« İktisatçı Gözüyle
Harmankaya »


yorum yorumluyorum

Gönderen: Editorya Tarihi: Kas 25, 2007
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars6 Stars7 Stars8 Stars9 Stars10 Stars (11 Değerlendirme, Ortalaması: 10 üzerinden 1.82 )

Verilen Yıldızların Toplamı: 20.
Oy kullanan ziyaretci sayısı: 11
Beğenilme Oranı % 18.18
SİZ HENÜZ OY VERMEDİNİZ !...
Loading ... Loading ...

yorumyorumluyorum-blogspot-com.jpgyorumcuyumyorumcu tarafından sahiplenilmiştir.
Açıklama : Aklıma gelen, yazmamak için kendimi tutamadığım her konuda yazmaya başladım artık. Aslında sizin için değil kendim için yazıyorum; gün içinde birkaç kişi de yolu düşüp okursa kendimi bir şey sanıyorum.
Rss : feeds.feedburner.com/YorumY…
Kategori : Yorum
Etiketler : hayat siyaset yaşam her şey

yorum yorumluyorum:
Aklıma gelen ve yazmaya gücümün yettiği tüm konular hakkında yorum yapmaya, fikir beyan etmeye çalışacağım. Umarım hoşunuza gider de ben de memnun olurum. Hoşunuza gitmezse ne olacak? Ne olacak, hiçbir şey olmayacak, aynen devam edeceğim.
yorumcu ‘nun ağzından Hakkında
Kendimden çok bahsetmek istemiyorum. Çevremdeki sağ görüşlülere göre solcu, sol görüşlülere göre de sağcı görünürüm. Halbuki dikkatli baksalar iki görüşe de mensup olmadığımı anlarlardı. Böyle dediğime de bakmayın benim derdim burada siyaset yapmak değil, bunu sadece kendimi anlatmak kolay olsun diye söylüyorum. Aslında pek çok güzel blog gibi paylaşım amacı içermiyor bu blog, daha çok benim deşarj olmam için yorumlarımı ve yazdığım karalamaları içeriyor. Arada da beğendiğim bloglara destekleri içerir işte. Hâlâ blogumu okumakta ısrarlıysanız buyrun efendim.

Son Gönderiler


yorum yorumluyorum

Yüksek Öğrenim Gören Öğrenciler Neden Böyle?

“Ne biçim bir soru bu böyle?” diyen okurlar da çıkabilir bu başlığın ardından diye tahmin ediyorum ve sezgisi ne kadar kuvvetli bir insan olduğumu da çaktırmadan gösterip yazımın devamını getiriyorum.

Bu soruyu aklıma getiren neden Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri adlı kitap oldu. İsmet Bozdağ adlı bir yazarın (kitapta araştırmacı-yazar olarak geçse de yazar demeyi yeğliyorum çünkü zaten yazarsan araştırmacısındır ve aynen de araştırmacıysan da yazarsındır.) kitabını okuyorum. Gene aklıma bir soruyu getirdiyse bu kitap muhtemelen de okuyorumdur değil mi? Neden ayrıca okuduğumu belirtme ihtiyacı duydum ki? Bilmiyorum. Kitapla ilgili duygu ve düşüncelerimi başka bir yazımda ele alacağım inşallah.

14 Mart 1333 (1917) tarihinde II. Abdülhamid günlüğünde demiş ki: -Genç Osmanlılar ile Jön Türkler hakkında-: “Her iki grup da memleketin okumuş yazmışlarını içine alıyordu. Her iki grup da Batıcılığa hayrandı. Her iki grup da memleketin tek kurtuluşunu meşrutiyette görüyorlardı. Her iki grup da emellerine ordunun bir parçasını vasıta etti. Her iki grubun dayandığı ordu da içinden parçalandı.

Sadece yukarıdaki paragraf ile ilgili bile başlı başına bir yazı yazılabilir, ben sadece bir boyutunu esas alarak yazmaya çalışacaksam da belki ufak tefek de olsa yazıdan sapabilirim, bunu yazının gelişi gösterecek bize.

Büyük, değerli bir padişah ve devlet adamı olduğunu düşündüğüm II. Abdülhamid, pek çok değerli tespiti gibi bir tespitte daha bulunarak biraz da tuhaflık olarak belirtiyor bu fikrini. Bu düşünceyi okuduktan sonra benim de dikkatimi çekti, bilmem siz de katılır mısınız ama sizce de bu özellikle bizim memleketimizde yaygın olan bir durum değil mi?

Bu hususta şuna da değinmeden geçmeyeyim: bu tespit her üniversite öğrencisini bağlamıyor, bağlayamaz da zaten. En azından ben de üniversite mezunu bir insan isem beni bağlamıyorsa herkesi de bağlamadığını gösterir bu. Mantık çıkarsamasıyla bu notu da düştükten sonra yazıma devam edeyim.

Şu anda ve daha önceleri bu memleketin okumuş yazmış takımı hep saf gibi, yıkıcı ve kökü dışarıda olan birtakım oyunlara alet oldular. Bakın dünyanın çeşitli yerlerinde de ve Osmanlı tarihinde de yaşanmıştır bu tür şeyler.

En azından her yıl 1 Mayıs törenlerinde eylemlere katılan üniversite öğrencilerinin orada ne işi var diye düşünmüşümdür hep. Engin Ardıç ustanın deyimiyle kendi karnesindeki kırıkları kurtaramayan öğrenci, memleketi nasıl kurtaracaktır? 1 Mayıs örneğini günümüzde devam eden bir sürecin parçası olduğu için verdim. Bu gibi eylemlerde de ön saflarda öğrenciler yer alır. Gerçi işçi bayramı bölücü bir faaliyet değil ama talebenin ne işi var orada?

Günümüz talebeleri de Batı'ya hayran değil midir? Kaç tanesi öğrenimini yurt dışında yapmak ister kaç tanesi yurt içinde? Bu da Batı hayranlığı değildir başlı başına ama az da olsa göstergesidir diyorum.

Bakın 1980 olayları da II. Abdülhamid'in bu tespitlerinin bir ıspatı sanki. Kısaca sağcı ve solcu olarak adlandırılan iki fraksiyona mensup öğrenciler birbirlerine nasıl kıydılar günlerce? Böyle mi kurtaracaklardı ülkemizi? Türkiye'nin bir şansı, ordunun bu sefer bunlara uymaması oldu. Umarım böyle de devam eder ordumuz. Yakın zamanlardaki haberlerde bazı insancıkların ordumuzu oyunlara alet etmek istediğini üzülerek görsem de şükürler olsun ki başkanlarının sağduyusu bu tehlikeyi bertaraf etmiştir. Belki de sırf bu yüzden defalarca kere suikaste uğradıklarını da öğreniyoruz da aslan (!) medyamız nedense bu konuyu başka gereksiz meseleler gibi büyütmedi.

Geçen günlerde yapılan rektörler ataması da bu yazının konusunu az çok ilgilendiriyor diye düşündüğüm için birkaç değerli düşüncemi de bu hususta sarf edeyim müsaadelerinizle: kurallar aynı kurallar, yasalar aynı yasalar ama devletin cumhurbaşkanı yetkisini kullanınca çok rahatsız oluyor kimileri. Haklı da olsalar, bu durumu önceden düşünüp gerekli yasal tedbirleri alıp kendileri de bu hakları kullanmasalardı ya da icat etmeselerdi şimdi böyle keyfi atamalar olamayacaktı. Geçmiş cumhurbaşkanları nasıl ki yetkilerini kullandıysa şimdiki de kullanacak, bundan daha doğal bir şey olamaz.

Yüksek tahsilli insanların marifetleri bu kadar değilse de kitabı okudukça buna benzer konular çıkacağı ve o konudaki değerli fikirlerimi de yazmayı düşündüğüm için çok uzatmayayım bu seferlik, bununla idare ediverin.

Saygıyla selamlarımı sunuyorum.

Uzun Zaman Sonra Yeniden Geldim

Aynen dediğim gibi, Allah'a şükürler olsun ki uzun sayılabilecek bir aradan sonra gene blogumun başındayım. Başındayım ama bu saatte maalesef çok bir şey yazmayı düşünmüyorum. Sadece bazı değerli arkadaşlarıma ve kedilere artık kaldığım yerden devam edeceğimin müjdesini vermek istediğim için yazdım bu yazıyı.

Ara verdiğim bu uzun zamana kısaca bir göz attığım zaman dikkati çeken değişiklikler var: Evlendim, bir kayıp yaşadım, yolculuklar yaptım, yeni insanlarla tanıştım, ...

Zaman içinde bunları yazılarımın içinde ele alacağım için kısa kesmek ve tekrar "merhaba talavole nı ha ha haaa" demek istiyorum.

Saygı ve selamlarımı da sunuyorum.

Basında Dil ve Din Uzmanları

Sene 2000, fakültedeki derslerimizden birinde değerli hocalarımızdan biri demişti ki: "Neden bu bölümü seçtiniz ki sanki? Gazete okurken, televizyon seyrederken hep sinirleriniz bozulacak. ..." O zaman durumun vehametini anlayamamıştım ama artık anlıyorum. Aslında bu sözün doğruluğunu anlamak için üniversitede okumak şart değil, dil bilgisi biraz iyi olan bir ortaöğretim öğrencisi olmanız yeterli. Hatta daha doğrusunu söylemek gerekirse Türkçeyi biraz düzgün konuşabilmek yeterli. Seviyeyi daha da düşürmeyeyim ki, bazıları utanmasınlar. -Böyle diyerek yazılarımın aydınlarca ve çok geniş kitlelerce okunduğu havasını da uyandırayım okuyucuda ve hafiften de egom tatmin olsun değil mi?-

Görülen o ki bu sorun sadece dil konusunda yaşanmıyor, din konusunda da yaşanıyor. Biraz araştırırsanız bazı büyük gazetelerde o kadar basit hatalar yakalarsınız ki... Bakın ben bir din âlimi falan değilim, Türk dilbilimcisiyim ama hangi konuda olursa olsun yanlışlıklar karşısında olması gerekenden fazla gıcık oluyorum, sinir oluyorum. Buna yapımdaki gıcıklığı da katarsanız daha da iyi anlayabilirsiniz ortaya çıkan vaziyeti.

Ben diyorum ki: Gazetelerde dil, edebiyat, ilahiyat -sizin aklınızda daha başka alanlar da olabilir- gibi alanlarda ihtisas sahibi olan insanlar görev almalılar. Böylece hiç olmazsa dinî ifadelerde biraz dikkat edilmek durumunda kalınır ve halkımızın kafası yanlış kelimelerle, ifadelerle doldurulmaz. Sosyal bilimler ile ilgili konular ülkemizde dandik meseleler olarak görüldüğünden mi nedir hep sosyal bilimlere ait konularda bariz ve basit hatalar yapıyor bu basının değerli mensupları. Kimisi "aptes" yazıyor, kimisi "Sharm el-sheikh". Haydi aptesi geçtim, o halk dilinden yararlanarak ve belki de halkçı olduğunu düşünerek böyle kelimeler uyduran bir şahıs olabilir, ama sharm el-sheikh nedir ya?

Bakın o adı geçen belde daha düne kadar dedelerimizin yönettiği ülkeye bağlıydı ve dedelerimiz onun adını yazmayı Batılılardan öğrenmedi, tam tersi onlar bizden öğrendi. Şimdi gelinen noktaya bakar mısınız lütfen? Kendimize ait, dindaşlarımızın sahibi olduğu bir yerin adını bile başkalarından alıp yazıyoruz. Neden? Çünkü bunları yazanlar, böyle taşıyanlar iktisat, işletme, hukuk bildikleri kadar dil bilmedikleri için. Doğrusu ne? Söylemeyeceğim... İnat ettim doğrusunu söylemeyeceğim. Geri gördüğümüz ülkeler en basitinden "Coca-Cola"yı bile kendi dillerine uydurup kullanırken biz aynen alıp kullanalım ve bu da ilericilik olsun, çağdaşlığımızla gurur duyalım.

O kadar alakasız konulardan gitmişim ki yazıya dönüp baktığımda, kendimi tanımasam "ne kadar da irticai biri yazmış" derdim. Belki de öyleyimdir ha...

Kamil Koç Rahat Hat Hakkında Düşüncelerim

Efendim anladığınız gibi gene bir yolculuk yaptım ve bir seyahat firmasını kendimce değerlendirdim. Kâmil Koç ile Eskişehir'e gidip geldim, bu yolculuklar 2 ve 3 Ocak 2008 tarihlerinde gerçekleşti.

Nilüfer Turizm ile gidecektim ancak hem çok az yer kalmış olması nedeniyle, hem de fiyatlarının aynı olması nedeniyle Kâmil Koç firmasını tercih ettim. Aslında artık günümüzde otobüs firmaları arasında çok da fazla bir farklılık kalmadıysa da gene de bir tebessüm, bir fazla ikram, birazcık daha fazla ilgi müşteriyi kazandırmaya yetiyor bu devirde. Ha bir de otobüslerin dakikasında kalkmaları... Bu dediklerim benim için yolculukta çok fazla önemli olduğu için bu konuda seçici davranıyorum.

kamil koç 2 Ocak'taki yolculuğumda yani Eskişehir'e giderken Kâmil Koç şirketinin Bursa otobüsüyle gittim, normal hattı bu, ama rahattı. Dedim ya, artık çok rahatsızlık veren, insanın sabrını ve sağlığını zorlayan otobüsler ve turizm şirketleri kalmadı pek. Rahatım yerindeydi çok şükür. Vasat bir yolculuk da diyebiliriz açıkçası ama kötü anlamda vasat değil. 3 Ocak'taki yolculuğumda Rahat Hat ile döndüm yerime ve çok da memnun kaldım. Çok büyük, ünlü seyahat firmalarının örnek almaları gereken bir hizmeti -nispeten- çok ucuza, kaliteli bir şekilde sunuyor adamlar, "helal olsun" diyorum başka bir şey demiyorum.

Zaten internet sitelerinde kendiniz de görebilirsiniz bakarsanız ama ben buraya gelmiş olanları geri çevirmemek ve aradıklarını bulmalarını sağlamak için bir de kendim yazayım Rahat Hat'tın olumlu yönlerini: Adamlarda cep telefonu kapatmak yok, ilk sırada oturuyorsanız emniyet kemeri takmanızı tavsiye ediyorlar. Yolculuk adlı çok güzel bir dergi çıkarıyorlar, ondan yararlanabiliyorsunuz -ama normal hatlarında da var-, kulaklıkla müzik dinleyebiliyorsunuz ve kulak sağlığınız için size bir de kulak galoşu veriyorlar ki bir önceki dinleyenin kulağından size bulaşmasın.

Biraz daha detaya girersek şunları demek istiyorum müzik sistemleri ile ilgili olarak: Sekiz frekans var müzik dinleyebileceğiniz, benim bindiğim otobüsteki sıralama şu şekildeydi: 1. radyo -ama hangisi olduğunu hatırlayamayacağım-, 2. televizyon yayınının sesi, 3. rep, 4. yabancı, 5. klasik müzik, 6. klasik Türk musikisi, 7. caz, 8. Türk halk müziği. Bunlar güzel, güzel olmasına da ben Türk halk müziği konusunda birkaç görüş bildirmek istiyorum.

Türkü çaldıkları kanalda Kubat, Sabahat Akkiraz, Zara ve Erdal Erzincan ağırlıktaydı. Bu kişiler en iyi türkü icracıları ama saygığım ilk üçünün sesleri otobüs yolculuğu için çok uygun gelmedi bana sorarsanız. Kubat da, Akkiraz da, Zara da zaman zaman türkü söylerken seslerini çok yükselttiklerinde dinlemeyen kişi için rahatsızlık verecek tonda ses çıkardıklarından, ya bağırmadıkları türküleri bulacaksınız ya da oranlarını düşüreceksiniz listede. Gene de olmaları lazım radyoda çünkü onlarsız da olmaz. Arada türkü diye özgün müzik de dinlettiler bize ama haydi onu görmezden geleyim.

Kâmil Koç'a acizane bir tavsiyem de müzik yayınına enstrümental müzik de eklemeleri olacak. Çok faydası olacağına ve iyi geleceğine inanıyorum. Bu müzikleri dinleyenlerin sayısı da az değildir, benden söylemesi.

Bindiğim Man Fortuna marka ve modelli otobüsün plakası 16 KK 902 olup, ön camında azımsanamayacak derecede bir çatlak vardı bugün, umarım en kısa zamanda da değiştirirler zira bu şekilde otobüse hem kötü bir görüntü veriyor, hem de Kâmil Koç'a yakışmıyor. Bugünkü yolculuğumla ilgili olarak söyleyebileceğim tek olumsuz şey de bu.

Onun dışında gerek personel, gerek otobüs, gerekse otobüsün donanımı ve rahatlığı fevkalade rahattı, iyiydi. Bundan sonra bir yere gideceksem ilk olarak tercihim Rahat Hat olacaktır, değerli okuyucularıma duyurulur. Tavsiyem de budur.

İlanlar ve Misafirlik

Malumunuz yeni bir yıla girmek üzereyiz ve başta oteller olmak üzere birçok mekânda eğlenceler ile ilgili ilanlar çıkıyor. Süslü püslü, allı morlu, çamlı, noel babalı resimlerle bezenmiş ilanlar bunlar çoğunlukla; çok da cazipler grafik olarak. Profesyonel grafikerlerimiz sağ olsunlar insanın iştahını epey getiriyorlar ama oradaki yazıları kim yazıyor onu bilmiyorum. Metin yazarları mı yazıyor acep?

Neyse, mesele de bunları kimin yazdığından çok hangi kültürden geldiği aslında. Şöyle ifadeler geçer bu ilanlarda: "Misafirlerimize/Konuklarımıza şu şu şu hizmetler şu kadar YTL.", "Misafirlerimizi/Konuklarımızı şöyle ağırlıyoruz, şu animasyonlar var, şu içkiler var." Tam buraya geliyorum takılıyorum.

Bildiğim kadarıyla misafirlik bizlerde çok önemli, değerli bir kavram ve misafirden para, ücret alınmaz. Hangi biriniz gezdirdiğiniz, yedirip içirdiğiniz misafirlerinizden bunların masrafını aldınız ki? Ben almadım, alamam da herhalde. Ayıp olmasını bir yana bırakın, insanlık bunu gerektirmez mi? Şimdi ben bir mekâna da misafir olarak gidersem muhtemelen davet edilip gitmişimdir ve zorunlu hâller dışında da elimi cebime götürmemem gerektiğini düşünürüm ve aynı şekilde misafir olarak çağırdığım, davet ettiğim insanın da cebini düşünmemesi gerektiğini sanıyorum. Ama baştan anlaşırsınız Alman usulü diye, o başka bir mevzu.

Onun için bu tür ilanlara metni yazanların toplumun değer verdiği kavramları dikkatli seçmeleri gerektiğini düşünüyorum. Yukarıdaki örnek cümlelerde misafir/konuk yerine müşteri kelimesini koyarsanız çok daha saygılı, doğru ve dürüst iş yapmış olursunuz. Değerli metin yazarları, reklamcılar, Allah beni size misafir yapmasın ki iflas etmeyeyim.

Durum sadece bundan ibaret midir? Değildir. Bunu sadece özel işletmeler mi yapıyor? Hayır. Devlet kurumlarında da aynı durum geçerli. "... bakanlığı misafirhanesi"nde olduğu gibi. Misafirhane diyorsunuz gidiyorsunuz, falanca gün sayısı kalabiliyorsunuz, falanca YTL ödüyorsunuz. Yerim öyle misafirliği, giderim otelde katılırım hiç olmazsa ticarî işletme. Bu tür tesisler için şöyle bir formül öneriyorum: Bu tesislere gelen insanların üç günlük misafirlik hakları olsun ve üç günün sonunda gitmezse artık ücret vermeye başlasın. Biliyorsunuz ya, misafirlik üç gündür.

Böyle konular gereksiz görülebilir gözünüze ama bugün bu değerden başlarlar, yarın başka bir değere atlarlar ve bu tür zihniyetle kafamızı karıştırıp işimizi bitirirler.

"Ne Yazsam Bilmiyorum" Havasındayım

Galiba yaşlanıyorum... Yaşım 27 ama bana sorsanız ruhsal yaşımı -böyle bir kavram var mı bilmiyorum, mahalle baskısı gibi uyduruk bir kavram bu da- 50'den aşağı diyemem.

Yıllarım gurbette geçti, geçmeye de devam ediyor. Sağ olduğuma şükretmek mi lazım bu durumda yoksa "keşke memleketimde bir servi altında rahat huzurlu yatsaydım" mı demeliyim? Ne bileyim, ölmeyi istemiyorum. Ama servi altında dünyanın tasasından kurtulmuş olarak yatmanın huzuru da başka türlü nasıl elde edilebilir ki?

Galiba ben sadece dünyanın sıkıntısından kurtulmak istiyorum. Şu anda Allah'a hamd olsun dişe dokunur bir derdim tasam, borcum harcım da yok. Galiba "rahat batması" dedikleri de bu olsa gerek.

Ha bir de otobüs istiyorum ben. Mümkünse o403 olsun çünkü çok seviyorum o otobüsleri. Başka hangi karayolu taşıtı o kadar estetik, sağlamlık, karizma ve güce sahip ki? TIR mır demeyin, çirkin bir kere... güzelleri yeni yeni çıkıyor ama o da otobüsün bende uyandırdığı saygıyı uyandıramıyor bir türlü. Travego da güzeldir, Neoplan da ama ne bileyim...

Şu anda içinde bulunduğum ruh haliyle ancak bu kadar çiziktirebildim. Kusura bakmayın lütfen.

Ben ve Sazımla Kütahya'nın Pınarları

Efendim ben -övünmek gibi olmasın ama- kendimi ve kendimle ilgili şeyleri övmeyi ve dahi övünmeyi pek sevmem. Ama ne hakkımı yiyeyim, Kütahya'nın Pınarları'nı da pek bir beğendim şimdi yani. Umarım siz de beğenirsiniz.

İyi dinlemeler efem.

Kayboldum, Gene Geldim Şükür

Yıllardır bu kayboluş için bekleyen bir insan olarak, üzülmedim hatta mutluydum ancak bazılarınız gibi benim yazılarımı -ne buluyorlarsa artık- takip eden dostlar için biraz kafam karışıktı. Neticede çıt çıkarmadan gitmiştim bu âlemden -tabii ki sanal âlemi kastediyorum- ve belki de haksızlık etmiştim sizlere. Benim yokluğum sizi çok üzmüş olacak ki, bu zaman dilimi içinde aciz blogumu okuyanlardan sadece bir kişi çıkıp nerelerde olduğumu, yaşayıp yaşamadığımı sordu.

Efendim ben nişanlandım siz görmeyeli. Kafam doluydu, ne nasıl olacak hiç bilmeyen bir insan olarak tuhaf günler yaşadım. Sizlere tavsiye etmiyorum bu durumu. Yok yok, kötü bir ruh hali olduğunu söylemek için demiyorum bunu; şaşkın ördeğe döndüren bir durum olduğu için söylüyorum.

Müstakbel eşim ile dördüncü senemizi yaşıyoruz. Kendilerinin ailesinde ilişkimizi bir tek baba bilmiyordu, hâliyle bu durum bizi yıllardır geriyordu. Benim de ailem yıllardır biliyordu, babam bilmezden geliyordu. Tipik Türk erkekleri işte ne olacak. Anneler neredeyse bizim kadar sahiplendiler ilişkimizi de babam bilmezden gelme yöntemini seçti. Kayınpederim ise -kendisini tanımadığım zamanlar için söylenen şuydu:- ilişkimiz olduğunu duyarsa önce beni dövermiş sonra da zorla nikah masasına oturturmuş bizi. Allah tanışmayı nasip etti iki hafta kadar önce, tamam pek mülayim bir adam olduğu söylenemez, çok ciddi bir insan ama ben gene de kendisini çok sevdim. Mert adammış, tanıdıktan sonra anladım. "Adam gibi adam" derler ya, o cinsten... Osmanlı erkeği. Allah bir baba daha verdi bana, bundan iyisi can sağlığı.

Müstakbel kayınvalidem ise şu aralar maalesef ciddi bir hastalık geçiriyor, dualarımızı esirgemiyoruz, sizlerin de dualarınıza sığınıyoruz bu hususta. Dünyalar iyisi bir insan. İnsan gibi insan. Hani iyi, güzel huylu kayınvalideler olur ya, onlardan işte. Kısacası bir annem daha oldu.

Kayınbiraderimin de maşallahı var. O da şeker gibi insanlardan... ben mülayim, sakin yaratılışlı insanlara hayranlık duyarım; -kendim bir türlü öyle olamadığımdan galiba- o da tam öyle bir insan. Babacan bir abim var artık, Allah kendilerine uzun, sağlıklı ömür nasip etsin. Eşi de iyi bir insan... kendisi benden çok babamı sevmiş herhalde, babamı daha çok sormuş nişanlıma.

Ne yaptık, nasıl yaptık biraz da onlardan bahsedeyim kısaca:

Cumayı cumartesiye bağlayan gece, ailecek tanışmaya gittik. O gün kayınpederimden bir korktum, bir çekindim ki sormayın. Surat yapısı da kendisi gibi ciddi olduğundan, karşılaştığımız ilk saniyelerde yüzü pek gülmüyordu. Eee... sen kızını besle, büyüt, okut, sonra el gelsin talip olsun... ben olsam ben de gülmezdim sanıyorum. İş yerimden arkadaşlarım o gün zaten en az sözün bana düşeceğini, soru sorulmazsa konuşmam gerekmediğini söyleyerek yatıştırdılar beni zira tanışmaya gideceğimiz gün akşama yaklaştıkça iş arkadaşlarımın söylediğine göre yüzüm, kulaklarıma kadar kızarmaya başlamış. Baba konusunda yıllardır korkutulduğumdan da kaynaklandı bu durum sanırım.

Sözleştiğimiz gibi saat 20.30 gibi bindik bir taksiye elimizde pasta ile gittik. Evde kayınvalidem, kayınpederim, kayınbiraderim ve eşi ile ben, annem, babam bulunuyordu. Hâliyle ilk seferinde tanışma daha rahat geçti kalabalık ortamlara göre. Onlar bizi çaktırmadan süzdü, tarttı, ölçtü, biz de onları... saat 23.30'u geçiyordu kalktık. Kalktığımızda onlar da biz de bir nebze rahatlamıştık ama rahatlama diyorsam sadece tanışmaktan kaynaklanan bir hafifleme, o kadar. Yoksa kimse öyle lay lay lom görünmüyordu ben de dahil olmak üzere.

Sırada isteme faslı kalmıştı, asıl gerginlik oluşturan sıkıntı yani. Laf aramızda büyüğümüze ricada bulunduk, kırmadılar bizi Allah razı olsun, geleceklerini söylediler. Adını söylesem hepiniz tanırsınız ama ben söylemeyeceğim, o da bende kalsın. İstediğiniz kadar merak edebilirsiniz kim olduğunu, buyrun... ama dediğim gibi bunu öğrenemeyeceksiniz. Kendilerinin geleceğini söyleyince iki taraf da tatlı bir heyecana kapıldı, daha bir tuhaflaştık. Bu konuda şunu söylemeden geçemeyeceğim: İstemeye giderken çok da tanınmış insanları çağırmadan önce bir kere daha düşünün zira organizasyon çok ağırlaşıyor. Yok efendim "nereye oturacaklar", yok efendim "ne zaman gelirler", ... bu soruların önü arkası kesilmiyor ve siz de iyice beyin hoşaflaması geçiriyorsunuz. Ama ortama kattığı havanın değişikliği de ayrı bir güzellik, külfetin nimeti de o nisbette güzelleşiyor şüphesiz.

Sözleştiğimiz gün gelince gene bindik taksiye, bir elimizde çiçek, diğerinde çikolata gittik. Oturduk, hoş beş ettik derken büyüğümüz de geldiler, ortam daha bir ağırlaştı. Ağırlık da sıkıntı anlamında değil, kendilerinin ağırlığından... Vakit geçti, söz döndü dolandı isteme faslına geldi. Büyüğümüz istedi derken o zamanlar duruyor işte. Hiçbir şeyi hissedemiyorsunuz, donup kalıyorsunuz, dışarıdan kimse anlayamamış bu durumda olduğumu, o da ayrı bir durum. Kayınpederim kızına güvendiğini, tercihinin doğru olduğuna inandığını söyleyerek kızını bize verdi. O anda o403'ün amortisörlerinden çıkan tısss sesinin hissettirdiği gibi bir rahatlama yaşıyorsunuz işte. Neticede o zamana kadar ki her şey, o mealen "verdim gitti"ye gelen sözleri duymak için değil midir? Çünkü ya "bir düşünelim" derse, ya "olmaz arkadaş, ben kızımı size vermem" derse, derse, derse... tam bir havf ü reca hâli işte. Birkaç dakikalık olumlu düşünce ile ansızın birkaç dakikalık olumsuz düşüncelerin aralıksız, müteselsil şekilde uzaması dışarıdan nasıl görünüyor bilemem ama damat olmayı düşünüyorsanız bunu göze almalısınız.

Biz modern bir isteme yaptık şartlar gereği. İsteme ve vermenin ardından pastamızı kestik, nişan yüzüklerimizi, takılarımızı taktık. Nişan yüzükleri deyince, bir de o geceye hazırlık yapmak için harcanan emek kısmı var ki oraya hiç değinmeyeceğim, varın siz tahmin edin, bilenler zaten bilirler. Şu takı meselesine gelince, her şeyin gelinler için olduğunu söylemeden geçemem. Arkadaş bir Allah kulu da bana bir pul, altın, para vs. taksa ya... Yooook, yok. Söze geldi mi bir numaralı kadın erkek eşitliğini savunan cümle ekâbir, o gece paso geline çalıştılar. Aman gözüm yok, yeter ki sevsinler de birbirlerini...

Bir saat kadar sonra fotoğraf çekilmeye başladık, bu sefer daha kalabalık bir ortamdaydık tahmin edersiniz. Kız tarafından amcalar, halalar, teyzeler, biz de birkaç değer verdiğimiz hısım akraba ile olay yerindeydik. Mezkûr büyüğümüz bu esnada kalktılar gittiler, biz biraz başbaşa kaldık aileler olarak ve yarım, bir saat kadar sonra da biz kalktık evimize döndük. Tahmin edeceğiniz gibi, bir durum değerlendirmesi daha yaptık ve yattığımızda saat 3'ü geçiyordu... son hafta içinde en kolay, rahat uyuduğum geceydi, güzel güzel uyudum. Ertesi gün de nişanlımla telefonla istihbarat alışverişinde bulunduk, güzel duygularımızı ve haberlerimizi paylaştık.

Derken ben de buraları ihmal ettim, görünemedim, kafamı ancak toparlamaya başlayabildim ve yeşil sahalara dönmeye başladım. Bu konu burada mı kalır, canım isterse devam mı ederim bilemiyorum ama buraları çok da bırakmaya niyetim yok, bunu da böylece bilesiniz.

Selam ve saygılarımla...

Ankara Çardak Pide Salonu

Yazının adından da anlaşıldığı üzere, size hoşuma giden bir yerden ve yemekten bahsedeceğim. Beni yakından tanıyanlar iyi bilirler ki yemeğe ve yemeye karşı zaafım vardır, dayanamam yerim. Bu özelliğimi iyi bilen bir dostum beni sürpriz olarak davet etti ve ben de tabii benden beklenen tepkiyi vererek kabul ettim.

Nereye gideceğimizi, gideceğimiz yere gidinceye kadar da söylemedi sevgili dostum, meraktan biraz sinirlenir gibi oldum ama neyse sabrede ede ve sonunda yemek olduğunu düşüne düşüne teskin ettim kendimi ve nihayetine şahane bir yemek manzarası ile karşılaştım. Efendim gittiğimiz yer: Çardak Pide Salonu. Ankara'da Strazburg caddesi üzerinde bir mekan. Öyle aman aman lüks bir yer falan değil, romantik yemekler için tercih edilecek bir yer de değil bence ama samimi dostlarla ya kız arkadaşla karın doyurmak için tercih edilecek bir yer. Yani demek istediğim şu ki romantizm için değil karın doyurmak için gidin gidecekseniz.

Pide ve kebap çeşitlerinin tüm malzemeleri Trabzon'dan getiriliyor ve aslında Trabzon'da çok meşhur bir mekanmış burası. Bunu diyen de lokanta görevlisi değil, benim arkadaşım.

Yemek gelmeden önce sıcak mısır ekmeği ve tereyağı getiriyorlar, seremoni başlıyor. Yavaş yavaş yiyin aman diyeyim parmaklarınızı yemeyin. O arada da siparişiniz yerine getiriliyor zaten. Ben yumurtalı kavurmalı pideyi -aşağıda resmi olan pide yani- tercih ettim. Aynısının yumurtasızı da var. Daha neler neler var da, ben ancak beni bu pidenin keseceğini düşünerek seçtim ve de isabet etmişim. Çok güzel yapmış adamlar çoook. Kilo, kalori ve kalp sorununuz yoksa mutlaka deneyin derim.

Adamlar temiz, düzgün ve çalışkanlar. Garsonlar tahmin edeceğiniz gibi bir Hilton oteli garsonu değil elbette ama kaba saba da değiller. Hele -sanıyorum- şef garsonları gerçekten düzgün bir beyefendi izlenimi uyandırdı bende. Serviste saygılı, düzgün ve hızlılardı. E yemekten sonra çay da geliyor. Çayınızı da içip sindirip için bir süre bekleyin, yediğiniz enfes yemeğin tadını çıkarın. Bir de fiyat unsuru var, fiyatları gayet makul. O kaliteye ve lezzete başka yerde ulaşamayacağınızı bilerek yerseniz fiyatı tam yerinde gelecektir size de kanaatimce.

İlgilenecek olan okurlar için adres ve telefon numaralarını yazıyorum: Strazburg caddesi No: 30/A Sıhhiye/Ankara

Telefon: 230 17 78, 232 22 25

İlla tarif isteyenlere de şöyle yardımcı olayım: İster Sıhhiye metrosundan isterseniz Maltepe'den Strazburg Caddesi'ne girin ve yürüyün biraz. Bu kadar kolay bir tarif daha önce gördünüz mü? Sıhhiye'den girerseniz sağ tarafta kalıyor. Bu tarif de yetmezse Sezenler caddesinden çıkın Strazburg'a az bir açı ile sol tarafa bakın görmemeniz mümkün değil. Oradaki okulun karşısında yani.

Eh ben daha fazla alıkoymayayım işinizden gücünüzden ve gidecekler olanlarla gidenlere "afiyet olsun" diyerek yazımı bitireyim.

Cumhuriyet Bayramı Hepimize Kutlu olsun

Bir Cumhuriyet Bayramı daha geldi, gülen yüzüyle içimizi ısıttı. Bu sıcaklıktan rahatsız olan pek çok insan var biliyorum ama onlar için güzel dileklerde bulunamayacağım kusura bakmasınlar. Allah bu devlete zeval vermesin de; sağlık, mutluluk, güzellik, barış, birlik, başarı ve güzellikler içinde pek çok 29 Ekim günlerine vasıl olalım, kutlayabilelim. Türkiye Cumhuriyeti için kimin hain emelleri varsa elleri kırılsın, işleri rast gitmesin. Daha ağır ifadeler kullanmak istiyorum ama size saygısızlık etme korkumdan şimdilik bu kadarını söylüyorum ama siz içinizden bunları devam ettirerek yazıma "sanal" olarak ekleyebilirsiniz, kabulümdür.

Şimdi dua ve beddua faslını geçelim, sadede gelelim. Malum bugün bayram, çok da gri bir başlangıç yapmamak gerek.

Duygularımı anlatmaya büyük insan Atatürk'ün sözlerini aktararak başlamak istiyorum: "Şu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim." Bu heyecanı yaşayamayanlar büyük Türk milletinin ferdi olduğunu nasıl söyleyebilirler ki? Bugün bir de "Türk" deyince illâ ki aslen Türk olmak, Türk ırkından geliyor olmak mânâsını çıkarıp, "ben Türk değilim" diyen yeni cühela zuhur etti. Bu insanlara herhalde en az 1.000.000 defa anlatılmıştır belki ama kendileri de en az o kadar anlamamak için direnirler. Acizane 1 kere de ben anlatmış olmayı deneyeyim: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türk denir. Anladınız mı? Efendim?

Şöyle kısaca açıklamaya çalışayım: Ben baba tarafından Çerkez, anne tarafından Türk bir melezim. Aslen kendimi Çerkezlere hissederim, ya da şöyle diyeyim Çerkezlik damarım vardır. Bunun böyle olması benim kendimi Türk olarak adlandırmama engel değil çünkü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türk denir. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum? Şöyle de açıklamaya çalışayım: Tarlada çift sürene ne derler? Çiftçi. Peki uçak sürene ne derler? Pilot. Ne bileyim çiftçiye tamirci, pilota tercüman denmez değil mi? Bu da öyle anlaşılsın.

Kusura bakmayın bir yukarıdaki paragrafta dilimi çok basitleştirdim çünkü o paragraf cahillere ve aptallara hitap ediyordu.

Cumhuriyetin ilanı aşamasındaki tarihî süreci zaten hepimiz biliyoruz, bir kere daha burada geçmeye gerek yok. Bu böyle olmasına böyle de tarihten kopuk bir Türkiye de düşünemeyeceğimizi bilmemiz lazım. Bizim özümüz kökümüz Osmanlı'dır önce bunu bilelim, içimize sindirelim. Sindirmezsek ceddimize ihanet etmiş oluruz. Beğenseniz de beğenmeseniz de İstanbul'u alan, Viyana'ya dayanan, İtalya'ya ayak basan, Akdeniz'i bir Türk gölü haline getiren, Çanakkale'de savaşan dedelerimiz hep Osmanlı idi ve bunların hepsini Devlet-i Âl-i Osman için yapmışlardı. Bu kadar büyük bir geçmişe redd-i miras hakkımız var mı sizin? Daha iyisini yapabiliyorsanız buyrun reddedin ama biz bugün Musul ve Kerkük'ü bile almak sözkonusu olunca durup düşünen insanlarız. Rahmetli ceddimiz yalın kılıç dalardı neresiyse oraya... Allah cümlesinin ruhlarını şad etsin.

Oradan geldik cumhuriyete. Devir artık bir monarşi, meşrutiyet, teokrasi devri değildi ve devrin en başarılı, en zeki, marifetli komutanı gene bir Osmanlı askeri olan Mustafa Kemal idi ve bu devleti kurmak da ona nasip oldu. Kolay olmadığını kabul edelim. Neticede yaklaşık 500-600 küsur yıllık bir devletin yerine bir devleti kurmak her babayiğidin harcı değildi. Ama kuruldu, hem de devrin gerektirdiği bütün özellikleri, hatta zaman zaman daha da ileri özellikleri taşıyan bir devlet kuruldu. Bu konu da şimdi uzar gider ama tarihten ayrılmadan değişik, bilimsel ve karşılaştırmalı bir gözle Türkiye hakkında daha sağlıklı bir değerlendirme yapmak istiyorsanız beğendiğim bir yazar olan Taha Akyol'un Osmanlı'da ve İran'da Mezhep ve Devlet adlı muhteşem eseri okumanızı tavsiye edeceğim. Bence gayet rahat okunan, çok kalın olmayan, tarihi seviyorsanız sizi saracak, Osmanlı'yı öğrenirken komşumuz İran hakkında da değerli bilgileri öğrenmenizi sağlayacak. Aynı zamanda bu kitap size neden Türkiye'nin İran olamayacağı hakkında da değerli fikirler verecektir. Hem iki tarihî devlet hakkında çok güzel kitap okumanın hazzını yaşayacaksınız, hem de kafanızda birtakım sorunlar ve sorularla gayet güzel fikirler taşıyacaksınız.

Cumhuriyetin kolay kazanılmadığını, devletimizin kanla kurulduğunu ve gene -Allah esirgesin- ancak kanlı yıkılacağını, bu devletin sağcısıyla solcusuyla ilerici ve gericisiyle, salağı ve akıllısıyla bizim olduğunu bilelim ve çocuklarımıza, gençlerimize bunu anlatabilelim; daha nasıl kutlanabilir ki cumhuriyet bayramı?

Hepimizin cumhuriyet bayramı kutlu olsun!



PKK Terörü ve Türkiye

Yaklaşık 3 haftadır yazamamamın verdiği ara bu yazı ile son bulmakta artık şükürler olsun.

Bildiğimiz gibi 3 hafta Türkiye şartları için çok uzun bir süreç ve bu arada da dediğimi doğrulayacak pek çok önemli olaya şahit olduk. En can yakıcısı herhalde terör belası oldu. O bu değil de canı yanan anne ve babalar, kardeşler ve akrabalar kaldı geride; eşler dostlar, yarlar yarenler... Allah onlara derin sabırlar nasip etsin. Kendileri zaten dinimizce en güzel mükâfatlara sahip oldular inşallah, ne dilesem az gelir...

İnsanın oğlunu askere gönderirken yaşadığı gurur kadar böyle bir manzarayı görme korkusundan kaynaklanan bir de acısı olur. Bu acıyı elbette en çok, anneler ve babalar yaşarlar. Anlatılamaz ki... hep derler ya "anne baba olunca anlarsın" diye, tam da ondan işte.

Okut, büyüt, adam et, sonra hain şerefsizin biri gelip vursun... neresine yanarsın bunun? Büyüttüğüne mi, okuttuğuna mı, hatıralarının yanık birer fotoğraf gibi bir daha hiç geri dönmemecesine havaya uçuşmasına mı?

Kendilerine ve yakınlarına aciz tavsiyem, şehitlerinin rahat, güzel bir yerde olduğunu bilerek kendilerini teselli etmeleri ve kendilerinin de onun yanına gitmek için dua etmeleri.

Bunları böyle demek kolay da, onların yerine geçmeyi de kimse istemez bu dünyada, o da ayrı bir gerçek. Nasıl geçsin ki? Çarpan yüreğe kor alevi kim sığdırabilir ki içine?

Biz halk olarak, millet olarak, insan olarak bunları hissederken bir temennim de büyük devletimizin bu işi en esaslı bir şekilde hiç geri dönülmeyecek biçimde halletmesi. Allah'tan devletimize güç vermesi için dua etmekten başka bir şey gelmiyor elimden ama devletin benden bir isteği olursa yerine getirmek için yapabileceğim her şeyi yapmaya hazırım.

Büyük milletimizin arslan evladına, devletine yapılan bunca eziyete rağmen sağduyusunu yitirmemesi şu anki huzurumuz için çok önemli diye düşünüyorum. Devletimizin ve ordumuzun gereğini yapacağına inancım tam olduğundan içim bir nebze de olsa rahat olduğundan diyorum bunu ama "ya gene tekrarlanırsa?" düşüncesi de bir yandan içimi kemirmeye maalesef devam ediyor. Ederse etsin, koskoca devlet başıboş değil ya, elbette bir yerde birileri görevlerini yapıyorlar eminim.

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.


Ulusoy Müşteri Hizmetleri

Buradaki Ulusoy tabii ki meşhur seyahat şirketi oluyor. Koskoca Ulusoy yani diğer bir deyişle. Ama artık tıpkı daha önce değindiğim başka bir seyahat şirketi gibi Ulusoy da eski ihtişamını taşıyamıyor sanki. Bir zamanların yıldızı, yavaş yavaş düşmeye mi başladı ne? Hoş zaten kaçınılmazdır böyle şeyler tabiatıyla...

İlk ve tek olarak 2000 senesi Eylül'ünde Ankara'ya geldim kendileriyle. Tamam var bir fark ama o kadar. O otobüsleri başka bir firmaya haydi ondan da vazgeçtim bana versinler inanın çok daha güzel şeyler becerebilirim.

Kendilerinin müşteri hizmetleri birimi -en azından internet sitelerinde- var gibi sanki ama sadece var, kendilerini görenler cennetlik tayfasına duhul ediveriyor hemencecik zira en az 2 haftadır uğraşırım kendileriyle hafif hafif ama henüz bir varlık belirtilerini göremedim.

Efendim öğrenciyken Passenger Club adlı kartlarından yararlanmak için almıştım, student olanından. Bu arada bunların adlarının niye Türkçe olmadığının ve Türkçenin suyunun mu çıktığı sorusuna kurum olarak verebilecek cevapları varsa buyursunlar, ona da yer veririm memnuniyetle ama şimdi konu o değil malum. Bu Passenger Club kartımı öğrenciliğim biteli 7 yıl olduğu için business olanıyla değiştirmeye çalışıyorum (Yaşasın İngilizce). Ama burada terslik benim çalışmamda sanki, zira kendilerinden "tık" yok.

Yanlış hatırlamıyorsam 24 ya da 25 Eylül 2007 tarihinde kendilerini telefonla rahatsız ettim, pazar günüydü galiba. Bant kaydına telefon numaramı bıraktım. Telefon numarası koleksiyonu yapmıyorlarsa şimdiye kadar aramaları gerekiyor galiba. O da yetmedi bir hafta sonra yani geçen hafta bir mail yoluyla rahatsız ettim kendilerini ve meramımı anlatmaya çalıştım da gene ne öyle ne böyle bir cevap var.

Bekliyorum...

Çetin Akdeniz'in 2. Albümü: Anadolu'dan Ezgiler

Eh baktım ki Arif Sağ ile ilgili aciz yazım en çok yorumu alan konu oldu, o halde ben de bir başka bağlama virtüozu, kendisiyle tanışma şansına eriştiğim saygıdeğer insan, bağlama sanatçısı Çetin Akdeniz ile ilgili ufak bir yazı yazayım dedim.

Sene 1996 olması lazım, 1997 de olabilir emin değilim, bir başka çok sevdiğim sanatçı olan Fatih Kısaparmak'ın Mozaik 1 adlı albümünü dinliyorum hem de nasıl. Gece gündüz aklımda, kafamın bir kenarında geziniyor o albümdeki müzikler. Hele de Güneşim Ol adlı şarkı resmen bir başka hayaller âlemine götürürdü beni, ama ne hikmetse çok tutulmadı o albüm. İçindeki eserlerin çoğu türküydü ama türkü olmayanlar da türkü formunda eserlerdi. Fatih Kısaparmak'ın yorumu çok hoşuma gider, albümlerindeki bağlamaları da kendisi çalıyor sanıyordum ama yanılıyormuşum, pek çoğunu kendisi çalmıyormuş. Olabilir, bu sorun değil elbette ama o zaman "kim çalıyor?" diye kafayı takmıştım. Ben hafiften takıntılı tabir edilen tiplerdenimdir de...

En sonunda tak etti canıma ve "ben" dedim "bu kasetteki sazları çalan adamı bulacağım". O zaman dikkatimi çekti Çetin Akdeniz adı. Meğerse ben ayakta uyuyormuşum, o zamanlar adam -yalan olmasın- 2000'in üzerinde albümde çalmışmış. Hakikaten hangi kasette bağlama varsa açıp bakma huyum olduğunda gördüm ki o sayı abartı değilmiş. Allem ettim kallem ettim ulaştım kendilerine ve kısacık bir telefon görüşmemiz oldu. Ben Manisa'da, o İstanbul'da. Sonra kendisinden hiç olmazsa ayda bir aramam için müsaade istedim ve Allah kendisinden razı olsun ki lütf ettiler. O zamandan bu yana ayda bir olmasa da sene de bir iki kere ararım ve ortalama 5-10 dakika konuşuruz. O kadar tatlı, o kadar sıcak bir insan ki, bir o kadar da tevazu sahibi bir beyefendi, bir ağabeyim. (Bunu meraklısına söylüyorum:) Çetin Akdeniz'in doğum günü 15 Eylül olup, o gün kendisiyle biraz zor görüşebiliyorum, malum adam benimle uğraşacak değil ya o gün. Sağ olsun kırmaz çıkar mıkar ama anlarsınız ki vakit kısıtlı, güzel dileklerinizi dilersiniz tatmin olup kapatırsınız telefonunuzu.

Neyse, İstanbul'a yolum düştüğünde aradım kendisini, sağ olsun Taksim Meydanı'ndan aldı bizi, kayıt yapacağı stüdyoya gittik ve canlı canlı bir albüm kaydına şahit olduk. Aman Allah'ım ne büyük bir mutluluk ama!... Fotoğraflarım da var o esnada ama bilgi paylaşımında kıskanç olduğum kadar resim konusunda da öyleyimdir, belki ileride yayımlarım resimlerini ve resimlerimizi.

Sözü gene uzatmayı becerdim helal olsun bana... Çetin Akdeniz'in son albümü olan Anadoludan Ezgiler neredeee, benim anlattıklarım nerede. İşte yıllardır bekledim yeni bir albümünün çıkmasını ve Allah nasip etti hamd olsun bugünleri görmeyi.

çetin akdenizAnadoludan Ezgiler adlı albümün içindeki türküler:

1. Fethiye Kocaoğlan Zeybeği

2. Aslan Mustafam

3. Trakya Karşılaması

4. Kadıoğlu Zeybeği

5. Kaytağı

6. Kaşık Havası

7. Giresun Karşılaması (Kolbastı Havası)

8. Urfa Divan Ayağı

9. Cirit Havası

10. Kerimoğlu Zeybeği

11. Armut Ağacı

12. Sabahınan Esen Seher Yeli

Ayrıca üstad albümünün önsözünde diyor ki: "Anadolu'nun değişik yörelerinden seçtiğim ezgilerde yöresine göre mızrap tekniklerini yansıtmaya çalıştım. Bu albüm çalışmamda zeybekler biraz daha ön planda oldu, zeybekler gerek mızrap tekniğiyle gerekse icra zorluğu açısından bağlama icracısının yeteneğini çok iyi yansıtan ezgilerdir. ..." Bu altıntıyı da neden albümünde zeybeklere ağırlık verdiğini düşünlere cevap olması açısından yaptım.

Bu kadar yazdıktan sonra nefsime hakim olamadım dostlar alın işte size bir de Çetin Akdeniz videosu koydum:

İyi dinlemeler diliyorum, umarım beğenirsiniz. (Uyarı: Küçük dilinizi yutmayın karışmam sonra. Saz çalıp kalbi olanlar varsa dinlememelerini tavsiye ediyorum)

Ezel Bahar Olmayınca

Sözlerini çok beğendiğim bir türküyü sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Gene üstad Arif Sağ söylüyor ama ne söylüyor. Eserin başında sazın sesi biraz kısık gelebilir ama üstadın sesi gayet net duyuluyor, mutlaka sözlerini en az bir kere dinlemenizi tavsiye ediyorum ve de videonun hemen altına Hatayi'nin sözlerini yazıyorum.

Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül bitmez imiş
Kırmızı gül bitmeyince
Dertli bülbül ötmez imiş

Bülbül havastır ötmeye
Sarılıp güle yatmaya
Bahçıvan gülü satmaya
Gül kadrini bilmez imiş

Bahçanın satma bu gülü
Haramdır parası pulu
Ağlatma dertli bülbülü
Gözyaşını silmez imiş

Bülbül güle hayran olur
Hayran olur seyran olur
Bazı insan hayvan olur
Hayvan âdem olmaz imiş

Şah Hatayi’m ölmeyince
Dilim turab olmayınca
Dost dosttan ayrılmayınca
Dost kadrini bilmez imiş



Bağımlılık Yapan Bir Oyun: Travian

Bağımlılık yapması, dışarıdan bakıldığında imkânsız görünen bu oyun, hele de günde saatlerce internetin başındaysanız sizi öyle bir bağlıyor ki bilgisayarınızın başına... kalkın kalkabilirseniz.

Aslında öyle çok da orijinalliği de yok görünürde... neyse, kısaca oyundan da bahsedeyim size. Adı başlıkta da belirtildiği üzere Travian. Hikâyesi de basit. Üç tane halk var oyunda -Romalı, Galyalı, Cermen- ve onlardan birine mensup bir köy kuruyorsunuz. Bunlardan Galyalılar daha çok savunmaya, Cermenler saldırıya ve Romalılar ise hem savunmaya hem de saldırıya meyilli milletlerdir ancak Romalılar'ın durumu biraz farklı aslında tam olarak böyle değilse de kısaca böyle söyleyeyim size. Hemen Romalı olmak avantaj gibi görünse de gözünüze, onlardan sağlam bir ordu kurmak diğerlerinden katbekat pahalıya mal oluyor. Köyde başta hiçbir şey yokken zamanla içine binalar dikiyorsunuz, askerler yetiştiriyorsunuz, böyle böyle yayılıp gelişmeye başlıyorsunuz. İnsanın emperyalist duygularına hitap ediyor diye midir, egosuna hitap ediyor diye midir bilemem ama bir zaman sonra bir de bakmışsınız ki "elçilik seviyemi yükselteyim", "savunmamı kuvvetlendireyim", "birlik arkadaşlarıma yardım göndereyim" derken derken bilgisayar müptelası olup çıkıvermişsiniz.

Zaten dünyayı saran o popüler "çılgınlık"lardan biridir bu, aklınız varsa bulaşmayın derim ben. Bana niye bulaştığımı sorarsanız cevabım hazır: "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma".

Not: Hocalık haddime değil, sadece atalar böyle dediği için ben de öyle diyorum yoksa kendimi fasülyeden nimet saymaya niyetim yok.



Ben ve Bağlamam

Baktım ki saygıdeğer arkadaşlarım kendi çizimlerini, yazımlarını falan ortaya koyarak çok güzel şeyler çıkarıyorlar ortaya; ben de dedim ki "madem yazamıyorum, o halde çaldığımı koyarım bloguma", ve ortaya böyle bir şey çıktı:

Çalmamdaki hatalarımı görmezden gelmeniz şartıyla size en sevdiğim videomu gösteriyorum. Diğerlerini merak eden olursa diğer videolarım burada . Ama beni çok mahcup edecek şeyler yazmamanızı özellikle rica ediyorum.

Yüzümü göstermek istemememin özel bir sebebi yok, ama sanıyorum biraz çekingenim bu konuda çünkü ben arkadaşlarım her fotoğrafımı çekmeye çalıştığında arıza çıkaran bir tipim, kaldı ki burada yüzümü göstereceğim...



Güzel ve Yararlı Bir Blog Tavsiyesi Daha

Daha önce de söylemiştim gene söyleyeyim, güzel ve yararlı, keyifli, hoş vakit geçirebileceğinizi düşündüğüm ve daha da önce beğendiğim bloglara burada yer vereceğim, ben bunu kendime bir görev olarak addediyorum.

Biliyorsunuz, daha önce de Güzel ve Yararlı Bir Blog Tavsiyesi adıyla acizane bir yazı yazmıştım ve orada da, az sonra bahsedeceğim gibi çok büyük bir zevkle takip ettiğim bir blog olan benkonuşuyorum adlı blogu tavsiye etmiştim. Şimdi bahsedeceğim iki blogun sahibi kendi blogları arasında, benim kurduğum gibi bir benzerlik kurmuşlar mıdır bilemem ama ben ikisinin de çok güzel hislerle ve düşüncelerle dolu olan, akıllı ve zevk sahibi bayanların yaptığını düşünüyorum. Amacım aralarındaki ortak noktaları yazmak olmadığı için bu hususu burada kesiyorum ve tavsiyeme devam ediyorum.

Efendim evli bir çift hazırlıyor sayfayı: Edi ve Ömi. Kendi hayatlarından kesitler, dekorasyon önerileri, kıyafet (moda da denilebilir mi bilmiyorum), oyunlar, tasarımlar ve yemekler gibi gayet zengin bir içerik bulabilirsiniz sayfada. Tabii çeşitli konularda kendi düşünceleri de mevcut haliyle. Burada saydıklarımın hiçbirisine ihtiyacı olmayacak olan yüce insanlar varsa onlar da gözleri gönülleri açılsın diye sayfayı ziyaret edebilirler çünkü rengârenk, cıvıl cıvıl, pırıl pırıl bir görüntüsü var sitenin; şahsen benim gözüm dinleniyor gezinirken.

Ben Eda Hanım ve Ömer Bey ile şahsen tanışmadım, kendilerini -bloglarındaki resimler hariç- hiç görmedim. Bir insanı tanımanın sadece yüzünü görmek olmadığını, yaptıklarının da kendisini tanımamız için bir araç olduğunu düşünenlerdenim ve yazımı da bu düşünceme istinaden yazıyorum; bir de artık bir pislik yuvası haline gelmiş internet ortamında böylesine samimi insanlara bir nebzecik destek olmak için. Hepimizin bildiği gibi artık devir insanların çalışarak çabalayarak değil başkalarını karalayarak üzerine basarak bir yere gelme devri ve böyle bir durumda insan bir şey yapamasa da tarafını belli etmeli değil mi?

Ben de inşallah seneye yazın evleneceğim ve evlendiğimde Suner ailesininki gibi bir blog hazırlamak istiyorum. Bir nevi rekabet. :) Amacım benim şimdi onlardan ilham ve keyif aldığım gibi onların da bizimkinden zevk almalarını sağlayacak bir blog hazırlamak. O zaman gene adım "yorumcu" mu olur bilmiyorum ama içim öyle olacaktır. Müstakbel eşim de zaten gayet zevk sahibi, teknolojiden anlayan, zeki, akıllı ve hünerli bir bayan hamd olsun. O nedenle Suner ailesinin işi çok zor olacak şimdiden haberleri olsun. :P İşin bu kısmı elbette şaka, ben gerek evlilik hayatı ile gerekse internet ortamı ile ilgili olarak kendilerinden öğrenebileceğim çok şey olduğunu düşünüyorum ama şimdilik "haziran ayına kadar Allah kerim" diyerek bu hususu da geçiyorum.

Görgüsünü arttırmak, hayatın güzel yüzünü görmek, internetten zevk almak, paylaşımı öğrenmek, güzel insanlar tanımak, zevk sahibi olmak, insanları ve hayvanları sevmek gibi güzel şeyleri unuttuysanız, ya da tatmak istiyorsanız buyrun: Eda Suner

Yukarıda linki verdim vermesine ama bu söyleyeceklerimin bittiği anlamına gelmiyor, sadece sözü daha gereksiz yere uzatmak istemedim ki yazımı okuyarak zaman kaybetmeyesiniz, demek istediğimi en kısa zamanda anlayasınız.

Ramazaniye

Ramazan dolayısıyla yazılan ve tabii ramazan ayını anlatan kasidelere Ramazaniye denir. En çok ramazaniye yazan şair Enderunlu Fazıl'dır. En ünlü ramazaniye Sabit'in Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa'ya yazdığı ramazaniyedir. Aşağıda da verilmiştir.

Yevm-i şekk niyyetine şîre sıkarken yârân
Sıkboğaz etti basıp şahne-i şehr-i ramazân

Çilleye vesvesesiz girdi kapandı zâhid
Habs olur tâ ramazan âhir olunca şeytân

Dehen ü destini mey-hâre yudu sahbâdan
Kûze-i bâdeyi ibrîk-i vuzû' etdi hemân

Döndü bahtı gibi levni yine ayyâşların
Şimdi tevhîde giren şeyhlerindir devrân

Yıldızı düştü siyeh-kâre-i mînâ-nûşun
Sanma kandîl uçurur kayyum-ı seyyâre-feşân

Alınır mı ramazan sôfilerinden Mushaf
Rahlenin nevbetini beklemeyince insân

Etti mâhiyye berât-ı hasenâtı tezhîb
Sığanıp girdi zer-efşanlığa kandîlciyân

Kubbe kandîlleri dâire-i hall-kârî
Zav'-ı kâşâne-i tâ'âte zer-endûde tavân

Oldu her câmi'-i zîbende birer hırmen-i nûr
Silme nikyâli kanâdil zücâc-ı rahşân

Kalb-i mü'min gibi mescid mütesellî ma'mûr
Dil-i fâsık gibi mey-hâne harâb u vîrân

Donanıp al akîdeyle şeker tablaları
Etti her kûşe-i İstanbul'u sûk-i Mercân

Cân verir râhat-ı hulkûme esîr-i helvâ
Gelse efsürdegi-i savm ile hulkûmuna cân

Biri rindin mütevezzâda kamış helvâsın
Şâh-ı misvâke bedel eyledi idhâl-i dehân

Elde işkenbe fener arkada zenbîl-i sahûr
Gece faslında şikem-hârelerindir seyrân

Vakt-i imsâkteki micmere-i anberden
Hoştur âlüfteye iftârdaki bir lûle fincân

Kadeh-i rıtl-ı giran mertebesi keyf verir
Kahve-âşâma ağır kahve ile bir fincân

Her makâm üstüne iftârda tercîh olunur
Nağme-i nerm ile âheng-i dügâh-i dendân

Bu da bu şehr-i azîmin berekâtındandır
Fukarâsında da ârâste hân-ı elvân

Matbah-ı rûzeyi miftâh-ı akîdeyle açar
Feth-i rûzîye bakan ağzı mühürlü rindân

Bu kadar şevket-i İslâm'ı görüp şem'-i künişt
Etmede mescide îman getirip ref'-i benân

Her menâr oldu birer şâtır-ı zerrîn-kemer
Sadr-ı a'zamla ola tâ ki terâvîhe revân

Kıble-i kubbe-nişînân Muhammed Paşa
Leyletü'l-kadr-i kerem iyd-i sabâh-ı ihsân

Kaynak: Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Cem Dilçin, TDK, Ankara, 2000.

Nilüfer Turizm Değişiyor mu?

Başlık bir soru olabilir ama içerik bir soru olmayacak gibi görünüyor. Nilüfer otobüs firması olarak en sevdiğim şirkettir ama sanki bir değişmeler var gibi görüyorum kendilerinde.

İlk olarak 2003 senesinin Aralık ayında binmiştim otobüslerine ve gerek otobüslerinin, gerek kaptanlarının ve de gerekse hostun kalitesi beni şaşırtmıştı. Ankara'dan İstanbul'a ulaşıncaya kadar host en az 7-8 kere bir ihtiyacımızın, isteğimizin olup olmadığını sormuştu bize. Yanımda Gölbaşılı bir demir ustası vardı, yolculuktaki kısa sohbetimizin bir konusu da Nilüfer seyahat şirketi hakkında olmuştu. Zaten Nilüfer'i bir başka yolculuk esnasında gene yanıma denk gelen bir doçent önermişti bana ama o gittiğimiz hat üzerinde mezkûr şirketin otobüsü yoktu maalesef.

Yolculukların belki de en güzel yanı budur işte. Bir seferinde doçent oturur yanınıza, bir seferinde çiftçi, bir seferinde aşçı bir seferinde elektrikçi... Bu sayede genişliyorsunuz, dünyayı görüşünüz az da olsa şekilleniyor ve değişik işlerle meşgul insanlardan gevşek de olsa bir çevre oluşturuyorsunuz.

Nilüfer Turizm'le 25 Ağustos'ta İzmir'e yolculuk yaparken bir an evvel varmak için express olarak adlandırdıkları ve sadece bir kere Afyon Kolaylı Dinlenme Tesisleri'nde mola verecek olan hizmetin biletini aldım. Aldım ama Ankara'dan İzmir'e kadar kısa aralıklarla da olsa esas mola hariç 2 ya da 3 kere daha durduk. Nedeni şoför beylerin, kaptanların sigara ihtiyaçları. Şirket -yanlış bilmiyorsam- kaptanların sürüş esnasında sigara içmelerine izin vermiyor ve ortaya böyle bir manzara çıkıyor. O zaman expressin ne anlamı kaldı benim için anlamadım. Zaten eski -hele de yukarıda bahsettiğim gibi- hostları da yok artık. Neredeyse çoluk çocuk host olarak görev almış. Diğerleri de yaşlı kerli ferli adamlar değildi belki ama daha olgun sayılırlardı.

Nilüfer Turizm yöneticileri yazımı görürler mi, ciddiye alırlar mı bilemem ama daha detaylı bilgi isterlerse bana mail atabilirler, ben de kendilerine memnuniyetle yardımcı olmaya çalışırım. Bu yazımı yazmama sebep olan otobüs 25 Ağustos 2007 cumartesi günü saat sabah 10'da Ankara'dan İzmir'e hareket eden otobüs ve plakasını almak aklıma gelmedi. Hoş, alınacak bir durum yok ama kaptanların da bu tür hilelere başvurmalarına gerek yok. Zamanında kalktılar, ama sigara içmek için iki kere durdular. Kimse onlara tuvalet ihtiyacı ya da benzer ihtiyaçla müracaat etmemişken hem de. Olmadı.

Bir de neden kola vermiyorlar ki artık serviste. Kendi meyve suları vardı eskiden ama artık hazır alıyorlar. Bu daha iyi olmuş çünkü kendilerinin vaktiyle meyve suyu diye verdikleri gerçek meyve suyu değildi ama kola niye yok? Kendilerine bu konuyla ilgili bir mail çekmeliyim galiba. Neden mail göndermeyip de burada mızmızlık yaptığımı soranlar olabilir: Onlara mail gönderirsem bunun size bu şekilde yararı olmaz bence. buradan 8-10 kişilik bile olsa kamuoyu (!) oluşturma ihtimalim var.

Bir de 9 Eylül 2007 pazar günü İzmir'den Ankara'ya gene Nilüfer şirketi ile geldim. Otobüs saat 13'te hareket etti, bu da express idi. Kurban olduğum Nilüfer'i, aracın saati 13.00 oldu çıktı perondan. Dikkat buyurun pek çok şirket hareket saatinden 5 dk. geçirmeden ayrılmaz perondan. Kendi tesisine de uğrayıp yolcularını tamamladıktan sonra ver elini Ankara. İşte express gibi express odur arkadaş. Kaptanlar mola yerine vardı, sonra da Ankara'ya. Paramı sonuna kadar hak ettiler. Helal olsun.

Farkındayım son yazılarım hep yolculukla ilgili oldu ama ben de son zamanlarda bunlardan başka şeylerle uğraşmadım ki ne yapayım.

Sözümü toplayacak olursam: Nilüfer gene muadilleri içinde en iyi firma benim gözümde ama "sanki" hafif bir dejenerasyon var gibi geldi de kendilerini buradan uyarmak istedim.

AŞTİ ve Taksi

Ankara otogarı İzmir'inkinden hem daha güzel hem daha işlevsel bence. Bir kere içindeki yürüyen merdivenler ile eşyanızı aşağıya yukarıya rahat bir şekilde fazla yorulmadan taşıma imkânınız var. S0nra içinde metro var metro. İzmirliler daha otogarlarını methetsinler bakalım. Çağdaş İzmir, otogar konusunda maalesef sınıfta kaldı.

Her şey tabii ki merdiven ve metro değildir bu tür konularda ama yolculuk eden vatandaşına saygı göstermeyen kültür nereye kadar kültürdür? Bakın kültürümüzdeki kervansaraylar, hanlar ya da benzeri tesisler hâlâ Anadolu'muzda mevcuttur. Atalarımızdan yüzlerce yıl sonraki modern şehirlerimizin yöneticileri dünyaya açılmayı hayal ederken kendilerini göremez hâle gelmişler maalesef.

AŞTİ yazımda Ankara taksicileri ile ilintili olarak ele alınacak. Bilenler bilirler, geçen aylara kadar otogardan taksiye binmeye kalktığınız zaman yanınıza şerefsiz bir tip gelir, sizinle birlikte birkaç kişi adam başı 20'şer liradan Kızılay'a götürmeye kalkar, 15-20 YTL'lik yolu 60-70 YTL'ye çıkarırdı. Siz de buraları bilmiyorsanız safça düşüyordunuz tuzağa ve yolunuyordunuz. Kim bilir kaç kişiyi bu şekilde enayi yerine koydular. Bereket bilirim Ankara'yı da bu oyunlara gelmedim ama bu yaratıklar bana geldiler o ayrı bir mesele.

Burada şu düzeltmeyi hemen yapayım: Ankaralı taksiciler çoğunlukla dürüsttür, onları tenzih ederim. Ben taksici kılığındaki ayılar için yazıyorum bu yazıyı. Burada geçen bazı ifadelere aldanıp da o mezkûr canlılara küfrettiğimi falan sanmayınız zira bu ifadeler onlar için son derece kibar ifadelerdir.

Bu yukarıda bahsettiğim olaylar Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ya da AŞTİ yönetiminin duruma yıllarca sonra 3 ay kadar önce el koymasıyla nihayet bitti. Nasıl oldu da anlayabildiler bu durumu o da ayrı bir takdir meselesi. Ne güzel ibişler soyuyordu Ankara'nın göbeğinde gariban insanları, çark ve dümen kurulmuştu işliyordu. Bitti! Artık AŞTİ logosu olmayan taksilere binerseniz yönetim mesuliyet kabul etmiyor da siz de onlara binmeyin artık ve zaten logosuz taksi arasanız da bulamazsınız. Amaaa... bu dediğim gelen yolcu peronu çıkışında bitti. Bir de giden yolcu peronuna bakalım isterseniz.

Giden yolcu peronuna girişte demir engellerle ayrılmış 3 şerit vardır ve aslında sağdaki şerit ticari taksiler içindir. Yerseniz. Çünkü 2 ay içinde 2 kere oraya taksi ile gittim ve ikisinde de o şeridin başında, sonunda ve ortasında birer taksi orayı kapatmıştı. Yani bir dümen bitti ama başka bir dümen kuruldu bakalım AŞTİ yönetimi onları kaç sene sonra fark edecek de tedbir alacak?

Bakın size başımdan geçen olayı anlatayım:

Bindiğim taksinin şoförü Ankara otogarı girişinde bu dümeni görünce bunlar "...'in köpekleri!" dediğinde neden öyle dediğini anlamadım ama o yolu tutan taksici kılıklı hıyar ağası ile konuşunca her şey ortaya aniden çıkıverdi.

Dedi ki şehir kırosu bizim taksi şoförüne: "-Kim ölmüş dayı?"

Bizimki efendiliğini bozmadan yer istedi falan filan herif lütfetti yer açtı ama bu sefer de ortadakine takıldık. Çok şaşırmıştı bizim oraya nasıl girdiğimize. O yolu açan sevgili çete arkadaşına küfrede ede çekildi yoldan da girebildik. Burada konuşmaların yarısını almadım gereksiz yere onları adam yerine sayılıyormuş görünmemek için.

Belediye yetkililerine, emniyet yetkilililerine, garaj yetkilililerine sesleniyorum. Ankara'nın ortasına, otogarda kanun tanımayan pislikler eşkiyalık yapıyorlar. Gidin kendiniz bakın. Binin sabah ya da öğle vakti bir taksiye mesela, AŞTİ'ye gidin ve bakın bakalım dediklerim oluyor mu olmuyor mu?

Bakın bir daha söylüyorum: Ankara'daki taksi şoförleri çoğunlukla dürüsttür, iyidir ve çalışkandır. Benim burada kendilerine edebileceğim en güzel şekilde hitap ettiğim insancıklar taksi şoförü değildir, onların kılığına girmiş terliksi hayvanlardır.

Güzelim Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki, yani bizzat Atatürk'ün mirası olan bir arazinin üzerinde yaşanan bu skandallar her aklıma geldiğinde bu şerefsiz haysiyetsiz mahlukun en sevdikleri şeylerin kendilerinin ve ailelerinin başlarına defalarca kere gelmesini Allah'tan diliyorum. Yedikleri haram lokmalar boğazlarında kalsın.

İzmir Otobüs Terminali ve Merdivenleri

2 haftadan bu yana yazamadım maalesef ama artık inşallah daha fazla vakit ayıracağım blogcuğuma. Düşmanlarım sevinmesin turp gibiyim maşallah.

Dün İzmir Otogarı içinde gezinirken bloguma yazmak için çok güzel bir konu geldi ama sanıyorum fazla uzun sürecek bir konu değil. Bu yazıdan sonra biraz da AŞTİ konusuna değinmeyi düşünüyorum zira o konuda da güzel şeyler söyleyemeyeceğim.

Otomobilinizle gidecekseniz İzmir otogarına, önce şunu bilin ki yerini tam olarak bilmiyorsanız çok uğraşırsınız zira yol üzerinde otogar ile ilgili bir tabela göremedim, gören varsa söylesin bir zahmet. Tabii ücra yerlerde tenhalarda falan ise bilemem.

Bunlar değil benim asıl değinmek istediğim konu. İzmir otobüs terminali, kimse kusura bakmasın ama bir kullanışsızlık ve çirkinlik abidesi sanki. Tamam büyük müyük, temiz memiz ama bunlar tek başına yeterli değil ki. Başka bir yerden gelip de İzmir otogarı üzerinden başka bir yere gidecekseniz yanınızda gereğinden fazla yük olmamasına dikkat edin. Bavullarınızı 2 kat aşağıya ve tek bir yürüyen merdiven olmadan, pek de geniş olmayan merdivenlerden indireceksiniz. Giden yolcu katından gelen yolcu katına gidecekseniz de 2 kat yukarıya gene tek bir basamak yürüyen merdiven olmadan çıkacaksınız.

İzmir gibi Türkiye'nin en modern şehri sayılabilecek bu kente hiç yakışmıyor o otogar haberiniz olsun sayın İZOTAŞ yetkilileri.

Buna özellikle Ankara istikametinden İzmir'e girmeden kilometrelerce öteden başlayan çimento -ya da beton her neyse işte- fabrikalarının çıkardıkları toz ve dumanı katmıyorum zira otogarın çevre düzenlemesi özellikle İzmir'i çirkin, bet bir yer olarak göstermek amacı dışında yapılmış olamaz.

Şu merdiven durumunu kendilerine bir mail ile bildirmeyi düşünüyorum. Bakalım nasıl bir cevap yazacak muhteremler?

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

Şimdi dün yazdığım yazımda belirttiğim mail ile ilgili bir eklemede bulunmak istiyorum.

İZOTAŞ'ın sitesinden mail gönderdim konuyla ilgili olarak ve oradan Funda Hanım cevap yazmış, "göndermiş olduğunuz mail tarafımıza ulaşmıştır, öneriniz dikkate alınacaktır" kabilinden bir cevap.

Kendilerine teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim. Umarım bu arada bizim önerimizi de dikkate alır ilgili makamlar.

Türk Siyaseti ve Görmezden Gelme - 3

Yazılara biraz ara vermek zorunda kaldım ve muhtemelen haftaya da iki haftalığına ara vereceğim ama bu aralar bana iyi geliyor. Bazı şeyler kafada birikince ortaya daha güzel bir atmasyon çıkıyor.

Görmezden gelme siyaseti de diyebileceğimiz siyasette görmezden gelme konusunda MHP de kendi çapında başarılı bir siyaset izliyor.

mhp Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk milletinden başka milletler de olduğunu görmezden gelmeleri diğer milletlere mensup olan insanlarda ister istemez tepkilere yol açıyor. Çoğu MHP sempatizanına göre TC'de olan herkes hem Türk'tür hem de Sünnî. Akıllısına "Bu böyle midir?" diye sorduğunuzda -kendisi de gerçeği bildiğinden- alacağınız cevap üç aşağı beş yukarı "Türkler bu devletin efendisidir" kabilinden bir şeyler olacaktır. Ya sev ya terk et gibi birkaç sloganları vardı ama aklıma gelmiyor şimdilik.

Şahsen sevmeyenin terk etmesi gerektiğini, bu ülkeye kimsenin ihanet etmemesi gerektiğini düşünüyorum ve hainlerin cezalarının bir an önce verilmesini herkesten çok istiyorum ama bu benim gözlerimi kör etmiyor. Yediği çanağa pisleme düşüncesi olmayan, azıcık sağ duyusu olan herkes zaten böyle düşünecektir. Böyle düşünmeyen aslen Türk olmasa ne yazar ki?

Daha genç yaşlarımda ben de MHP sempatizanıydım, arkadaşlarımın çoğu ülkücü olarak adlandırılan tayfadandı. Hâlâ da arkadaşlığım devam eder onlarla zira siyasi fikir ayrılıkları benim için bir ayrılık sebebi değildir, her görüşten -hainlar hariç- arkadaş edinmişim ve de gayet güzel anlaşmışımdır. Ancak baktım ki bir yığın boş nutuklar atılıp tutuluyor ama her türlü pislik de içlerinde barındırılıyor, o zaman anladım ki kazın ayağı öyle değil.

Ülkü ocağı denilen yerlerde her türlü üç kağıdın döndüğünü görmek beni o zamanlar çok olumsuz etkilemişti. Lise çağlarımda ülkü ocakları kavgada adam toplamak için en iyi yerlerdi ve orada adamı olanlar daha bir arkalarına güvenirlerdi herhangi bir durumda. Bunlar Devlet Bahçeli zamanı gelince eski popülaritelerini kaybettiler, bu konuda gerçekten Devlet Bahçeli işe yarar bir hizmette bulunmuştur kendi siyasi partisine. O manada hakkını yiyen kendisine büyük bir haksızlık yapmış olur ki kesinlikle tepkimi çeker.

Ancak şunları hiç akıllarından çıkarmasınlar MHP'liler:

    Sadi Somuncuoğlu da MHP ve Türk siyaseti için önemli kazanımlardır ve genellikle adam harcamayı seven yapılarını bu muhterem şahıslar için kullanmasınlar da adlarını da lekelemesinler.

    Kusura bakmasınlar ama bu memlekette sadece Türkler yoktur ve bu ülkeyi sadece Türkler sevmiyor, Türkler kadar diğer milletlere mensup insanlar da çok seviyor ve bunun ıspatı şehitlerimizin mezar taşlarına kazınmıştır.

    Atatürk milliyetçiliğindeki Türk kavramı ile kendilerinin Türk kavramının farklı olduğu gün gibi aşikâr, itiraz edip komik olmasınlar çünkü Atatürk milliyetçiliğine karşı çıkmak da yanlıştır bence.

    Bu yazım diğer yazılarıma göre biraz kısa olacak galiba ama idare edin artık. İyi günler diliyorum.

    Türk Siyaseti ve Görmezden Gelme - 2

    Yazı dizisi olarak yayımlamayı planlamıştım ve öyle devam ediyorum bakalım bir ya da iki yazı daha attırabilecek miyim bu konuda? Sanıyorum çıkar da bakalım...

    İlk yazıda CHP'den bahsetmiştim, şimdi Ak Parti'den bahsetmeye çalışacağım. Bu yazıma da başlarken geçen yazımda değindiğim konuya yeniden değineyim: Bu yazı dizisindeki parti sıralamalarının benim açımdan bir önemi yoktur, ilk ya da son sırada ele aldığım parti sevdiğimden ya da sevmediğimden ilk ya da son sırada değildir, sadece canım o anda onu yazmak istemiştir de ondan o sıradadır.

    Görmezden gelme hususunda Ak Parti de CHP gibi bazı konularda takılıp kalmıştır bence. Ak Parti'nin görmezden geldiği kitleler: laiklik konusunda hassas insanlar, milliyetçi düşüncedeki insanlardır.

    Esas konuya girerken, Ak Parti'yi kazandığı muazzam başarı nedeniyle tebrik ediyorum. Ben Çölaşan gibi başka bir gezende yaşamıyordum ve sonuçta Ak Parti'nin ilk parti olacağını ve tek başına hükümet kurabileceğini tahmin ediyordum ancak %50'ye yakın bir oyu hiç beklemiyordum ve açıkçası kendileri de beklemiyorlardı.

    Eveeet, lafı döndürüp durdum ama şimdi gelelim kuru fasülyenin faydalarına. Ak Parti'nin yöneticileri -başta başbakan olmak üzere- laik olduklarını söyleyip durdular ancak ne yalan söyleyeyim hiç de inandırıcı olamadılar bu konuda. Bir kere geçmişten gelen ideolojik düşünceleri bunun önündeki en büyük engeldir. Değiştiklerini söylediler ancak ne kadar değişip değişmedikleri ayrı bir konu. En azından Bülent Arınç bu değişim konusunda Ak Partililerin önüne konabilecek bir misal. Kendisinin açık, net ifadeleri aslında yuhalanması gereken değil alkışlanması gereken bir özelliğidir ve Türk siyasetinin bu derecede net, kıvırtmayan insanlara ihtiyacı vardır. Burada sorulması gereken soru şudur: "Peki bu adamlar siyasal olarak şeriatçı mıdır?" Bence o da değildir, en azından %80 oranında değildir diye düşünüyorum. Bazıları dindar sayılabilir ve bu da kötü bir özellik değildir ki ben dindar CHP'lileri de bilirim de nedense Deniz Baykal onları pek sevmez gibi görünerek dışarıda kalmalarına neden oluyor.

    Laiklik konusu ordunun da hassas olduğu bir konudur malum ve artık günümüzde neredeyse hassas olduğu tek konudur. Ak Partililer'in imamlara geniş yelpazede ve sayıda kadro ayırması da bu konuda ele alınabilir. Bu ülkenin binlerce imama ihtiyacı vardır belki ancak bu ihtiyaç diğer hükümetler döneminde giderilmeyip de bu adamların döneminde gideriliyorsa bu da aslında Ak Partililerin değil diğer hükümetlerin ayıbıdır da, Ak Parti ihtiyaçtan fazla imam alıyorsa bu Ak Partililerin ayıbıdır. Sırf bazı insanların oyunu almak için devletin sırtına yük konması kadar kızdığım şey çok azdır.

    Ak Parti yöneticilerinin artık bu konuya özen göstermeleri gerekiyor ki sanıyorum bunu seçim sonuçlarından da çıkarmışlardır. Çünkü bu ülkenin aldıkları oy oranında insanın başı kapalı olmadığını ve de imam olmadığını herkesten iyi bilirler ve bunu unutmamaları gerekir. Baş örtüsü, türban yasağı çok saçma bir yasaktır bence ancak bunu halka şikayet etmeleri yerine gene kaldırabilecek olanlar onlardır, dikkatlice iş yapmalarında fayda vardır. Bunu yaparken başı açığın kılına dokunurlarsa karşılarında hiç kimse olmazsa ben olurum. Zira benden başka da çok insanın olacağına eminim.

    Ak Parti'nin milliyetçilik karşısındaki tutumuna gelince o da ayrı bir tartışma konusu. Bakıyorsunuz en aslan milliyetçinin yapamayacağı girişimlerde bulunuyorlar ama bir bakıyorsunuz hiç kimsenin düşmeyeceği gaflete düşüyorlar. Ak Parti bu noktada biraz ümmetçi gibi duruş sergiliyor bence. Atatürk milliyetçiliği hakkında ne düşünürler onu ben bilemem de, umarım o konuda güzel şeyler düşünüyorlardır. Zira milliyetçilik de bizim milletimizin hassas old