesli olan bir sanatçıdır. İlk iki albümünde bir altın yumurtlayan tavuk yakaladıklarını düşünen plak yapımcıları sanatçının üzerinden kısa sürede daha çok para kazanabilmek için ona arabesk söyletmişler, sanatçı bu konuda tavrını net koyamadığı için de daha sonraki albümlerinde de arabesk gölgesi asla üzerinden çekilmemiştir. O ince ve güçlü ses, ses rengine uymayan alaturka ağırlıklı şarkıların icrası ile artık kalınlaşmış ve eski Zerrin’den eser kalmamıştır. Ancak ne olursa olsun ilk iki albümü çok mükemmeldir, Zerrin Özer iki adet mükemmel albümle müzik piyasasına bomba gibi giriş yapmış daha ilk adımında yıldızlaşmış bir sanatçıdır. 1980 yılından sonra çıkardığı albümlerde tutarlı bir çizgi maalesef izlememiştir.

2006 yılında yayınlanan otobiyografisi kitap olarak iyi bi ryerden tutturarak başlar, bir şarkının gelişimini anlatır, o şarkı Zerrin Özer'e dönüşür. Ancak Zerrin Özer'e dönüşünce, hayatının belli dönemlerindeki sıkıntıları, hataları, yanlış alınmış kararları için mütemadiyen başkalarının suçlandığını görürüz. Bu denli sık müzik tarzı değiştirmesine değinilmemiştir bile.

Bir de onun için süregelen iyi bir caz gırtlağına sahip olduğu geyiği vardır. Müzik ile ilgili kimseleri tarif için kullanılan gırtlak lafına oldum olası sıcak bakmam. Antipati duyarım. Zerrin Hanım'ın da böyle olduğunu söylerler. Hiç alakası yoktur oysa. Jazz söylemek için bağırmak bir ön şart değildir, fısıldayarak da söylenebilir. Ben bağıran cazcı duymadım şimdiye kadar.

Her şey seninle güzel yolda yürümek bile
Olmayacak düşlerin peşinde koşmak bile
Her şey seninle güzel bu toprak bu taş bile
İçimdeki bu korku gözümdeki bu yaş bile

Parlak Bir Kariyer İçin 10 Altın Kural

Kazara adım atılan üniversiteden mezun olunan gün Hayat gence karşıdan el sallar, “gel gel” diye işaret eder. Fırından yeni çıkmış kadar tazecik diplomasını elinde tutan çiçeği burnunda mezun genç bu daveti ciddiye alır, samimiyetine inanır ve hemen hayatın kollarına atılıvereceğini zanneder. Oysa hayat samimi değildir, hep yalanlar söyler, hep vaatler verir, hep karşıdan gösterir, gösterdiklerini zor verir, vaatlerini gerçekleştirmez.

Kendisini neyin beklediğini bilmeyen genç mezuniyet vedalaşmaları bitip de tek başına kaldı mı “ben ne yapacağım şimdi?” düşüncesi geçer aklından. O güne kadar hiç düşünmediyse artık tam sırasıdır, düşünmeye başlasa iyi olur. Kendisi düşünmezse de evdekiler “ee okul bitti ne yapacaksın şimdi?” makamında sorulara boğarak yavru kuşa yuvadan uçmayı merak etmesi için gereken huzursuzluğu tattırırlar. Genç; günler, aylar geçtikçe arkadaşlarının ya da kendi yaşındaki eş, ahbap, dost çocuklarının işe girdiği haberleri ile suratı bir karış yemek sofrasından kalkma günlerine başlar. Dört bir yana haber salınır, gazete köşelerindeki iş ilanları sonuna kadar okunur, heveslenilenlere başvurulur, gazete ilanlarında görülen sınavlara girilir, tanıdıklar vasıtasıyla ayarlanan iş görüşmelerine katılınır. Çokça olumsuz yanıt alınır, bazen umutsuzluğa kapılıp hırslanılır.

Nihayet o müjdeli haber kapıyı çalar, seçilmiştir, falanca gün işe başlanacaktır. İş kıyafetleri alınır. Henüz fotoğraflarda görülen modeller gibi iki dirhem bir çekirdek işe gidip eğlenilip eğlenilip akşama geri dönülecektir sanılmaktadır.

Genelde büyük firmalar işe yeni giren elemanını genel bir takım kuralları öğretmek ve motive edip gaza gelmiş biçimde işe başlamalarını sağlamak için kısa veya uzun süreli bir oryantasyon eğitimine alır. Genç burada kendisi gibi iş hayatına naif gözlerle bakan eşitleri ile, yani diğer seçilmişler, işe uygun bulunmuşlar ile tanışır. Üniversite ortamındakine benzer esprili, neşeli bir ortama düştüğü için sevinmektedir.

Eğitim sonrasında işe başlanılan o ilk gün genç kendisini çok önemli sanmaktadır. Girdiği müessesede kendisini bir kariyer planının beklediği hayalinin içinde yaşamaktadır. Genç bir kariyer planının kendisini beklediğini düşündüğü işine başladığı o noktaya gelene kadar hangi yollardan geçmiştir haydi ona bir göz gezdirelim. İlkokula gitmiş, orta öğrenimini tamamlamış, herkes gibi bir sınava girmiş bu sınavda başarılı olmak için bir takım kurslara yazılmış ve sınavda “şansına” ne çıktıysa o okulda yüksek öğrenimini tamamlamıştır. Ne genç ne de ailesi hayat ile ilgili bir plan yapmamıştır. Kendi hayatını planlamamış birinin, mesleki gelişimi için kendisine dair birilerinin bir planı olduğunu düşünmesi için hiçbir sebebi yoktur. Ama o bunu bilmez bir yerlerde bir plan olduğu hayaline kapılır.

Eğrş oturup doğru konuşalım, eğer ki bir insan yavrusu; çok uğraşır, işini hızlı öğrenir, çok çalışır, didinir, joker gibi oradan oraya koşturulup tüm angaryaları üstlenerek, gerektiğinde fedakarlıklar yaparsa günün birinde işindeki en yüksek noktaya kadar ilerleyebilir sanıyorsa maalesef çok yanılıyordur. Bu biçimde kendini işine adamışları hızlı terfi ettirmezler. Enayice her tür işi üstüne yükleyecekleri adamı yüseltirlerse o adamın yaptığı işleri yükleyebilecekleri başka adam kalmaz ellerinde. Gencin bunu kendi kendine kabul etmesi için önünde uzun yıllar vardır. Eğer işinde ilerlemek istiyorsa, hızla yükselmek gibi bir emeli varsa kesinlikle yapmaması gereken şey sadece çalışmak olmamalıdır.

Gelelim Kariyer Pilavlamasına, mesleğinde yükselmek için yapılması gereken ancak etik olarak zaafları olduğunu da can-ı gönülden düşündüğüm hızla ve kendini yıpratmadan yükselebilme emeline ulaşma üzerine sinsice düzenlemiş organizasyon faaliyetlerinin cümlesine ben kariyer pilavlaması diyorum. Bir nevi kendi kariyerini kendin parlat manevrası yani. Madem kariyer planlaması diye bir şey yok, madem genç de bir yandan yıllar geçerken, yaşlanmayı beklemeden yükselmek istiyor, o halde kişi kendi kariyerini kendi planlamalıdır. Kişinin kendi kariyerini parlatma, işinde kendini ön plana atmak için el yordamı ile yürüttüğü kulis faaliyetleri için takip ettiği rota Kariyer Pilavlaması’dır. Nasıl ki pilav pişirmek incelik, ustalık ister, kariyerde yükselmek içinde göze batmadan aradan sıyrılmak, pilav pişirmektekine benzeyen bir ustalık gerektirir. Suyunu, tuzunu, pirincini, şekerini yağını hep uygun zamanda atmalısınız ki lapa olamasın ya da kuru kuru kalmasın.

Adet olmuş her bir işin raconu var, en önemli bölümü de bunları maddelemek, iyi bir kariye inşa etmek için şu başlıklarda efor sarfetmek çok önemlidir:

Madde 1: Aman fazla çalışmayalım!!
Madde 2: Cıvık yaftasını yemeden sosyalleşelim
Madde 3: Yeri geldiğinde didişelim sessiz sanıp hakkımızı yemesinler
Madde 4: Bol bol izin rapor kullanalım
Madde 5: Dozunda yağ çekelim.
Madde 6: Ufak ofis çatışmalarına gözü kapalı girmeyelim
Madde 7: Rakiplerin sinirini yıpratalım, iz bırakan çamurlar atalım.
Madde 8: Klüplere katılalım, kendimizi tanıtalım.
Madde 9: Torpilimizi açıklamayalım
Madde 10: Deşifre olmayacak denli sinsi kalalım.

Devam edecek

Kariyer Pilavlaması

Geçenlerde gece yarısını epey geçmiş bir saatte karanlığın ortasında uykumdan fırladım. Kendimi rüyamda bağırırken yakaladım. O anda ne söylediğimi anlayamadım. Kadıköy Maarif Koleji’nin Pilav Gününe gitmişim, Tanıdık herkes oradaymış, mutluluk içinde yüzen bir sanatçı, yazar, şair, doktor, avukat, bankacı, talk showcu, mühendis, sanayici, genel müdür, müdür ve müdür yardımcısı kalabalığıymışız. Vakit geçirip birbirimize kariyer havası atmak için oraya gitmişiz, mutlu rolü yapıyormuşuz, önemli olduğumuzu herkes bilsin bir daha da unutamasın istiyormuşuz. Bu kariyer pilavlaması günlerinde ortaya kurulan bir podyuma çıkıp cetvel koyup kimin ünvanı en büyüğü diye ölçüyormuşuz. Her çıkanı ünvanının, şanının, şöhretinin uzunluğu kadar alkışlıyormuşuz. Boş yere bunalıp konuşmamışım uykumda. Saat kaçtı bilmiyorum ve kalbim göğüs kafesimin içinde hırsla gümbürdüyordu, Saate bakarsam tekrar uyuyama riski dolandı gözlerimin önünde. Onları hemen kapadım ve aklımdaki fikirleri bir kenara ittirip tekrar uykuya daldım.

Uyandığımda pencere dışında görünen her şey buz kesmiş gibiydi. “Ama pilav günü Haziran ayındadır yahu” diye diklendim bilmiş bilmiş. Hakikaten de hayatımın en bunalımlı yıllarını geçirdiğim deniz kenarındaki mekandır o okul. Eski binada olsun yeni bina da olsun Genç Werther’inkileri andıran acılar içerisindeydim nedensiz yere, olduk olmadık saaterde okuldan kaçar sonra geriye dönerdim. Benim gibi birkaç tiple birlikte böyle gitmekle, kaçmakla eğlenirdik güya. Oysa bir yere varmadan gitmeler gitmek değilmiş. Deneyerek öğrenmiş olduk.

Ayaklarımız geri geri gittiğimiz o yere seneler sonra pilayı bahane edip dönmek de neyin nesidir onu da konuşlandıramıyorum ne yere ne göğe.

Bu kariyer planlaması denilen ismi var kendisi yok olgu kapanmayan yaralardandır ülkemizde, zaten yara öyle büyüktür ki kariyer planlaması denen bir şey vardıysa bile şu ana kadar ölmüştür zaten. O yüzden insanların meslek yaşamlarındaki ilerlemeye dair izledikleri yolu ben maalesef “kariyer pilavlaması” olarak anıyorum. Kariyer planlaması hakkında düşünce belirtmem gerekirse “yok böyle bir şey” diyorum sadece. Karşımdakiler de olduğunu ispat etmek için dil döküyorlar, yaptıkları kelime cambazlıklarını boş çaba bunlar kategorisinde ve “kayda değmez tuşu”nu basılı tutarak gülümseyerek dinliyorum. Sanki rüyamda bir pilav gününe katılmış gibi gerilmek istemiyorum, anlatsınlar külahıma bana ne. Varlığını ispat etmek isteyen düşünsün.

Mezun olmuş genç insan işe girer ve kendisinin ne kadar iyi olduğunu, en iyisi olduğunu göstermek için çabalar durur. İşe başladığı müesseseye bağlılık hisleri sürekli güçlenir başına ne kadar saçma olay gelse de iş yerine bağlılığı kolay kolay zayıflamaz. Ülkemizde müesseselerin kurum çalışanlarına bağlılığı yok iken genç insanın adeta körü körüne ve beşik kertmesi ile kertilmiş gibi duran bu haline dense dense platonik bir aşk olarak denilebilir. Sevgili eziyet ettikçe, yılmayan genç sevdiğinin gözüne girmek için didinir durur. Zanneder ki her bir işi kuralına uygun olarak yerine getiri ve çok çalışırsa bir gün bu özverili emekleri karşılığını görür. Fena halde yanıldığını anlaması için beş kere bilmem kaç yıl geçmesi gerekir. İşveren açısından bakıldığında çalışanına bağlılığın olmadığı bir ülkede göstermiş olduğu karın tokluğuna bu bağlılık sonunda bir gün gelir avucunu bir güzel biçimde yalar, bizzat kendi elinden diline bulaşan acı tadı silebilmesi için birkaç kadeh buz gibi soğuk su yutması gerekir o gün.

Mesleğinde enayi pozisyonuna düşmeden, yani fazla emek harcamadan, yorulmadan, riske girmeden ilerlemek isteyenler ile yıllar içinde kazandığım deneyimlerimi paylaşmak istiyorum.

Önümüzdeki günlerde elim erdikçe kariyer pilavlamasına dair maddelemelerimi yapacağım. Bu da kendi kendime mim olsun.

Şu Köşe Kış Köşesi

GÖRÜNTÜLER
Kış geç ama ani bastırmıştı, şehire kar yağıyordu. Bütün insan yapımı binalar, araçlar, yollar ve insandan paçasını kurtarmayı başardığını zanneden doğaya ait nesneler hep birlikte karlar altında kalmıştı. Kar, kentteki bütün yaşam izlerini felce uğramıştı adeta. Örtülerin altındaki şehrin tenha bir köşesinde üç adam ve arada sırada beliren üç bulanık görüntü vardı. Bu üç kişinin dışında insanlar da vardı, hepsi evlerine çekilmiş, perdelerini kapatmış içeride duruyorlardı. İnsanın olduğu her yerde yasaklar vardı.

Her şeyi net görmemize izin vermeyen bir kışın tam ortasındaydık.

KÖŞE
Kendi halindeki adam:
Hava güzeldi, kar yağıyordu. Ağaçları, yeri, tepeleri her yeri sarmıştı kar. Soba geçmesin diye biraz kömür ekledim. Camdan bakınca karda giden adamı gördüm.

Kendinde olmayan adam:
Kendimde değildim. Akşam içkiyi fazla kaçırmıştım. Ne zaman kırmızı şarap içsem böyle olur zaten. İçiyorum içiyorum, tatlı bir uyku bastırınca zıbarıp kalıyorum. Artık ertesi gün ne zaman uyanırsam başımda koskocaman bir ağrı. Uykumda bile başımın ağrıdığını fark edebilirim aslında. Saat dörde geliyordu. Tuvalete gittim. Aynada kendime baktım, midem bulanmaya başladı. Bulantıya neyin iyi geldiğini biliyordum ama evde kalmamıştı. Genelde elma da iyi gelirdi, var mı diye bakmaya mutafa gittim. “Aaa!! Kar yağmış” diyerek cama koştum. Cama burnumu dayayınca buhar oldu. Buharların parmağımla dağıtınca kuşu andıran bir resim oluştu. Camda açılan boşluklardan karda giden adamı gördüm.

Karda giden adam:
Kar yağıyordu geldiğim yoldan yürüyerek geriye döndüm. Sanki giderkenki ben değildim, dönerken. Kalbime bir ağırlık çöktü. Giderken soğuktan öleceğim sanmıştım. Ama dönerken soğuğu fark edemedim bile. Demek ölmek dedikleri böyle bir şeymiş diye aklımdan geçti.

Kendi halindeki adam:

Dışarısı çok soğuktu, içeride tişört üstüne ince bir kazakla oturuyordum, havanın soğuk olduğunu şuradan biliyorum: Balkona çıkıp kömür almıştım, soğuktu resmen. Yanımda yarısı yenmiş elma romanıma dalmıştım. Elma buz gibiydi, sayfayı çevirdikçe kütür kütür ısırıp yiyordum ne güzel. Ta ki karda giden adamı görünceye kadar.

İnsan bu soğukta dışarıya mı çıkar? Yürüyüşü de bir tuhaftı. Üşür gibiydi. Hatta bir derdi var gibiydi. Bu kadar uzaktan derdi de nasıl kondurdum adama? Bembeyaz örtülerin üzerinde yürüyen adama dertli olmayı yakıştırdım karda yürümesi yetmez gibi.

Kendi halinde olmayan adam:

Adamın derdi mi var? Deli mi yoksa? Bu havada ölsem çıkmam dışarıya? Başım ağrıyor zaten? Sehpanın üstündeki kutudan beyaz uzun şeylerden çıkaracaktım ki kutu ve içindekiler bulanık görünmeye başladı. Sanki buzlu camın arkasında beyaz mı gri mi olduğu belli olmayan şeyi ağzıma götürüp bir kenarından yakıp içime dumanı çektim.

Karda yürüyen adam:
Bu derdi bana kim yakıştırdı bilmiyorum. Aşık olacağım varmış besbelli. Buz tutmuş kalpli kadının yanından geliyorum. Giderken dışarıdaki soğuğu fark etmeyecek kadar içimin üşüyeceğini bilmiyordum. Bilsem de giderdim ama, bu soğuğu onun için hisetmem gerekiyorsa hissetmeliydim. Hiç çıkmayacak bu soğuk sanki içimden.

Kendi halindeki adam:
Adamın karda gidişi tuhaf geldi. Bu gidiş gidiş değil diye espri yapardım normalde ama etrafta benden başka gülecek kimse yok boşa espri yapmak istemedim. Yolunda gitmeyen bir şey olmalı diye düşündüm. Sıcak günleri özledim.

Kendi halinde olmayan adam:

Çivi çiviyi söker hesabına göre bir şişe şarap mı açsam kendime düye düşündüm önce. Sonra seslensem şu adama beraber içer miyiz düşüncesi geçti aklımdan. Soğukta nereye gider bir insan, evde oturmak varken?

Karda yürüyen adam:

Soğukta evde oturmak varken gittin, boyunun ölçüsünü aldın işte. Şimdi dertlenip duracaksın boş yere. Otur yolun kenarında don daha iyi ömür boyu bu başarısızlığı çekeceğine.

Kendi halindeki adam:
Camda durup yolda giden adamı seyretmek tuhaftı yeterince. Zaten hava da kararmak üzereydi. Perdeleri çekip bir ışık daha yaktım, müziğin sesini açıp Ane Brun’a kulak verdim, “to let myself go” çalıyordu. Adamın hali bir tuhaftı, bana ölümü hatırlatan bir şey vardı o adamda. Masanın üzerinde tütüp giden eskiden adını söyleyebildiğimiz s harfi ile başlayan, eski şeklinin nasıl olduğunu anımsamadığımız o bulanık görünümlü şeyi alıp ağzıma koydum derin bir nefes çekip dumanını dışarıya bıraktım.

Kendi halinde olmayan adam:
Camda durup o adamı seyretmekten sıkıldım, içeriye girdim. Twitter’a girip şunları yazdım: “Bu karda yürüyen bir adam var, canlı cenaze gibi gidiyor, düştü düşecek” Başım çatlayacak gibi ağrıyordu, TV yi açıp koltuğa uzandım. Bulanık nesnenin yerini küller almıştı artık çok net görünüyordu.

Karda giden adam:
Durdum ve gökyüzüne baktım. Kalbi buz tutmuş kadının bu hediyesini ömür boyu taşımayacaktım. Telefonumdan numarasını sildim hemen. Omzumu dikleştirdim. Yürüyüşümü değiştirdim. Hızla yürümeye başladım. Bir ıslık tutturdum; “zor kadın” kendiliğinden döküldü üşüyen dudaklarımdan, nota nota çalmaya başladım. Soğuğu hissedebiliyordum tekrar, ardından burnumun ucu donma alametleri gösterdi. Koşmaya başladım. Temiz hava ciğerlerimi yakmaya başladı, ciğerlerim başka bir şeyi özlüyordu. Yolun sonundaki evin köşesinde kardan adam vardı. Yemin ederim ağlıyordu. Göz yaşları donmuştu. Köşeyi dönüp cebimden o minik kutuyu çıkardım. Bulanık görünüyordu son zamanlardaki gibi. İçinden bir bulanık çekip keyifle tüttürmeye başladım. Nefesimi verdim dumanlar kapladı etrafımı. Köşe görünmez oldu.

ve ÖRTÜ

Zaman ve kar geçiyordu şehrin üzerinden, kar ve zamanın örtemediklerini de insanlar bir punduna getirip gizliyorlardı. Görüntüyü bulandıran örtüyü kaldırıp altına bakmak kimselerin işine gelmiyordu.

Not: Bu öyküde sanal yasaklama yapılmıştır, işimize gelmeyen yerler bulandırılmıştır, araya reklam gizlenmiş ve bolca yalan söylenmiştir, lütfen yazdıklarımın bir kelimesine bile inanmayınız.

Şu Köşe Yaz Köşesi

Kentin bu köşesini çok seviyorum.

Engin denizlerin üzerinden alıp başını gelmiş özgürlük gibi tertemiz ve serin hava, Ağustos ayı ikindisinin başıboş gezinenlerin üzerinde bıraktığı o yapışkan isteksizliği bir nefeste alıp götürüyor. Denize doğru bakarken sırtını neredeyse yüzyıllara dayamış olmanın verdiği güven ve huzur karışımı duyguyu başka yerde kolay hissedemiyorum. Sarayburnu böyle bir yer işte. Mavinin en güzelini yer yüzünü ve gökyüzünü örterken görebileceğiniz, şehrin serin elinin yanağınızda hissedebileceğiniz mutluluğa benzer bir yer. Sonra ikindi ile birlikte güneşin pastel tonları dökülmeye başlar önünüze, mavi daha güzel görünebilir mi diye düşünürken boğazı geçen vapurların camlarından gözünüze yansır bir an için güneş, usul usul rengi değişir denizin ve gökyüzünün.

Her şeyin ortasında ama her şeyden uzak kalınabilecek bir yer.

Bazen lazım.

Resim için M.M.'a teşekkürler.

Nasıl Çekelim?

Kenarından tutup çekelim, ağırsa her birimiz bir kenarından tutup yardımlaşa yardımlaşa çekelim derim yukarıdaki soru bana gelse. Ama yok öyle konuya lap diye dalmaca, lafı uzatasım var şimdilik.

Bir kere artık Twitter'e girdim, epeydir kayıtlıydım orada bir kenarda durup duruyordu, daha aktif bir kullanımım olacak. "Hakikivladimir" ismi ile beni arayan orada bulabilir. Her dakika bir vecize twittliyorum. Kuş gibi cik cik cik ne güzel, bir de bilumum dedikodu elimin altında bu da büyük bir kolaylık. Evdeki PC bana aylardır oyun ediyor blogspot’a doğru dürüst giremiyorum, main sayfada şifre gireceğim yer açılmadığı için anonim anonim bakınıyorum. yazılarımı evden iş yerine elekronik postalayıp yapıştırıyorum. Elim varıp da bu durumu çözesim bile gelmiyor, wordpress’e geçmem an meselesi. Neyse bu Twitlemece beni bir müddet evde meşgul tutar.

Ekim ayının sonlarında filmi çok sevip benimseyip Paranormal Activity ile ilgili bir yazı yazmıştım. O günden beri en çok ziyaret edilen yazım o olmakta. “Katie ile Micah gerçekten yaşadı mı?”, “Katie ile Micah’ın gerçek sonları bu mu oldu?” dallarında sorgu sual yapana blogumun kapılarının açılıyor olması, Googlle’ın Türkçe sayfalarında paranormal aktivite arayanların beni buluyor olması bir süredir beni kışkırtıp duruyor çok eskiden izlediğim başka bir paranormal aktivite filmini internet üzerinde arıyor bir türlü bulamıyordum. Amazon’a da bu film için para vermeye kıyamıyordum. Geçtiğimiz Pazar çalışma odasında bir sebeple gözümü raflarda gezdirirken aylardır aradığım “The Entity” filmini karşımda görünce sevindim. Benim satın alıp da izlemediğim filmler efsane olur, efsane.

The Entity şu aralar moda olan filmin konusunu biraz daha Holywood kalıpları içinde ele alan bir film. Bizde “Karabasan” adı ile gösterilmiş, Amerika’da yaşanmış gerçek bir olaydan hareketle senaryosu oluşturulmuş bir film. Yönetmeni Sidney J. Furie, Başrolleri Barbara Hershey’in dudakları silikonsuz hali Ron Silver’ı nher zamanki hali paylaşıyor. Carla Moran adlı otuzlu yaşlarında, üç çocuklu dul kadın gözle görülemeyen bir varlığın cinsel tacizlerine maruz kalmaya çalışıyor. İkinci saldırıdan sonra yenilgisini kabul edip boyun eğmeye razı gelmiş görünse de bu varlıktan kurtulmak için bütün kozlarını oynamaya çalışıyor. 1981 yapımı bu filmi 2010 yılında izlerken zamana karşı iyi dayanmış bir film olduğunu görüyorum. Aynı dönemlerde çekilmiş Poltergeist serisi gibi gülünecek tarafı yok çünkü Gerilim birden kucağınıza düşüyor ve bilinçli olarak seyirciye arada soluk aldırıp, arada germeye devam ediyor. Barbara Hershey hayatının oyununu çıkarmış. Mekanik efektler arasında oyunculuğundan taviz vermeden Carla’nın başına gelenleri inanılır kılabiliyor.

Filmin sinir bozucu yanı finalden sonra geçen yazılarda anlatılanlar. Çaresizlik duygusu yazılar akarken büyüyor.

Filmi izledikten sonra geçenlerde satın aldığım bir kitabı okumak için yatağa kuruldum. 125 dakika boyunca ful paranormal aktivite izlemiş bir Vladimir’in başına beklediğiniz şey gelmedi, korkmayın. Guillaume Musso’nun “Çünkü Seni Seviyorum” isimli romanına o günden beri her gece yeniden başlıyorum. Kitabın arka kapağında yazanlar şunlar “Beş yaşındaki Layla, Los Angeles'ta büyük bir alışveriş merkezinde kaybolur. Anne ve babası bu acıyla başa çıkamazlar; hayatları tamamen değişmiş, ilişkileri tükenmiştir. Tam beş yıl sonra, aynı tarihte ve tam kaybolduğu yerde ortaya çıkar küçük kız. Ancak konuşamamaktadır. Anne ve babası kızlarının bulunmasına sevinmiştir, fakat bu sevinç cevaplanması zor soruları da beraberinde getirir. Layla bu beş yılı nerede, kiminle geçirmiştir? Ve asıl önemlisi, neden dönmüştür?” Merakla geçecek saatle vadeden bu kitabı daha ilk sayfada takılıp kalıp ilerleyememek de tamamen benim sinamekiliğim olsa gerek.

Kitaba başlıyorum yılın en soğuk günlerini tasvire başlıyor yazar, çevirmen de bu çabaya ortak oluyor dilimize kazandırırken. Hava o kadar soğuk ki her şeyi ağır çekimde izler gibi oluyorsunuz ki işte benim takıldığım o “ağır çekim” lafı üzerine kitabı alıp kenara koyuyorum. Slow motion söz konusu olduğunda ağır hareket eden görüntüler önümüze serilir sinemada ya da televizyon ekranlarında. Ama bu görüntüyü elde etmek için ağır ağır çekmezsiniz, çünkü filmlerin gösterim hızı aynıdır. Eğer ağır çekerseniz 100 yıl öncekiler gibi hızla yürüyen insanlar, hızla giden trenler görürsünüz. Ağır ilerleyen görüntü elde etmek için normalden daha hızlı biçimde çekmeniz lazım ki bir ana birden daha fazla anın görüntüsünü sığdırabilesiniz ve bunları her zamanki hızda gösterdiğinizde şekiller ağır ağır hareket ediyormuş gibi gözüksün. Uzun lafın kısası slow motion lafını hangi hızlı düşünen cevval çevirmen dilimize ağır çekim diye kattıysa o hata o gün bu gündür dilimizde. Gelelim soruya. “Nasıl Çekelim?” Sorusuna. Nasıl çekerseniz çekin, lütfen ağır çekmeyin.

Kapat Gözlerimi

Böyle soğuk havalarda bir koltuğa kurulup, yumuşacık bir battaniyenin altına girip uyuyasım geliyor. Akşamları yatarken kulağımda müzik olsun istediğim için yatağa girdim mi kulaklarıma önceden kaydedilmiş seslerden başkası erişemiyor. Şimdi canım, koltuğuma elimde bir kitapla oturup içim usulca ısınırken kitabın içindeki dünyaya akmak istiyor. Biraz okuduktan sonra kitabı sehpanın üzerine bırakıp uyku ile gerçek arasında gezer gibi olmayı özledim. Başucumda son okuduğum sayfayı ayraçlayıp, gözlerim kapalı uzanırken, uyku ülkesine girmeden önce bu taraftaki sesleri dinlemek istiyorum.

Dün gece kanallar arasında zaplarken TRT1’de birkaç adet konuşan kafanın yaptığı bir al takke ver külâhlamaya denk geldim. Sanırım internet erişimi ile ilgili bir çorap örülmek üzere başımıza. Son derece yetkili, yetkisi kadar ağır mı ağır şiveli, düşünceleri ağzından tavukların boğazlanırken çıkardığına benzeyen bir ses olup heyecanından kabına sığmamış tükürükler ile çıkan kırklı yaşlarda, kır saçlı bir adam, internet müptelası olmayı en adi uyuşturucu bağımlısı kadar sapıkça bir emele yenik düşmek olarak tasvir ediyordu. Bu betimlemeyi yaparken de elleri ve kollarını iki yana açmış hem ses hem görüntü kirliliği yaratıyordu. Bu tarz ses ve görüntü kirliliğinden ibaret kişiler bizim düşünce özgürlüğümüzü içine tıkışlayacakları cendereyi yaratma peşindeler. Hararetlerinden bu konuda hayli mesai harcamış oldukları anlaşılıyor ve maalesef bu halleri 302 model Mercedes Benz’lerin su kaynatmadan önceki dakikalarını çok andırıyordu. Bu kızışmanın bedelini vergisini günü gününe ödeyen bizler ödeyeceğiz. Zira tavuk sesli adamlardan asla hayırlı bir iş çıkmaz.

Bir insan öğretmen olur da öğrencisinin hassasiyetinden bu denli mi habersiz olur? Bu denli habersiz insan hangi kategorideki insan sınıfına girer, dangalak mı? Masum bir tehdit değildi o yaptığınız hocam. O çocuğun eline aldığı silahın tetiğini çekenlerden birisi de sizdiniz. Değil miydiniz?

Ağca yine serbest. Bir önceki yanlışlıkla olmuştu şimdikine dair, şimdilik yanlışlık açıklaması yapılmadı. Papayı yaralamanın cezası 19 yıl, birkaç gasp yapıp bir gazeteciyi öldürüp hapisten kaçmanın cezası 10 yıl. Bu denklemde bir eşitsizlik var. Adaletsizlik var demek istemiyorum. Katilin üç avukatının yaptığı açık hava açıklaması esnasında avukatlarından birinin 4 yıl önce onu hatalı biçimde salan savcı olduğu ortaya çıktı ya bir vatandaş Ağca’dan hesap sorulmasını isteyecek gibi oldu. Ne altına alındı? Cevap veriyorum: Göz – Altı. (Gözaltlarında torba olması hoş bir görüntü değil. Hoş ben de kendimde hoş görüntüyü önceliklerim arasına almasam da göz altımda torba olsa onları aldırtırım. Yeri geldi de söylemek istedim, yoksa hemen yazmasam unutulup gidiyor).

Büyük elçimizi görevli olduğu ülkedeki resmi bir herif aşağılarsa, sadece büyük elçimizi değil ülkemizi de aşağılamış olur. Hemen ardından bizi aşağılamaya kalkışmış adamın özür dilemesi yeterli midir? Özür yazısının altında o ülkenin imzasının olması bu işin olmazsa olmazlarından değil midir? Şimdi o ülke bizim ülkemizden özür diledi mi?

Bir blogda okumuş olabilirim emin değilim. Tecavüz artık ikiye ayrılmış. Birincisi normal tecavüz. Bir erkeğin bir kadına tecavüz etmesi “normal tecavüz” olarak anılıyor konuşmalarda. İkincisi, normal olmayan tecavüz türü. Aile içi aksiyonlar ile daha çok erkek dergisi türü fantazilerde hayat bulan kadının erkeğe tecavüz etmesine şimdilik normal gözü ile bakılmıyor. Normal sıfatının hemen ardından tecavüz sıfatının edilmesi sizce normal mi? Tecavüz sayısı çok belki de duya duya kanıksadık, kayıtsız kalma kaşarlığına erişmek normal mi peki? O kadar çok suç var ki çoğu normal karşılanır oldu. Neden böyle oldu?

İki gün önce bir arkadaşım kendi blogunda sormuştu şu soruyu, okuduğumdan beri kafamda yankılanıyor: “Uğruna gözümüz kapalı cinayetler işlediğimiz, kendi kızlarımızı, çocuklarımızı hiç düşünmeden kurban ettiğimiz, her şeyin üstünde ve ötesinde tuttuğumuz ahlak ve namus konusuna bu kadar bağlıyken, bu derece önem verirken ahlaksızlığın ve namussuzluğun diz boyu olmasını, bu derece fazla olmasını neye bağlıyorsunuz?” Epeyden beri kafamda çevirdiğim muazzam bir tutarsızlığı böyle harfe, kelimeye bürünüp cümleye dönüşmüş biçimde karşımda görünce afalladım.

Şimdi uyumak istemiyorum ama gözlerimi de açmak istemiyorum. Bir duyu kaybolunca diğer bir duyu güçlenirmiş derler. Göremediklerimizi duyma ihtimalimiz var yani. Biraz daha gözlerimizi kapatıp çıkan sesleri beraber dinleyebilir miyiz?

Bunlar Hayatî Sollamalar

Epey zaman önce dertlenmiştim yakınan tonlarda, şu İzmir’de derdini dinlemediğim ve beni görünce çenesi düşmeyen taksici kalmamıştır diye söylenerek. O zamandan beri akıllandım. Zannedilmesin ki akıllanmakla artık taksicileri dikkate almıyorum, aynı arabada otururken daracık mekanda onları görmezlikten geliyorum, ya da aynı çatı altında onlarla iki yabancıymış gibi seyahat ediyorum. Hayır bunların hiç birisini yapmıyorum. Zaten o kadarcık alanda tanımazlık falan inandırıcı olmaz. En çok inandırıcı olmamaktan korkarım ben, bir de fareden. Ola ki şu satırları yazarken kazara odada bir fare belirdiğini görsem, o fare beni bir daha göremez, görse de ayak izlerimi görür ancak. Bu sebeple kedileri her gün tembihliyorum “Bakın fare görürseniz yaşatmıycaksınız onu!!” diye söylev çekiyorum. Boş gözlerle bakıyorlar bana, onlara Whiskas açacağımı sanıyorlar muhtemelen. Ama yok böyle bir tatlı hayat.

Taksi şoförleri ile diyaloglarımın eskisinden farklı olan tarafı konuşmalara kendimin yön veriyor olması. Yani madem o kadar dinleyeceğim istediğim bilgiyi alır, istemediğim konu oldu mu konuyu öyle bir değiştiririm ki ne anlatmakta olduklarını kendileri bile anlamazlar. Hah, şimdi hatırladım korkulara dair bir sırrımı vereyim: Bir de Kayahan’ın her hangi bir albümünü baştan sona dinlemekten korkarım ki o korkunun artık en üst mertebesine çıkmış mantık sınırlarından şuursuzluğa taşmış bir formudur ki düpedüz fobidir. Bildiğin fobi işte, gün gelip de bir Kayahan’ın bir tane albümünü başından sonuna değin dinlemek zorunda kalma endişesi taşıyorum sabahtan akşama kadar. Allah’tan bu güne kadar hiç Kayahan dinleyen taksiciye denk gelmemiştim. Mutlu sayılmalıydım eni konu ama endişe mutluluğuma gölge düşürüyordu. "Ya çalarsa" diyordum, şansım yaver gittiği için denk gelemiyordum. Ta ki bugüne kadar.

Zaman: Bugün sabah.
Yer: İzmir.
Hava: Açık sayılır, ama sayılmaz da (çelişkiye bakın) sadece tam körfezin üzerinde parça parça bulutlar aslı durmakta. Ortası parçalı bulutlu kenarlar güneşli olsa da gözüme çarpan bulutlara bakacak olursak; al sana parçalı bulutlu sopsoğuk bir gün daha.

Evden çıktım, asansöre bindim. Birkaç kat boyunca aynada kendi aksimi seyrettim. Düzeltilebilecek çok şey vardı ama zamanım yoktu. İner inmez cümle kapısından geçip kendimi yola attım. Karşıdan geliyordu; sarıydı, 35 plakalıydı. Taksiyi durdurdum. Kapıyı açtım, bütün bunlar çok doğal çok sıradan şeylerdi. “Günaydın” deyip koltuğa kuruldum ve o an protoplazmama kadar sarsıldım: İçeride bir Kayahan şarkısı çalıyordu, hangisiydi bilemiyorum ve bilmek de istemiyorum. Zaten hepsi aynı. Hep aynı hükmetmeye çalıştıkça komik düşen ses tonunun üzerine oturtulmuş benzeri formüller. Ve hep aynı, hayatı suçlayan adam. İlk okuldaki başöğretmenim beni tahtaya dikmiş, tedrisat tam günmüş ve bütün gün sadece beni azarlıyor da azarlıyormuş gibi oldum. Bütün bunların hepsini saliselerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içinde oldum. “Kapatın lütfen şu müziği” dedim. Dememle birlikte “Şu taksiciye ne sevimsiz nemrut herif dedirtmiyeyim kendim için” düşüncesi de geçti aklımdan.

Girdim Altınyol’dan.

30’lu yaşlarının başında bir şofördü. “Siz hangi durakta çalışıyorsunuz” diye sorunca başladı anlatmaya. Patronu bir gün onu, bir gün diğer şoförü çalıştırıyormuş. Annesi Almanya’dan emekli olmuş parası varmış ama ona para vermiyormuş, kız kardeşine veriyormuş. Kendisi kayınpederinin kredi kartı borcunu ödemek için kredi almış.

“Siz taksi şoförlerinin başından amma da ilginç olaylar geçiyordur” dedim. Geçen gün Girne’nin girişinde genç bir kadın araba kullanıyormuş arkadan izlemiş sürekli hatalı sollamalar yapıyormuş. Yalpalamasından hükmetmiş, “sarhoş bu” demiş, punduna getirip öne geçmiş. Kırmızı ışıkta durunca bizimkine arkadan dokunmuş, yanında erkek arkadaşı varmış kadının, çirkeflik yapmışlar bizimkine, o da sarhoş olduklarından başlamış tanıdık bir polis arkadaşına telefon açmış. Polis geliyor diye ürküp şoföre biraz para verip ikilemişler.

“Yatırıyor mu patron SSK’nı senin? Dedim; yarısını o yatırıyormuş yarısını kendisi tamamını yatırması için uğraşıyormuş.

“Aynı araçta iki şoför, olmuyor mu karışıklı peki?” diye sorunca başladı anlatmaya. Geçen gün bir trafik cezası gitmiş patronun ev adresine. Adam küplere binmiş telefona sarılmış. Bizim şoförden hesap sormaya başlamış. Şoför sora sora ağzından cezanın tarihini almış. Tarih ortaya çıkınca sevinmiş. Kendi çalıştığı gün değil, diğer şoförün çalıştığı günmüş.

“Biraz yavaş gitmiyor muyuz sence de?” diye sorunca, “Ben de tam oraya gelecektim” şimdi dedi. Geçen gün bir yolcuyu almış aynı soruyu o da sormuş. Diğer şoför cezayı yediğinde araştırmışlar gündüzleri sabah 10 ile 12 arasında ve 14 ile 16 arasında gezici radar Altnyol’da turluyormuş. Hız limitini aşan araçları kayıt edip peşlerinden cezayı postalıyorlarmış. Bunu anlatınca adama ona hak vermiş. “Vay be neler öğrendim sayende” dedim. “O abi de öyle demişti” dedi.

Altınyol çabuk bitti, çıktım Alsancak’tan.

Gideceğim yere varınca durduk, indim parçalı bulutlu İzmir sokaklarına.

Umarım taksi şoförü beni Kayahan sanmamıştır.

Haiti'de "Türk Mucizesi"

Önce gazetede gördüm başlığı tuhafıma gitti, daha sonra akşam eve gittiğimde gözümün içine kaçtı slogan, gece yarısına varmadan da içimi kemirmeye başladı, bu ahmak adam tavlama başlıklarına hala takılakalabildiğim için ayna karşısında kendimi azarladım. Süt dökmüş kedi gibi baktım kendi aksime.

Haiti’de çok büyük bir deprem oldu. Arada kıtalarca ve okyanus dolusu mesafe var ya, tsunami olsa dalgası değmez ya günler geçti bizim cici basınımızın her bir kanadı “köpeğini kaybeden kadın”, “birbirinin gözünü oyan hayvan ruhlu insanlar”, “hönküren devlet büyükleri”, “kaldırıma çıktı çok ayıp etti”ler, “polis karakolunun önünde eşŞek sudan gelinceye kadar benzettiler polis kılını kıpırdatmadı”lar gibi bir alay mucizeye benzemeyen sayıklamaya öncelik verdi. Bu incir çekirdeği kökenli teferruatların arasında bir ya da iki dakikayı aşmayan görüntü üzerine küçük harflerle “hayitide deypreym olmuğş” diye tıngırdadı tivi çığırtkanları, “azz sonra” sonrasında gösterilen haber bile olamadı Haiti günlerce. Pek kale almadılar faciayı. Oysa dünyanın bir çok ülkesi kaale aldı. Dünyanın en fakir ülkelerinden birisinde yaşanan insanlık dramına yardım eli çok ülkeden uzandı. Haber bültenlerinde uzun uzun anlattılar yaşananları. Biz sadece farkında değilmiş gibi yaptık, ya da fark edemedik hepsi aynı kapıya çıkar nasılsa. Günler sonra bir Türk ekibi Haiti’de Amerikan ekibinin göçükten çıkaramadığı üç kişiyi kurtarmış ya; al sana “Haiti’de Türk Mucizesi”ni dayadılar gözümüze. Allah’ım bu ne büyük, bu ne bitmek tükenmek bilmeyen aşağılık kompleksidir. Bir alay beceriksiz attık mı mangalda kül bırakmıyoruz, kendimize dair her biri birbirinden daha tozpembe tonlardaki mucizeden mucizeye koşuyoruz. Sanki topluca Demet Akalın haleti ruhiyesine büründük, Serdar Ortaç yazar biz söyler olduk. Kavuşmamız mucize, hayallerimiz tozpembe olup olup önümüzde dağlar gibi dikeliyor, hemen ardından herkes bizi kıskanıyor, kimse bizi çekemiyor.

Haiti kendi halinde, geri kalmış bir ülke, prim toplayacağımız coğrafya da değil ya acıyıp da ruhumuzu üzersek yüzümüz kırışır. Hem üzüntümüz henüz Osmanlı askerini kıyımdan geçirip özgürlüğünü elde etmiş, ardından özgürleştirdiği topraklarını Yahudilere sata sata bitirmiş şimdi bir güzel geriye isteyen Filistin’e yetiyor ancak. Başka üzüntüye ne gerek var? Sonra üzül üzül helak oluyoruz. Filistin’deki insan kıyımına insan olarak elbette çok üzülüyorum, Yahudilerin bu saldırgan tavrına asla katılmıyorum. Ancak dostu düşmanı bilmek adına birinci dünya savaşı esnasında Osmanlı’nın her cepheden kıstırıldığı esnada onların da bizi arkadan vurduğunu iki üzülüyorsam bir defa hatırlıyorum. Çağrışım yapınca benzeri bir arkadan vurma, ermeni milis hadisesi hatırlar gibi oluyorum bir müddetliğine. Ermeniye sinirlen, Filistinliye üzül. Hislerimize kimler ne amaçla yön veriyor bilesim var. Arada üzülsem de Filistinlilere nötr kalıyorum, bir Ermenistan, bir Bulgaristan, bir Yunanistan’a eş değer görüyorum. Müslümana üzül, hristiyanı görmezden gel, voodoo yapanı görme, görme, görme.

Haiti bizim vicdanımızın gözünden kaçtı ama gider gitmez gösterdik türk mucizesini. Amerikan ekibi geriye kalan çok kıymetli altı saatinde göçmüş alışveriş merkezinden çok sayıda insan kurtardıktan sonra zayıf ihtimal peşinde zaman harcamak yerine, hiç el atılmadık başka göçükten çok daha fazla sayıda canı kurtarmanın hesabını yapmayı elbette türk olmadıkları için akıl etmemiştir. Sonradan çıkagelmiş Türk ekibine “biz diğer sokaktaki şu binaya gireceğiz siz de bizim ilk etapta girip çok sayıda can kurtardığımız şu binada devam edin geride kalan varsa ulaşmaya bakın“ dememiştir. Biz yapamadık Türk ekibi siz gelin beceriksizliğimizi düzeltin demişler biz de ne yapmışızdır? Cevap veriyorum “Mucize”. Ne kadar mucizelerle doluyuz, bir can pazarından mucize çıkardık. Günlerce fark etmedik önemli falan olmasın sakın diye düşünen yazı işleri memuru - ah çok pardon - yazı işleri müdürü de çıkmadı tabii.

Maalesef hepimiz biliyoruz kurtarma ekiplerimizin mucize dolu olmadığını. En büyük, en gelişmiş, en güzel, en mükemmel, en mucize dolu şehrimizde olan sıradan bir trafik kazasına el atsak kazazedelerin kurtulacağı varsa ilk yardım konusunda uzman Türk halkı sayesinde hayatı kayıp en ucuzundan kötürüm kalıyor. Arabaya el verip omuz atıp içerideki yarı canlı yarı ölü adamların son nefesini vermesine neden oluyoruz çoğunlukla. Yani geçin mucizeden asla ve asla bir organizasyon ya da ilkyardım timsali olacak iç dinamiklerden yoksunuz.

Gerçek olaylara suskun ama gereken gündemi gözünden, kolundan, bacağından yani sarkan bir tarafından şıp diye yakalayan güzide basınımızın çevirin kazı fazla yanmasın timsali başlıklarına bakacak olsak her anımız yeni bir icad, her elimizi attığımız ayrı bir devrim niteliğinde buluş, her bir yanımız özveri, çalışkanlık ve başarı dolu. Tepki gösterilmesi gereken olaylar karşısında ilgisiz, büyütülmeye gerek olmayan konularda bir bardak suda keskin sirke küpüne zarar misali fırtına üstüne frtına.

Bu Kadın Ne Yapıyor?

Ülkemizde kadın veya erkek olsun mankenlerin envai çeşit mal teşhirinde sergilenmesi bana tuhaf geliyor. Giyime ilişkin ürünlerin tanıtımında insan vücudu kullanılması gayet doğal tabi de, otomobil, bilgisayar, televizyon, mobilya, otomobil lastiği tanıtımında ya da kebap salonu açılışında manken kullanılmasının tanıtılması hedeflenen ürüne katkısı minimum düzeyde.

Birkaç sene önce İzmir’deki ayakkabı fuarında stand açmış bir arkadaşımı ziyaret ettiğimde ayakkabı defilesi saatine denk gelmiştim. Ülkemizin en tanınmış mankenleri, yılın en soğuk günlerinden bir tanesinde üzerlerine giydikleri yok denecek kadar az giysi ile ayakkabı tanıtıyorlardı. Podyumda bir gidip bir geliyor, podyumun en ucunda durup uzaklarda tepelerdeki bir yerlere bakıyorlardı. Giydikleri ayakkabılar kasıklarına kadar çıkan model bile olsalar en ön sıradaki kafa kalabalığı dışında görülme imkanı olmamasına rağmen kasıktan yukarıya kadar olan bölüm için içeride inanılmaz bir izdiham yaşanıyordu. Ön sıra haricinde kimsenin bir tane olsun ayakkabı göremeyeceği bir ayakkabı defilesinde alkış kıyamet gırla gidiyordu. Bu tezahürat ayakkabı modellerine değildi.

Şimdi gelelim aşağıdaki resime. Sizce bu kadın ne yapıyor?


A – Kalçasında sivilce çıkmış. Sonra da bir güzel patlamış kadın da hem sivilceyi hem de acıyı gizleyebilecek en iyi pozisyonu almış, acısını gizliyor. İyi gizleyememiş.
B – Otomobil fuarına katılmış ben bu modeli gerekirse elimi kullanmadan kullanırım demeye getiriyor.
C – Otomobil fuarına katılmış kendini değil de otomobili sergiliyor.

D – Fuarda mal teşhir ederken yorulmuş, otomobilin oturmak için en uygun yerine ilişmiş dinleniyor.
E - Kendine frikik vermeyi istemezmiş süsü vermiş, frikik vermek için uygun zamanı bekleyerek prim yapıyor.
F - "Zenginin biri gelse beni görse hayatına dahil etse, beni hayatına dahil etmenin ücretini ödese de otomobil tepesinde dikilmekten kurtulsam" diye stratejik hesaplamalara takılmış sanki.
G - "Bu sergi alanındaki en zengin adam kim acaba?" diye düşünmekten yorulmuş yazık.

Şıklar çoğaltılabilir ama kadının orada otomobil tanıtımından başka her türlü işe meze olduğu kesin. İsteyen manken bir diğeri için atıp tutsun, asıl manken benim, öbürleri mankenliğin yüz karası desin görünen köy kılavuz istemez.

Bir zamanlar bir de kıpırdamadan duran bir erkek manken vardı, kıpırdamaması ile meşhurdu. Sonra kıpırdamamaktan emekli olunca zıplamaya başladı. Yapmayın yahu! Zıplamayın böyle.

La Defogliazione

Onu son gördüğümde bir dizini yere dayar gibi yapmış, başını önüne eğmiş ayakkabısının bağcığını bağlıyordu. Tercüme bürosunda benimle birlikte asteğmenlik yapmış askerlik arkadaşımdı Namık. Hiçbir kalıba girmeyen, dizginlenilmeyi sevmeyen, kendi öfkesini de dizginlemeyen bir adamdı. Pardesüsünü pelerin gibi omzuna koyarak merdivenleri inerken onu görünce “bu askerliği a.q.du bunlar” diyen bir üst rütbeli subaya, hiç düşünmeden “ne diyor bu ya?” diyebiliyordu. Hiddetlendi mi gizlemeye gerek duymayan özgür bir ruhtu. Yaşça bizlerden büyüktü ama yaş farkını kafaya takmayan tiplerdendi. Fransızca, İngilizce ve İtalyanca tercüman aramızda gayet iyi anlaşıyor, askerlik gibi değil de sanki modern bir işyerinde yarı ayık günlerimiz alkol buğusunun arkasından izliyorduk.

Nasıl ve ne kadar biliyordu, hatta bildiğine dair kuşkularım vardı ama askerliğini İtalyanca tercüman olarak yapmıştı. İşini seven bir iç mimardı gerçek hayatta. Askere giderken İtalyancaya onun yüzünden merak salıp bir yıl kursa gitmiştim. Bana verdiği İtalyanca deyimler kitabı hala kitaplıkta bir yerlerde duruyor.

Askerlikten sonra da bir müddet görüştük onunla. Ankara’ya yolum düştüğünde eskisi gibi içmeye çıkardık. Onun ev dekorasyon maceraları ile benim macerasız dümdüz hayatımdan izlenimlerimizi değiş tokuş ederdik. Zaman başka insanları sokuyor hayatımıza, yer açarken diğerlerini dışarıya çıkardığımızı farketmiyoruz bile.

Benim için çok tuhaf bir telefon görüşmesi yaptım geçtiğimiz günlerde. Konuştuğum kadın Namık’ın Ankara’da askerlik süresince bulunduğu Anıtkabir yakınlarındaki apartman dairesinin ondan sonraki kim bilir kaçıncı kiracısı ya da ev sahibiydi.

Yıllardır ismini bile düşünmediğim birisi ile aynı mekanı farklı zaman dilimlerinde paylaşan birisi ile konuşuyor olmak tuhaf bir duygu haline soktu beni. İş ile ilgili telefon görüşmelerimde halkla ilişkiler yüzümü giyinirim her zaman, aynı elbiseyi sesime de giydiririm. Gülümseyen, mesafeli bir ses. Adres eşdeşliğini fark ettiğim andaki sesimdeki gülümsemeyi tarif etmeye kalkışacak olsam; bozuk bir buzdolabı gülümsemesine benzetebilirim ancak. Aynı yerle, aynı ben, seneler sonra konuşuyorum ve oradan başkası cevap veriyor, üstelik farklı bir telefon numarasından. Kirli sokak, numara iki daire 2, parka bakan salon bahçesi, salondaki kör şömine.

Telefonu kapattıktan sonra eski kiracısını aramayı düşündüm. On yılı aşan bir süredir görüşmüyorduk. Ankara’da iş için bir süre kaldığım oteli telefon birkaç kez ile aramış, bir akşam çıkalım eskisi gibi Karpiç’te takılalım demiştik ama bir türlü zaman uyuşmazlığını aşamamıştık.

İnternette arattım Namık’ı. Ya Ankara’da ya da Bodrum’da karşıma çıkacağını umuyordum. Bodrumluydu, annesi geleneksel kıyafetlerini bırakmamış has Anadolu kadınlarındandı. Namık lükse markaya tutkun bir tipti ama yakın akrabalarını gizlemeye kalkışan bir tip asla olmamıştı. Oysa iki takım elbise giyince yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyenlerin sergiledikleri tek perdelik komedileri çok görmüştüm. Bugün ailesinden utanan yarın hiç kimseyi beğenmez. Sığlığın o kadarına demir atmanın lüzümu yok zaten, hemen topuklamak lazım.

Son görüşmemizden beş yıl sonra Ankara’da gripten ölmüş. İnternette okudum, iki ay süren ihmal ettiği bir grip üzerine hastaneye yattığında artık çok geç kalınmış. Bir ölümü kimin ile paylaşırsınız? İstanbul’daki Fransızca tercümanı aradım, o da bilmiyormuş. Karşılıklı kırık buzdolapları gibi gülümsedik bir müddet birbirimize. Önce bizler hayatımızda yer açıp başkalarını karşılıyorduk sonra da hayat yer açıyordu işte yeni gelenlere. Yaprak dökümü denilen, böyle başlıyordu anlaşılan.

Namık Nalbantoğlu,

Allah rahmet eylesin.

Kabileyi Kızdıranlar

Müzik aşk işi bence. Müziği yapanların akıllarından bir çok şeyi silip hayattan alacaklarını yanlarına alarak kendilerini müziğin içine bırakmaları gerekiyor. Sonradan akıllarına bir şey gelince geriye dönüp de bakmak, kumanya tazelemek yok ama. Bu yola çıkanların geriye dönüşü yok. Geriye dönmeyi kafadan silenlerin işi müzik.

Öbür türlü; “kes”, “yapıştır”, “kestiğinin yarısını öbürünün sonuna ekle”, “vokali tizleştir”, “sesinin yetmediği yere bir yankı ilave et” gibi komutları gerizekalıdan hallice herkes kendi evinde bile yapabiliyor zaten. Elektronik ortamda üretilen sesler bir dönem insana cazip gelip peşine takılınabiliyor ama sonradan eskiyor ilk heves ile cazip sanılan sesler. Seneler sonrasında yabancılık hissetmeden dinlememek mümkün değil. Dönüp dolaşıp akustiğin sularına demir atıyor gerçek müziğe sevdalılar.

Müziğe sevdalıların ülkemizde kayıtlarını müzikseverlere ulaştırmaları imkansız denecek kadar zor olmuş hep. Bazı zihinsel özürlü söz yazarlarının kelime ruleti yolu ile uydurdukları sloganın üzerine ya arabesk yaylıları, ya da cıstaklamaları döşüyorlar, ya da dönem dönem cıstaklamaların yaylılarla birleştiği kakafoni yaratıyorlar. Olan gerçek müziği üretmek isteyip üretemeyenlere oluyor. Kakafoni sattığı için adam gibi müzik satmadığı için kaliteli müziğe prim verecek yapımcı sayısı az olduğu için az ama öz sayıda örneği kalplerimize kadar ulaşıyor temiz müziğin. Lüzumsuz bir takım insanlar lüzümundan fazla ses üretirken duyulası sesler bazen duyulmadan bile unutulup gidiyorlar. Nankör müzik camiasına küsmemeyi başaranlar belki bir belki iki tane albümü müzik severlere ulaşacak kıvama getiriyorlar. 2009 yılı keyifle dinlenebilen ve önümüzdeki yıllarda da keyifle dinlenebilecek birkaç albümü getirdi seslerin dünyasına.

Birincisi Birsen Tezer. Onu ilk kez Bülent Ortaçgil’in 1998 tarihli “Light” albümünde “Kimseye Anlatmadım” şarkısında yaptığı düet ile tanımıştık. Su gibi akan kontrollü bu ses gizemini bir sayfa daha aralayabilmek için 2000 yılını bekledi. Bülent Ortaçgil’e saygı albümü, “Şarkılar Bir Oyundur” daki Çığlık Çığlığa şarkısını seslendiren kadını konuştu meraklısı uzun süre. Acelesi yoktu su gibi çığlık atan kadının, olgunlaşmayı seçti, ya da engelleri geçmek için dokuz seneye ihtiyacı vardı diyelim. Birsen Tezer’in Cihan isimli albümü hoş bir müzikal sürpriz oldu. Piyasa müziklerine ucundan kıyısından bile bulaşmadan, kişiliğinden taviz vermeyen, naif ve kararlı bir albümdü. Sanatçının su gibi sesi eskisinden de güçlü, hüzünlü, neşeli bir sesti artık.

İkincisi Burak Pekün’dü. Temmuz ayının sonlarında Cdlerin sergilendiği raflara raflara sessizce ilişti, çoğu kimse farkına bile varmadı İskele’nin. Söz ve müzikleri Burak Pekün’e ait 1996 ve 2006 yılları arasında yazılmış altı şarkı, mini bir albümde bir araya geldi. Bir araya gelmek için de bestecisinin yanı sıra, Fatih Erkoç enstrümantal performansı, Şenova Ülker trompet ve flugelhornu, Levent Altındağ saksafonu, Erdal Akyol kontrbası, Edward Aris harmanoikası ve Pınar Duruk viyolonseli ile eşlik etti şarkılara. Sonuç öyküleri olan şarkılarını kafa ütülemeden usul usul mırıldanan bir adamın şarkıları ve her biri kendi enstrümanında virtüöz sanatçıların performansları. Tekrar tekrar dinlemekten bıkılmayacak bir albüm daha.

Üçüncüsü Türkiye aşığı iki İngiliz, kendi ifadeleriyle Endi ve Pol, hatırladığımız kadarıyla; seksenlerin sonunda birkaç Zülfü Livaneli albümüne ve Aylin Livaneli albümüne o dönemki grupları “Partners in Crime” ile eşlik etmiş olan Andy Clayburn ve Paul Dwyer. İlk albümlerini minik bir Mustafa Sandal desteği ile doksanların ikinci yarısında çıkarmışlardı: “Belki Yes Belki No”. Kırık ama sevimli Türkçeleri güçlü besteleri ile müzikseverlere ulaşmışlardı. İstanbul için yazılmış en güzel şarkılardan birisi olan “İstanbul” belki hala birkaç hafızada yankılanıyordur arasıra. Ama hiçbir radyoya uğramayacağı kesin bu mandolinli, akordeonlu buruk bir vedayı, hüzünlü bir karşılaşmayı andıran şarkının. İkili 2009 Aralık ayında Endipol ismi ile geri döndü, albümlerinin ismi “Ya Bugün Ya Da Yarın”. Fatih Erkoç, İlhan Şeşen, Kubat, Fuat Güner, Zülfü Livaneli, Ali Rıza Binboğa gibi sesler ile düetleri içeren albüm farklı bir sounda sahip.

Sertab Erener iki single ve bir türkü esintili caz tınılı albümle çıktı ortaya. İlk singılı “Bu Böyle” hayli tutuldu, “Açık Adres” onun izinden gidecek gibi ama versiyon sayısı az olduğu için ilki kadar tutmayacak diye düşünüyorum. Albüm Demir Demirkan ile uzun soluklu bir projenin ürünü. “Painted on Water” Sertab hem telafuz engellerini büyük ölçüde aşmış hem de şarkılar kulağa yadırgatıcı gelmiyor, farklı bir deney olmuş müziğimizde.

Mazhar Fuat Özkan ilk albümünü uzun mu uzun, hatta upuzun müzisyenlik yıllarından sonra çıkarmıştı, “Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar” müziği sevenlerin ağızlarında çifte kavrulmuş tad olup kalmıştı. ikinci albümünü sessiz sedasız hazırladığına dair haberler duyuluyordu geçen yıl ama kitap formatında bir çalışma beklemiyorduk. “Mazhar Olmak” MFÖ ve Mazhar Alanson’un köşetaşaları olmuş bazı şarkılarının hikayelerini yazarının el yazısıyla anlatıyor bize. Sabredip sonuna kadar okursanız sonunda bir CD bekliyor sizi. Ya da CD çalara takıp, dinlerken de inceleyebilirsiniz kitabı. Mazhar bazı şarkılarını yeniden söylemek istemiş, CD’yi bir oturuşta bir gecede kaydetmiş. İçine sinmemiş aylarca stüdyoya kapanıp her birini oya gibi işlemiş. Elimizdeki CD bir oturuşta kaydedilmiş ilk kayıtlarını içeriyor. Hataları, detoneleri ile sanki Mazhar odaya girmiş sizin için çalıp söylüyor. Hataları olan bir albüm ama bu sahici hali güzel. Kitap kişisel egosu yüksek bir adamı anlatıyor. Yani bildiğiniz Mazhar’ı. İlginç bir deneyim, ülkemizde başka bir örneği yok. Hele “Sanatçının Öyküsü”nü seneler sonra daha yorgun bu sesten dinlediğim için çok mutlu oldum.

Bütün kabile kızar bana
Derler “bu adam çalışmaz mı?”
“Bu adam hep düşünür mü?”
“Bir kuş ölmüş diye üzlür mü?”

Gündüz böyle diyenler
Gece olunca,
Ateşler yakılınca,
Denizler coşunca..

Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın, bakın martılar uçar,
Bakın, bakın yıldızlar koşar,
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda…

Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde

Bu sabah uyandırmamışlar beni, ava giden dostlar

Ne güzel, ne güzel....

Eksi Bir

Karlı yılbaşılara veda edeli uzun zaman oldu ama yılbaşı kelimesi ne zaman geçse karlarla çevrili manzaralar geliyor aklıma. Belki de eskinin kartpostallar göndererek kutlanan yeni yıllarından yer etmiştir aklımın bir kıyısında. O kartpostallarda kızakların çektiği araçlardaki mutlu çocuklar karlarla kaplı yollardan geçip geniş ve ışıklı evlere doğru giderlerdi. Zihnimde o taşra kentinin karlarından çok kartpostallardaki karlar, kardan adamlar, noel babalar yer etmiş. Karsız bir yılbaşı daha geldi. Birini bitirip, öbürüne geçiyoruz. Takvimden bir yaprak daha eksildi. Hoş takvimler de kartpostallar da gittiler, yerlerini elektronik takvimler ve elektronik postalar aldı. Birisi hoş bir cümle kuruyor, koyalayıp yapıştırıp birbirimize iletiyoruz. O cümlelerin içinde, mutluluk, sağlık, başarı dilekleri üç aşağı beş yukarı hemen hemen aynı yerlerde konuşlanıyor. Geyik ya da klişe kıvamında bir cümleyi de ben kopyalayıp yapıştırdım bu sene arkadaşlarıma. Dedim ki;

“Mutluluk bankasının sevgi şubesinde, 2010 no'lu hesabınıza, mutluluk içinde harcamanız temennisiyle 365 gün daha yatırılmıştır. Yeni yılda yüzünüzde hep gülümseme, çevrenizde hep gülümseyen insanlar olsun, hayatınızda sağlık, mutluluk ve başarı, içinizde umut ve hayaller eksik olmasın. Mutlu yıllar dilerim.”

Bu da benim son geyiğim oldu 2009’a dair.

Takvimdeki yaprakların daha hızla çevrilmesini beklemekte zorluk çektiğim yıllar geride kalıyor. Her bir yıla kazandığım bir yıl daha değil de hayatımdan eksilen bir yıl diye bakmaya ne zaman başladığımı kendimi ne kadar zorlasam da anımsayamıyorum. Çok olmamıştır her halde.

2009 eksi bir, eşittir 2010.

Bu sabah okuduğum gazetenin üçüncü sayfasında her sabah koşuya giden erkek arkadaşının spor yapmasına mani olmak isteyen bir kadının, sabah dışarıya çıkmasına mani olmak için kapıyı kilitlediği yazılıydı. Kapıyı kilitli bulan adam “beni boğuyorsun, rahat bırak artık” dedikten sonra silahını alarak kadını iki ayağından vurmuş ve koşu yapmaya çıkmış. Bunun gibi cinnet haberleri bireye kadar inmiş vaziyette iken bitirdiğimiz bir yıl.

Sanırım yarın Taksim’de taciz haberlerini izleyeceğiz, sanırım yarın haberlerde yeni yılı ilk kutlayan Sidney ve Çin’den görüntüler izleyeceğiz, İngiltere, Almanya ve Fransa’da kutlanan yeni yıla ilişkin görüntüleri, sarhoş değilim iddiası ile trafik polislerini atlatmaya çalışan insanların komikliklerini, yeniyıl kutlaması esnasında yanan evleri.

2009 eksi 1 eşittir 2010.

Fazla derinine inmeyeceğim ama tahmin edilebilir bir yıl bizi bekliyor.

Bekleyeceğiz.

Göreceğiz.

İyi seneler dilerim.

Favorilerine Ekleyenler


Hakkında Yapılan Yorumlar

İlgili Diğer Bloglar:

  1. Altuğ KOÇ – altugkoc.com
  2. Berat Çarşı
  3. Sosyopat.Org
  4. kelebenk
  5. biSGen – eLviTodeLLa – CodiA

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Kategori başlığı Kişisel olarak kaydedilmiştir.
Yazıyı Email Gönder Yazıyı Email Gönder
Bu Blog Hakkında Yorum Yaz

Yorum